Kısa Kısa #12 – 2014 Animasyonları: Justin and The Knights of Valour, How to Train Your Dragon 2, Muppets Most Wanted

Kısa Kısa #12 – 2014 Animasyonları: Justin and The Knights of Valour, How to Train Your Dragon 2, Muppets Most Wanted

2014’de beklediğimiz yapımlar sene sonuna sarkınca vaktimi bol bol animasyon, fantastik ve bilim kurgu izleyerek geçirdim. İşte o animasyonların devamı:

Justin and the Knights of Valour / Kahraman Şövalyejustin

  • Yönetmen: Manuel Sicilia
  • Tür: Macera, Animasyon
  • Yapım: 2014,İspanya
  • Oyuncular: Freddie Highmore, Saoirse Ronan, Antonio Banderas
  • Süre: 92 dk

“Genç Justin, artık bürokratik bir yapının ya da şövalyelerin kalmadığı bir krallıkta yaşamakta, ancak buna rağmen şövalye olmayı hayal etmektedir. Babası Reginald ise oğlunun bu hayalini desteklememektedir. Reginald, Kraliçe’nin danışmanıdır ve tek isteği oğlunun kendi izinden giderek başarılı bir avukat olmasıdır. Justin büyükannesine gittiği günlerden birinde, babasının ihtişamlı geçmişine ilk kez tanık olur. Babası bir zamanlar kraliyetin en asil şövalyesi, kralın koruyucusu ve sağ koludur. Bir ihanet sonrasında görevini kaybedene dek birçok başarıya imza atmıştır. Duyduğu hikaye karşısında büyülenen Justin, o güne dek sadece hayalini kurduğu şövalye olma konusunda artık son derece kararlıdır. Kraliyetin bir hayli karışık olduğu bu dönemde hem kendi hem de krallığın onuru için elinden geleni yapacaktır.”

Hayallerinin peşinden giden Justin’in hikayesini anlatan film, özellikle klasik Hollywood çizgisinin dışındaki görüntüsüyle zevk veriyor. Animasyon kalitesi, diyalogları ve karakter zenginliğiyle oldukça sevdiğim filmi güzel bir aile eğlencesi olarak değerlendirebilirsiniz.

How to Train Your Dragon 2 / Ejderhanu Nasıl Eğitirsin 2ejderhanınasıl2

  • Yönetmen: Dean DeBlois
  • Tür: Macera, Animasyon
  • Yapım: 2014,ABD
  • Oyuncular: Jay Baruchel, Cate Blanchett, Gerard Butler
  • Süre: 103 dk

“Berk Adası’nda ejderha ve vikinglerin birleşmesinin üstünden beş yıl geçmiştir ve adada tam bir barış ve huzur atmosferi hakimdir. Astrid ve ekibi artık boş zamanlarını adanın yeni gözde oyunu olan ejderha yarışlarıyla geçirmekte ve kahramanlar yeni keşif gezilerine adım atmaktadırlar. Bu yolculuklardan birinde çok eski zamanlardan kalma buzdan gizli bir buzdan mağara keşfederler ve mağaranın içinde yaşayan yüzlerce vahşi ejderhayı böylece uyandırmış olurlar. Gizemli Dragon Rider’ın da büyük bir tehlike yarattığı bir savaş başladığında, iki kahramanımız Hiccup ve Toothless’a düşen barışı koruyup inandıkları şeyi savunmaları olur.”

İlk filmi pek beğendiğimi bu yazımda belirtmiştim. Devam filmleri genelde hayalkırıklığı olsa da bu seri için bu söz konusu değil. Tıpkı ilk filmdeki gibi hikaye akışı ve heyecanlı sahneleri ile her yaştan izleyiciyi yakalayan ikinci filmde, ekibe katılan karakterler de oldukça iyi çalışılmış.

Senenin her anlamda en başarılı animasyonlarından biri, tüm ailenin beraber izleyebileceği, keyifli bir seyirlik.

Muppets  Most Wanted / Muppets Aranıyormuppets

“Muppetlar ikinci devam filminde bu kez Avrupa’ya açılıyor; Berlin, Madrid, Dublin ve Londra gibi Avrupa başkentlerinde, büyük sinemalarda kapalı gişe sahne alan tüm Muppets üyeleri dünya turuna çıkıyor. Lakin Kermit’in başına gelen büyük bela, bu turneyi bir hayli olaylı bir maceraya dönüştürüyor. Kermit’e ikizi gibi benzeyen, dünyanın en azılı hırsızlarından Constantine ve onun sağ kolu Dominic, Muppets üyelerini özellikle de Kermit?i uluslararası bir suç eylemine sürüklüyor. Constantin, masum Kermit’in yerine geçerek planlarını uygulamaya koyarken, Kermit de tıkıldığı hapishanede suçsuzluğunu ispatlamaya çalışıyor… “

Muppetlar işin içinde olduğunda her film bir miktar çekilir oluyor. Hele bir de filmin ara yerlerinde Usher, Christoph Waltz, Salma Hayek, Celine Dion, Danny Trejo gibi isimler boy gösteriyorsa, izlenebilir oluyor. Fakat bu denli büyük oyuncu kadrosu ve Kermit’in tüm tatlılığına ve de Ty Burrell hayranlığıma rağmen ilk film kadar sevemedim. Hikayenin kurgusu, eğlence dozu ve görselliği beni tatmin etmedi. İlla muppets izlemek istiyorsanız, eskilere gitmenizi tavsiye ederim.

Kısa Kısa #11 – 2014 Animasyonları: The Lego Movie, Rio 2, MrPeabody and Sherman

Kısa Kısa #11 – 2014 Animasyonları: The Lego Movie, Rio 2, MrPeabody and Sherman

Bu senenin filmlerini izlemeye animasyonlarla başladım. Bir hayli de izledim. Bir kısmı bu yazıda:

The Lego Movie / Lego Filmilegomovie

  • Yönetmen:  Phil LordChris Miller
  • Tür: Macera, Animasyon
  • Yapım: 2014, ABD , Avustralya , Danimarka
  • Oyuncular: Chris PrattWill FerrellElizabeth Banks 
  • Süre: 100 dk

“Legolar evreninde geçen filmde, sıradan bir adam olan Emmet, beklemediği bir anda dünyayı kurtaran bir kahraman olma şansını yakalar. Legoların yaşadıkları dünya zorba ve kötücül bir lego tarafından tehdit edilmekte ve parçalarına ayrılmaktadır. Bu yıkımı durduracak kişi ise yanlışlıkla olağanüstü MasterBuilder ile karıştırılan Emmet’tir. Emmet bu talihsiz yanlış anlaşılmayı gidermek yerine kahraman olmayı seçer ve dört kişilik bir ekip kurar. Görevleri ise parçalarına ayrılan evrenlerini birleştirerek yapıştırmaktır. “

Köfte Yağmuru ve Shrek serisi ile tanıdığımız yönetmenlerin bu senenin çok ses getiren yapımlarından olan filmleri özellikle Amerika’da büyük yankı uyandırdı ve şimdiden Oscar adaylarından biri gibi gözüküyor. Hepimizin çocukken oynadığı legolardan en fazla ne yapılabilir ki sorusuna cevaben derin bir kapitalizm eleştirisi ve ince ince onlarca espriyle bir hayli keyifli bir film yaratılmış.

Yaratıcı, göndermelerle ve esprilerle dolu film senenin iyilerinden.  İzlemenizi tavsiye ederim.

Rio 2

  • Yönetmen:  Carlos Saldanhario2
  • Tür: Macera, Animasyon, Komedi
  • Yapım: 2014, ABD
  • Oyuncular: Jesse EisenbergAnne HathawayJemaine Clement 
  • Süre: 102 dk

“Linda ve Tulio tarafından koruma altına alındıktan sonra Rio de Janeiro şehrinde kusursuz ve mutlu bir yaşam süren Mavili, Harika ve üç yavrusunun yaşamları aldıkları yeni bir haberle değişecektir. Linda ve Tulio, Amazon ormanlarında yeni bir keşfe çıkmışlardır ve soyları tükenmek üzere olan mavi Makav kuşlarına ait yeni bir iz bulmuşlardır. Harika’ya göre yavruları karakterlerinin gereğince özgür ve vahşi yaşamlarına adapte olmayı öğrenmelidir ve bu nedenle olası sürülerini bulmak için Amazon’a keyifli be bir o kadar da tehlikeli bir maceraya atılırlar. Buradaki engin ormana ulaştıklarında, yeni bir dünya ile karşılaşan Mavili, ailesini kaybetme korkusuyla da yüzleşecek; ailenin geri kalanı da alışık olmadıkları bu vahşi hayatta kendilerini bekleyen her türlü değişikliğe uyum sağlamayı öğrenmek zorunda kalacaklardır. Öte yandan, Amazon Ormanı’nın beklenmedik bir insan tehlikesi tehdit etmektedir…”

Hayvanlar yuvalarında, ormanlarında mutlular. Onların yuvalarını yıkmayalım, ağaçlarını kesmeyelim. Alt metin bu. Aralarda belindeki çantasıyla insanlaşmış Makav kuşu Mavili ve maceraları. İzlemesi keyifli fakat mutlaka izleyin diye tavsiye edeceğim bir yapım değil.

Mr. Peabody & Sherman / Bay Peabody ve Meraklı Sherman: Zamanda Yolculukpeabody

  • Yönetmen: Rob Minkoff
  • Tür: Macera, Animasyon, Aile
  • Yapım: 2014, ABD
  • Oyuncular: Ty BurrellMax CharlesAriel Winter
  • Süre: 92 dk

“Bay Peabody, hem bir kaşif hem bilim adamı hem gurme hem Olimpiyat Madalyası kazanmış bir atlet ve de dünyanın en başarılı köpeğidir! En dahice icadı olan Wabac isimli zaman makinasını kullanan Mr. Peabody ve onun evlatlık oğlu Sherman, zamanda yolculuk yaparak dünyayı değiştiren tarihi olayları ilk elden izlerler. Fakat Sherman okulda kendisine bulaşan şımarık Paddy’ye kendisini ispatlamaya çalışırken, hiç yapmaması gereken bir şeye bulaşır ve zaman yolculuğunun kurallarını çiğner! Bay Peabody ve Sherman şimdi geçmişi düzelterek, geleceği kurtarmak zorundadır! Ama uzay-zaman boşluğunu ?tamir etmek” sandıkları kadar kolay olacak mıdır?”

Aslan Kral gibi benim dönemimin en önemli işlerinden birine imza atmış yönetmenlerden olan Rob Minkoff’un filmi Mr.Peabody & Sherman, son dönemde izlediğim en keyifli animasyonlardandı. Hem koşulsuz sevginin tema olarak işlenmesi hem de tarihte yapılan yolculuklar çok başarılıydı. Büyüklere de hitap eden ama tam bir çocuk filmi. Çocukların izlemesini tavsiye ederim.

Pek Yakında ile Cem Yılmaz

Pek Yakında ile Cem Yılmaz

  • Yönetmen:  Cem Yılmazpek yakında
  • Tür: Komedi
  • Yapım: 2014, Türkiye
  • Oyuncular: Cem Yılmaz, Zafer Algöz, Ozan Güven, Özkan Uğur, Tülin Özen, Çağlar Çorumlu, Cengiz Bozkurt
  • Süre: 130 dk

“Hayatını korsan DVD’cilik ve beraberindeki birtakım kanunsuz işlerle kazanan Zafer, bir gün karısından büyük bir posta yer ve anlar ki bu işleri bırakmazsa evliliği bitecekir. Kanunsuz işlere zinhar tövbe eden Zafer, ailesini geri kazanmak için figüranlık yaptığı eski ‘oyunculuk’ günlerine geri döner. Amacı o günlerden gelen sinemacı dostlarıyla yeniden bir ekip oluşturmak ve 1970?lerden beri çekilememiş fantastik bir proje olan ?Şahikalar-Kötülüğün Sonu? adlı filmi içekmektir. Fakat kurduğun ekibin yetenekleri de bir notkada gelir takılır. Şimdi hepsini eğlenceli, komik ve bir o kadar da duygusal bir macera bekler.”

Cem Yılmaz’ın tıpkı Yılmaz Erdoğan’ın olduğu gibi bir tarzı oluşmaya başladı. G.O.R.A, A.R.O.G ve bir miktar da Yahşi Batı gibi güldürmeye çok odaklı filmleri dışında, Her Şey Çok Güzel Olacak ve Hokkabaz gibi hikayeyi ön plana çıkaran işleri artık Cem Yılmaz sinemasının alışıldık tarzı.

Pek Yakında, aynı diğer hikayeye odaklı filmlerinde olduğu gibi bazen güldüren, bazen hüzünlendiren ve sonunu merak ettiren sevimli bir hikaye filmi olmuş.

pekyakinda0-868x400

Filmin hikayeyi ele alış ve işleyiş tarzını pek çok eleştirmenin aksine ben beğendim. Söz konusu Cem Yılmaz olunca sanıyorum hem filmin kalitesi hem orjinalliği hem de komedi dozu konusunda beklenti çok yüksek oluyor. Fakat bu denli sıcak bir hikayeyi ancak bu kadar anlatabilirdi kanısındayım.

Tabi elimde bu kadar çok imkan olsa, bu kadar çok oyuncuyu bir araya toplayabilsem, ben de güzel film çekerdim diyenlerde var. Haklılar. Çünkü bu eleştiri yazısını yazmadan önce filmin oyuncu kadrosuna bir bakmak lazım:

  • pek-yakinda-cem-yilmaz-2-filmloverssCem Yılmaz bu kadar popüler olmasına karşın ilk dakikadan itibaren Zafer olduğuna inandırıyor.
  • Zafer Algöz, benim kendisini izlediğim onlarca rolü içerisinde en iyisi ile karşımızda.
  • Özkan Uğur joker eleman gibi, her zaman işini en iyi şekilde yapıyor.
  • Çağlar Çorumlu’yu zaten artık yaza yaza yoruldum, ayrı bir blog açacağım adına. 2009 yılında şehir tiyatrolarındaki Shakespeare yorumundan beri dikkatle ve büyük beğeniyle takip ediyorum.
  • Zerrin Tekindor Meral karakteriyle herkesi şaşırtmışa benziyor fakat ben yine kendisini Oyun Atölyesi’nin Antonius ile Kleopatra oyunundaki komedi oyunculuğuyla andığımdan şaşırmadım ve tabi bayıldım.
  • Ayrıca yine Dot Tiyatro’daki oyunlarından senelerdir takip ettiğim ve bilindiği üzere hayranı olduğum Tuğrul Tülek ve de Yılmaz Erdoğan, Mashar Alanson, Nurgül Yeşilçay kısacık rolleriyle ve ve ve Sunay Akın kendisini ti’ye alan sahneleriyle perdede oldukları kısacık anlarda gülümsettiler.
  • Son olarak pek tabi Erdal Bakkal’ımız Cengiz Bozkurt. Her zamanki yüksek enerjisi ile her oyununda seyirciyi kendisine hayran bıraktı.

Filmin açılış sahnesini, ki Eşkiya filminin meşhur sahnesinin benzeri, hikayeye giriş açısından çok güzel buldum. Yalnız herkes gibi keşke o sahnede Şener Şen olabilseydi dedim. Filmin devamında sektöre, yeşilçama yapılan göndermeler çok yerinde ve güzeldi. Beni yormadı. Fakat ürün yerleştirme muhabbeti, her ne kadar şaka yollu yapılmaya çalışsa da, bir yerden sonra çok sıktı. Hiç yoksa 5 yerde pepsi, fruko direkt sahnenin başrolündeydi.

Filmle ilgili olumlu bulduğum hikaye ve oyunculuklar dışında, filmin bir kısmının çekildiği handı. Han’a ve içindeki mekanlara bayıldım fakat henüz neresi olduğunu bulamadım. Mahmut Paşa’daki Büyük Yeni Han veya Karaköy’deki Kurşunlu Han olduğunu tahmin ediyorum. Kesinleştirir kesinleştirmez The Magger’daki Mimarca Detay köşemde bahsedeceğim.

Filmi genel olarak beğenmiş olmama rağmen özellikle sahne geçişlerindeki sıkıntılar çok gözüme battı. Bir de herkesin hem fikir olduğu “süre” konusu zorladı. Çok rahat 90-100 dakikada kotarılabilecek bir hikayeyi 130 dakikaya zorlamak ve iki yarı arasındaki süre farkı sıkıntı yarattı. Ayrıca maddi kaynak bakımından bu denli rahat koşullara sahipken, 3 mekan arasında dönüp dolaşmak sürenin uzunluğuyla da birleşince iyice göze battı. Keşke biraz daha alternatif mekanlar olabilseydi.

pek y

Pek Yakında’yı izlemenizi tavsiye ederim. Fakat filmi izlemeden önce eğer izlemediyseniz özellikle Her Şey Çok Güzel Olacak, Eşkiya ve Gülyabani’yi izleyin derim. Bir de filme girmeden kolanızı hazır bulundurun zira reklamlardan dolayı canınızın çekme olasılığı yüksek.

Şahikalar filmini de izleyebilmek dileğiyle,

İyi seyirler,

 

FilmEkimi’nde Neler İzleyeceğim?

FilmEkimi’nde Neler İzleyeceğim?

Geldik bir etkinlikten öbürüne koşturacağımız aylara. Bu sene maddi durumum yerlerde, o yüzden baya bir ince eleyip sık dokuyacağım malesef. Özellikle de sinema konusunda. Perdede izlemenin ve hatta festival seyircisiyle izlemenin keyfi bambaşka tabi ki ama alternatif ulaşma yöntemlerini bulabildiğimiz alan sinema olunca, film festivali bilet sayımdan feragat edeceğim üzülerek.

Film Ekimi listeleri açıklandı malumunuz. Her festivalde olduğu gibi önce tek tek filmleri inceledim. Kendimce kırmızı , sarı ve yeşil filmler seçiyorum her festival, seçimlerimi yaptım. Kırmızılar; mutlaka festivalde görmek istediklerim. Eğer sayıları 2-3 ten fazlaysa sabah gidip kuyruğa girilecek demektir. Değilse Biletix’e içimden “sevgi dolu” sözler söyleyerek komisyonumu verip internetten alıveririm. Sarılar; izlemeyi istediğim ama kırmızılar kadar tutkulu yaklaşmadığım filmler. Yeşiller ise yakında vizyona gelecekse festival listemden eleyebileceğim, iki kırmızı filmimin arasındaki bir seansta boşluk varsa doldurmak için izleyebileceğim filmler anlamına geliyor. Ve ne hikmetse her festivalde bu pek umutsuz yaklaştığım yeşil filmler arasından mükemmel bir keşif bulmuş, hayran kaldığım bir yapım izlemiş oluyorum.

Nasıl seçtiğimi anlattıktan sonra sıra geldi seçtiğim filmlere ve kısa notlarıma:

boyhoodKırmızı Liste:

  • İngiliz ressam Turner’ın hayatının son 25 yılı ele alan film Mr.Turner / Bay Turner uzun süredir konuşulan filmlerden. Özellikle başrol oyuncusu Timothy Spall’ın Cannes ödülü ve Oscar’a aday olacağı söylentileri merakımı iyice arttırdı. Ayrıca sanatçıların hayatlarını konu alan filmlere özel bir ilgim var.
  • Bu festivalin “izlemezsem çatlarım” kategorisindeki filmi Boyhood / Çocukluk. 12 yıl boyunca aynı oyuncuları izleyen ve onlarla birlikte gelişen film Berlin’den Richard Linklater’e En İyi Yönetmen ödülü ile döndü.
  • Festivaller yüzünden ilk bulduğum fırsatta Rio’ya gideceğim. Hiç görmediğim şehre resmen filmlerle aşık oldum ve bu aşkımı pekiştirecek yeni film I Love You serisinin üçüncüsü Rio, I Love You / Seni Seviyorum Rio.

jersey_boysSarı Liste:

  • Ha geldi ha gelecek diye beklediğimiz Clint Eastwood filmi Jersey Boys efsane rock?n?roll grubu Frankie Valli and the Four Seasons?ın yükseliş öyküsünü sinemaya aktarıyor.
  • Sene başından beri merakla izlemeyi beklediğim, eleştirmenlerin övgüyle bahsettiği Leviathan, Cannes’dan da ödülü kapınca artık izlemek farz oldu.

the_searchYeşil Liste:

  • Hatırlayanlar vardır belki, herkesin pek beğendiği, yerlere göklere koyamadığı ve nihayetinde Oscarlara boğulan film Artist‘i pek beğenmemiştim. Artist’in yönetmeni Michel Hazanavicius’un yeni filmi The Search / Arayış uzun zamandır kulislerde konuşuluyor. Altın Palmiye için de yarışınca ve müthiş fragmanını da izleyince epey dikkatimi çekmişti.
  • Acayip bir kadın Björk’ün iki yıllık turnesini ve özellikle son konserini konu alan Björk – Biophilia Live belgeseli, bi ince aklımı cezbediyor. Film kötü bile olsa müziğe doyarız kategorisinden…
  • Şeriat geldikten sonra dağılan aileleri anlatan Timbuktu

İyi seyirler…

Vermeer Sanatçı Mıydı Yoksa Mucit Mi? : Tim’s Vermeer / Tim’in Vermeer’i

Vermeer Sanatçı Mıydı Yoksa Mucit Mi? : Tim’s Vermeer / Tim’in Vermeer’i

  • tims-vermeerYönetmen:  Teller
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular: Tim Jenison, Penn Jillette, Martin Mull, Philip Steadman, David Hockney, Colin Blakemore
  • Süre: 80 dk

“Tim Jenison post-prodüksiyon ve grafik alanındaki bilgisayar programlarıyla tanınan bir mucit. Garip hobiler edinmek için hem zamanı hem de tutkusu var. Hobilerinin en sonuncusu belki de en tuhaf olanı: Hollandalı büyük ressam Johannes Vermeer. David Hockney ve Philip Steadman?ın Vermeer hakkındaki kitaplarını okuması, Tim?i, Vermeer?in resimlerini optik bir alet yardımıyla yaptığına iyiden iyiye ikna eder. Hattâ, hemen garajında basit bir mercek ve ayna düzeneği kurup, ilk denemelere de başlar. Hayatında hiç resim yapmamış olan Tim, bu aleti kullanarak Vermeer?in ?Müzik Dersi? isimli tablosunun tıpatıp aynısını yapabilecek midir gerçekten? Tim?in yakın arkadaşları olan Penn ve Teller?in her daim komik ve eğlenceli müdahaleleriyle, Tim?in bu inanılmaz eğlenceli, icat etme tutkusunun hiç eksik olmadığı, ilham verici hikayesini adeta bir sanat dedektifliği öyküsü gibi izliyoruz.”

Şimdi ilk cümle olarak festivallerde keşfettiğim belgeselleri öveceğim ve siz bıkacaksınız ama, diğer filmleri bir şekilde(!) bulup izleme şansımız oluyor ama belgeselleri festivaller dışında izleyebilmek çok zor. O nedenle yakalamak ve izlemek için büyük çaba sarf ediyorum ve sonunda çok önemli şeyler öğrenmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Tim’s Vermeer’de bu filmlerden biri oldu.

vermeer-inci-küpeli-kızVermeer gündelik hayatı resmeden Hollandalı bir Barok ressam. 1632-1675 yılları arasında yaşayan, sayıca az ama detayı fazla tablolar yapan, tablolarındaki ışık kullanımı ile ün salan ressam, 1866 yılında tekrar keşfedildikten sonra ünlenir. Hollanda Altın Çağı’nın en ünlü ressamlarından kabul edilen Vermeer’in özellikle ressamlık kariyeri hakkında pek detaylı bilgi yoktur. Senede en fazla 3 eser ürettiği, yaşadığı dönemde kendi kasabası dışında tanınmadığı, kusursuz ışık ve boyutlarda resimler yapmasına karşın tablolarında hiç ön çalışma izinin olmadığı, “doğal lacivert” denilen o dönemin en pahalı boyalarından birini kullandığı ve tablolarından sadece 3 tanesine tarih attığı bildiğimiz konular.

Tim's Vermeer2Tim Jenison ise bir mucit. Vermeer’i araştırmayı bu kadar çok istemesinin bir çok nedeni var. Öncelikle ressamın bu denli başarılı oranlarda resmetmesi ve mükemmele yakın ışık kullanımı için eskiz yapmış olması gerektiği düşünülüyor. Fakat ne ressama ait eskizler bulunmuştur, ne de tablolarının altında bu izlere rastlanmıştır. Bu durum ressamın bir dahi olduğu ya da bir alet ile bu resimleri yapabildiğini akla getiriyor. Fakat bir alet kullanmış olacağı ihtimali daha ağır basıyor çünkü zaten çok fazla olmayan resimlerinin bir çoğunu aynı pencerenin önünde yaptığını görüyoruz. Bu yer seçiminin aletinin konumuyla alakalı olabileceğini düşündürüyor. Ayrıca film içinde izleyebileceğiniz bir çok ufak detay da Jenison’ı bu konuda araştırmaya itiyor.

İncelemelerini tamamlayan Jenison zaman içinde düşüncelerini destekleyecek aleti tasarlamaya çalışıyor. Başta basit bir mercek sistemi ile işe başlıyor ve yukarıda gördüğünüz fotoğrafı, hayatındaki ilk yağlı boya denemesinde, icat ettiği mercek sayesinde hiç taslak çizimi yapmadan birebir ölçülerde ve renklerde boyuyor.

tims-vermeer3Daha sonra yine yanda görülen kutu yöntemini mercek ile deniyor, fakat istediği sonucu alamıyor. Bir dizi denemeden sonra istediği aleti elde etmeyi başarıyor ve Vermeer’in Müzik Dersi isimli tablosunun tıpatıp aynısını yapmaya çalışıyor.

Philadelpia doğumlu, gösterileri Broadway’de sergilenen illüzyonist Teller’in yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metraj çalışması olan Tim’s Vermeer işte bu tablonun aynısının yapılmaya çalışması ile birlikte Tim’in 6 yıllık Vermeer hikayesini anlatıyor. Bu zorlu çalışmayı izlerken bazen hayret ediyor, bazen gülümsüyorsunuz fakat belgesel bitiminde aklınızda bir çok soru oluyor. Benim aklımdakiler: Vermeer bir sanatçı mıydı, yoksa bir mucit mi? Bunu 1600lü yıllarda keşfeden Vermeer’in sırrını ancak 2000li yıllarda öğrenmemiz onu bir dahi yapar mı? Başka hangi ressamlar bu veya buna benzer yöntemler kullanmıştır?

tims-vermeer-4   tims-vermeer-6

 

 

 

Kısa Kısa #9 – Snowpiercer, Enemy ve The Grandmaster

Kısa Kısa #9 – Snowpiercer, Enemy ve The Grandmaster

Yine geçen seneden filmler var Kısa Kısa bölümünde:

Snowpiercer

  • snowpiercer Yönetmen:  Joon-ho Bong
  • Tür: Dram, Bilimkurgu
  • Yapım: 2013, Güney Kore , Fransa , ABD , Çek Cumhuriyeti
  • Oyuncular: Chris Evans, Jamie Bell, Tilda Swinton
  • Süre: 126 dk

“Gelecekte başarısızlığa uğrayan bir deney büyük bir felaketle sonuçlanır ve yeryüzündeki yaşamı büyük ölçüde bitiren bir küresel ısınma olur. Dünyanın çevresinde kesintisiz bir güçle dönen bir tren hayatta kalan insanların son sığınağı olacaktır. Fakat güç bela yaşamın sürdüğü bu yeni dünyada sınıfsal farklılıklar halen en büyük silahtır…”

Snowpiercer’ın adını sene içinde bir-iki defa duymuştum fakat ne yalan söyleyeyim, pek de ilgilenmemiştim. Fakat daha sonra “distopik” ve “Uzakdoğu” anahtar kelimeleri aklımı çeldi.

Fransız bir grafik-romandan sinemaya aktarılan filmin yönetmen koltuğunda Mother ve The Host filmleriyle hatırlatıdığımız Joon-ho Bong var. Hikayesi ve yarattığı atmosferi nedeniyle ilk yarım saat kitlenip kalmanıza neden oluyor film. Neler olup bittiğini anlatmaya, karakterleri çözümlemeye çalışıyorsunuz. Sonraki bir saat de su gibi akıp geçiyor zira aksiyon dozu yüksek, enerjik sahnelerle dolu fakat son bir saatte tüm bu olup bitenin finali biraz sıkıntılı oluyor. Hem sonucun pek mutluluk verici olmaması, hem uzun diyaloglar, hem de soru işaretleri beklentinin altında bir final izlemenize neden oluyor.

Küresel ısınma, sınıf ayrımı, gıda ayrımı, devrim ve isyan gibi konuları gözümüze soka soka işleyen filmde, oyuncuların tamamını başarılı buldum. Bazı noktalarda fazla karikatürize olan karakterler olsa da, genel itibariyle çok rahatsız etmiyordu performanslar.

Filmin hikayesi, yaratılan atmosfer ve müzikleri bile izlemek için önemli nedenler bana kalırsa. O nedenle sizin de izlemenizi tavsiye ediyorum.

Enemy/Düşman

  • enemyYönetmen:  Denis Villeneuve
  • Tür: Gerilim
  • Yapım: 2013, Kanada, İspanya
  • Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Mélanie Laurent,  Sarah Gadon
  • Süre: 90 dk

“José Saramago?nun bizde de yayımlanan Kopyalanmış Adam isimli romanının bir uyarlaması. Üstelik Gyllenhaal bu kez bir değil, iki karakter canlandırmakta. Tarih öğretmeni Adam, bir gün izlediği filmde kendisine tıpatıp benzeyen bir adam görür. Bu oyuncunun izini sürmeye başladıkça da gizemli ve ürkütücü bir dünyanın içine çekilir. İlk gösterimi Toronto Film Festivali?nde gerçekleşen ve özellikle atmosferiyle beğeni toplayan Düşman’ı Cronenberg, Lynch, Nolan, De Palma gibi yönetmenlerin filmleriyle karşılaştıran eleştirmenler olmuştu.”

Aynı sene içinde Prisoners filmini de izlediğimiz Denis Villeneuve, o filmde yarattığı atmosferle bir film için daha kredi yaratmıştı. Fakat aynı senaryo ve kurgu hatalarını bu filmde de görmek mümkün. Yine mükemmel bir atmosfer var, renkler, mekanlar, bayık bakışlı Jake filan harikulade bir gerilim ortamı. O kadar ki, filmin hemen başında ne olup bittiğini anlasa da insan konduramıyor bu kadar basit bir hikaye olabileceğine. Sonuna kadar inatla şaşırtacak bir şeyler olsun diye bekledik koca salon ama nafile…

Bir film yapmak için Denis Villeneuve’nin elinde oyuncular, sahneler, ışık, o bu var ama maalesef bir senaryo yok. José Saramag?un filme konu kitabı da böyle miydi bilemiyorum ama yönetmenin bendeki kredisi bitti. (eminim kahrolmuştur!). Parça parça metaforları birleştirmeye çalışıp kendi kendinize hikaye yazmak istemiyorsanız, izleyip vakit kaybetmeye gerek yok diye düşünüyorum.

The Grandmaster / Büyük Usta

  • the-grandmasterYönetmen:  Kar Wai Wong
  • Tür: Dövüş, aksiyon
  • Yapım: 2013, Hong Kong , Çin , Fransa
  • Oyuncular: Tony Leung Chiu WaiZhang ZiyiChang Chen
  • Süre: 123 dk

1930’larda Güney Çin’i tek ilgi odağı merkezi haline getiren şey dünyaya dalga dalga yayılmakta olan dövüş sanatları geleneği olur. Dövüş sanatlarına ilgi duyan insanlar, eğitim almak için bu bölgede yer alan ve profesyonel dövüşçüleriyle ünlü olan Foshan’a gelmektedir. Ünlü dövüş ustaları ve karşılaştıkları bu kişiler arasında yaşanan çeşitli çatışmalar ise tam konsantrasyon gerektirmektedir. Dövüşler sona erene kadar içeride bulunan kişilerin dışarıyla olan tüm bağı kopar ve zorlu bir süreç başlar. Son derece alçak gönüllü bir dövüş sanatçısı olan IP Man de bunlardan biridir…

Ip Man, Çin’in güneyinde Foshan’da zengin bir alenin çocuğu olarak doğup büyümüştür. Karısı Zhang Yongcheng de bir Manchu soylusudur. Wing-Chun dövüş sanatına olan tutkusuyla Ip Man, Forshan’ın Kung Fu ustalarının görüldüğü, kadınlarının da dövüş sanatlarına dair sırlarını paylaştığı elit bir genelev olarak işletilen Gold Pavillion’a sıklıkla gider.

1936 yılında Çin’de siyasi karışıklıklar şiddetlenmiştir ve imparatorluk dağılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Japonlar, Mançurya olarak bilinen ve Çin’in kuzeydoğusunda bulunan eyaletleri işgal altına almışlardır. Evi işgal altındaki Mançurya’da bulunan Büyük Usta Gong Baosen Foshan’a gelir. Daha önceki gelişinde kuzey ve güneyin dövüş sanatlarının birbiriyle kaynaşmasında rol oynayan Gong, bu kez emekliliğini kutlamak üzere gelmiştir. Gold Pavillion’da bir tören düzenlenecektir.

Törenin tamamlayıcı bir parçası olarak gerçekleşen kısmında, ustanın daha genç olan birisiyle mücadele etmesi ve bu yolla bildiği dövüş sanatlarını göstermesi beklenir. Bu kez Gong’un öğrencisi, Xingyi’de ustalaşmış olan Ma San bu performansı üstlenir. Gong’un kızı olan ve aynı zamanda babasının ölümcül Bagua tarzı “64 El” tekniğinin de tek mirasçısı Gong Er de babasının emeklilik dönemine geçişini izlemeye gelmiştir. Ip Man’in de orada olduğunu fark eder. Meydan okumalar ardarda gelir.

Büyük Usta Gong’un ve dolayısıyla Gong Er’in hayatları, Japon işgaliyle birlikte sarsıntıya uğrar. Yaşadıkları sonucunda Gong Er, yaşamının merkezini tamamen değiştirecek kararlar almak zorunda kalacaktır. Öte yandan Ip Man de değişen koşullarda yaşamakta ve yaşadıklarıyla başa çıkmaya çalışmaktadır. İkili yıllar sonra bambaşka bir şekilde karşı karşıya gelecektir.”

Festivalde izlediğimiz filmin büyük kısmını uyuyarak geçirdim. Görüntü yönetimi çok çok güzeldi katılıyorum ama konuyu anlamakta zorlandım baya, ondan sonra içim geçmiş zaten.

Kung Fu’dan anlamam, aslında filmi izlemeye hiç çalışmasam daha iyiydi galiba. Meraklısı olmayanlara tavsiye etmiyorum.

Televizyonda Ne İzlesek? #4

Televizyonda Ne İzlesek? #4

tvArtık dizilerin ve şovların sezon anlayışları değişti. Kimse eylül-ekimi sezon başlangıcı olarak takmıyor, muhtelif zamanlarda, muhtelif sürelerde ellerindeki işe göre yayınlıyorlar. Kendi beğenilerimi yazdığım “Televizyonda Ne İzlesek?” yazılarımda, bu sefer bir sezonu değil tüm seneyi yazıyor olacağım dolayısıyla.

Memleketimizin güzide kanallarından başlarsak diziler ve programlar açısından pek zayıf bir sezon geçirdik. Kayıp‘ı takip ediyordum fakat erken final yaptı, Bir Kadın Bir Erkek bitti, Okan Bayülgen çok tekrara düştüğünden gözümden de düştü. Bu ortamda İşler Güçler ekibinin yeni işi Kardeş Payı ilaç gibi geldi, büyük bir beğeni ile takip ediyorum. Hala sezon finali yapmadılar ve seneye ne olacaklarıyla ilgili bir fikrim yok.

Yine Star’da Binnur Kaya’nın efsane oyunculuğuyla severek takip ettiren Aramızda Kalsın ve denk geldiğimde izlediğim Yalan Dünya diğer beğendiklerim. Bunlar dışında yeni başlayan işlerden Uğur Polat’lı, Şebnem Bozoklu’lu ve Sevtap Özaltun’lu Ulan İstanbul’u takip etmeye başladım.

Sene boyunca kalan zamanları Acun Ilıcalı ve yarışmaları doldurdu. Adam bir şekilde ilgi çekmeyi başarıyor, en izlemiyorum diyen bile izliyor. Ayrıca Kanal D’deki Takip adlı yarışmayı da gördükçe izlemeye çalışıyorum.

Yabancı dizilerde ise  yine oldukça fazla işi takip ettim. How I Met Your Mother ile yıllar sonunda finali görebildik. Severek takip ettiğim komedilerden 7.sezonu ile Big Bang Theory, 3.sezonu ile Two Broke Girls ve  6.sezonu ile Modern Family’i izlemeye devam ettim. Komedi dizilerime bir tane de polisiye komedisi ekledim. Brooklyn Nine-Nine adlı dizinin 1. sezonu 22 bölüm ile bitti ve yeni sezonu Eylül 2014’de başlayacak. İzlediğim dram-gençlik dizilerinden Switched at Birth 4.sezonu ve Pretty Little Liars ise 5.sezonu ile Haziran’da tekrar başladılar. Takip ediyorum.

FargoAyrıca bolca tavsiye edeceğim iki yeni dizi izlemeye başladım. Masters of Sex, 1957-1990 yılları arasında seks üzerine bilimsel araştırmalar yapan Dr.William Masters ile Virginia Johnson’ın başından geçen olayları anlatıyor. Thomas Maier’ın eserinden uyarlanan dizi 12 bölümlük ilk sezonu ile oldukça ses getirdi. 13 Temmuz’da yayınlanmaya başlayacak ikinci sezonunu merakla bekliyorum. Fargo ise Coen Kardeşler’in aynı adlı filminden esinlenen kara mizah-suç konulu bir mini dizi. Nisan’da başlayan dizi 10.bölümü ile sezon finalini yaptı. Gelecek sezon ise farklı hikayeler ve farklı karakterlerle yine izleyebileceğiz.

Birçok kez başlamaya niyetlensem de biteli uzun zaman olan Breaking Bad‘i hala izleyemedim. Bir de bolca övgü alan True Detective‘i izlemek istiyorum.

Sizin de tavsiyeleriniz olursa dikkate alırım. Gerçi baya yoğun bir dizi programım var hali hazırda ama yine de iyi işlere her zaman ayıracak vakit bulurum.

İyi seyirler,

Kısa Kısa #8 – 2014’ün TV Filmleri: The Normal Heart, Sherlock: His Last Vow ve Flowers In The Attic

Kısa Kısa #8 – 2014’ün TV Filmleri: The Normal Heart, Sherlock: His Last Vow ve Flowers In The Attic

Senenin öne çıkan TV filmlerinden üçünü izleme fırsatı buldum. Altın Küre ve Emmylerde adından söz ettiren yapımların detaylarına bir bakalım;

The Normal Heart

  • the-normal-heartYönetmen:  Ryan Murphy
  • Tür: Dram
  • Yapım: 2014,Amerika
  • Oyuncular: Mark Ruffalo, Julia Roberts, Matt Bomer 
  • Süre: 132 dk

“Tiyatro oyunu The Normal Heart’ın TV filmi uyarlaması olan yapıtta 80’li yıllarda salgın şeklinde yayılan AIDS virüsüne karşı başlattığı kampanyayla dikkat çeken aktivist yazar Ned Weeks’in hikayesini konu ediniyor. Ned Weeks, erkek arkadaşı Felix ile birlikte bu virüse ve insanların kafalarındaki AIDS imajına karşı esaslı bir başkaldırış öyküsünü ortaya çıkarırlar. Dünyaya göstermeye çalıştıkları şeylerden biri de insanların zannettiğinin aksine AIDS’in eşcinsel birliktelikten doğan bir hastalık olmadığı gerçeğidir. Ned Weeks, kendi adımlarıyla başlattığı bu mücadelede, hastalığa karşı savaşan bir grubu da kurarak önemli bir figüre dönüşür.”

Senenin vizyon filmleri kadar çok konuşulacak işlerinden biri olan Normal Heart gerçek olması nedeniyle daha da acıtan hikayesi ve oyuncu performansları (özellikle Mark Ruffalo!) ile öne çıkıyor. Daha önce ‘Ye Dua Et Sev’ filmi ile pek de parlak hatırlamadığım Ryan Murphy, televizyon/dizi dünyasının bilinen isimlerinden.

Oldukça acıklı olan hikayeyi olabildiğince yalın anlatan yönetmen, oyuncu performanslarını filmin odağına oturtmuş. Filmin başında tanıdığınız ve ısındığınız bir grup insanın film boyunca AIDSten dolayı ölmesi ve buna karşın bir şey yapılamıyor oluşu inanılmaz can sıkıcı oluyor. Bu aşamada filmin empati yaratma kısmını çok iyi başardığını söyleyebiliriz.

Adını unuttuğumda kısaca Hulk dediğim Mark Ruffalo, inanılmaz dozunda oyunculuğuyla şimdiye kadar izlediğim en iyi performansını çıkarmış. Ayrıa Matt Bomer, Julia Roberts ve Joe Mantello’da öne çıkan performansları ile aklımda kalanlar…

Senenin izlenesi işlerinden The Normal Heart. Biraz süresi uzun olsa da sabredip izleyin derim. Duygusal izleyicilere tavsiyem: mendillerinizi yanınızdan ayırmayın!

Sherlock: His Last Vow

  • sherlock-his-last-vowYönetmen:  Nick Hurran
  • Tür: Macera, Dram, Gizem
  • Yapım: 2014,İngiltere
  • Oyuncular:  Benedict CumberbatchMartin FreemanUna Stubbs
  • Süre: 90 dk

Çalınan mektuplarla ilgili bir dava, Sherlock?u en büyük şantaj üstadıyla, Charles Augustus Magnussen?le yaşanacak uzun ve zorlu bir mücadeleye sürükler. Fakat Batı dünyasındaki her önemli insanın zayıf noktasını bilen bir düşmanla nasıl mücadele edilebilir?”

Dizinin 3.sezonunun 3.bölümü olarak yayınlanan 90 dakikalık bölüm/film, Sherlock hayranları için nefeslerin tutulup izlendiği bir bölüm oldu. Özellikle 4.sezonun 2016’da yayınlanacağı söylentileri ile yıkılan hayranlar, dizi bölümünden çok aksiyon filmi tadındaki son bölüm ile önümüzdeki iki sene yetinmek zorunda.

Dizinin çok büyük bir hayranı olmasam da, zira benim için Sherlock Robert Downey Jr.’dan başkası olamaz, bölümlerini izledim. Bu son bölüm ise, özellikle ortaya çıkan bazı sırlar nedeniyle, pek heyecanlıydı. Diziyi izlemiyor olanların da izleyebileceği bu filmi, macera, polisiye ve gizem tutkunlarına tavsiye ederim.

Flower In the Attic

  • flowers-in-the-atticYönetmen:  Deborah Chow
  • Tür: Dram
  • Yapım: 2014,Amerika
  • Oyuncular:   Heather GrahamEllen BurstynKiernan Shipka
  • Süre: 86 dk

“Kocasının ölümünden sonra gitgide paranoyaklaşan bir anne ve sığındığı baba ocağında ondan da takıntılı olan bir büyükanne. Çocuklar henüz kayıp travmasını atlatamadan onları “korumak” niyetiyle çatı katına kitleyen anne her geçen gün hayatlarını biraz daha zindana çevirecektir…”

V.C.Andrews’in ünlü roman serisinin ilk kitabından yola çıkarak çekilmiş film, romanı okuyanlarca pek beğenilmediğinden oldukça eleştiri aldı. Kitabı okumadığım için bu konuda yorum yapamayacağım ama hikayenin konusundan mütevellit içim sıkıştı, fenalıklar geçirdim, filmin içine girip çocukların kaçmasına yardım edesim ve o annenin saçını başını yolasım geldi. Filmin hikayenin gerilim ve huzursuzluğunu aktarmada başarılı olduğunu söyleyebilirim.

Fakat kurguda bir dolu sıkıntısı vardı filmin. Tek tek yazıp spoiler yapmak istemiyorum ama birincisi çatı arasındaki zaman geçişleri, ikincisi de fırsat olan bir çok zamanda kaçamayışları pek anlamsızdı.

Yine de kurguya pek takılmadan, genç oyuncuların başarısı ve hikayenin sinir bozuculuğuyla sonuna kadar gözünüzü ayırmadan izlemenizi sağlıyor. Gerilim severlere tavsiye edebilirim.

Kısa Kısa #7 – 2014 Filmlerine Giriş  – Jamesy Boy, Noah ve Leave The World Behind

Kısa Kısa #7 – 2014 Filmlerine Giriş – Jamesy Boy, Noah ve Leave The World Behind

2014’ün filmlerini izlemeye başlayalı bir hayli oldu. Şimdiye kadar izlediklerimi hızla aktarmaya çalışacağım, zira bundan sonrası çok daha yoğun geçecek. İşte başlıyor;

Jamesy Boy

  • jamesy-boy Yönetmen: Trevor White
  • Tür: Dram, Suç,
  • Yapım: 2014, ABD
  • Oyuncular: Spencer Lofranco, James Woods, Ving Rhames
  • Süre: 109 dk

“Film, James Burns?ün gerçek hayat hikayesini anlatmaktadır. Henüz genç bir delikanlıyken Denver?ın kenar mahalle denilecek caddelerinden birinden yola çıkıp maksimum güvenlikli bir hapishane hücresine gideri ki orada da sağlam suçlularla çevrilidir etrafı. Hikayenin başında bir çete elemanıdır ve hayatı parmaklıklar ardına taşınır. Bu hiç de hoş görünmeyen düzen James, en sonunda umut ve parlak bir gelecek yaratmaya adar kendini. Suçu kanıtlanmış bir katille kurduğu arkadaşlık ve onun zaman içinde akıl hocasına dönüşmesi minnet duyacağı kavramlar olacaktır.”

Henüz vizyon tarihleri konusunda bir fikre sahip film gerçek bir hikayeyi anlatması nedeniyle ilgimi çekmişti fakat daha önce tanışmadığım Spencer Lofranco ve Ving Rhames’in iyi oyunculukları ve bir miktar da umut/gelecek konularına dokunması dışında pek parlak bir yanı yoktu.

Noah / Nuh

  • noahYönetmen: Darren Aronofsky
  • Tür: Fantastik, macera,
  • Yapım: 2014, ABD
  • Oyuncular: Russell CroweJennifer ConnellyEmma Watson 
  • Süre: 138 dk

“Kabil’in soyundan gelen insanoğlu, kuşaklardır Yaradan’ın çizdiği iyilik yolundan sapmış, dünyanın tüm güzelliklerini ve nimetlerini sonuna kadar emip tüketerek yeryüzünü yaşanmaz hale getirmiştir. Dahası bir parça et için her türlü ahlaksızlık, hırsızlık, cinayet ve kaos normal hale gelmiştir. İnsanlığın bu sefil hali karşısında Nuh rüyasında, Yaradan’ın kendisini yaşanacak büyük bir tufana karşı uyardığını görür. Yaradan ondan büyük bir gemi inşa etmesini ve yeryüzünde yaşayan tüm hayvan cinslerinden bir çift almasını emreder. Bu gemi aynı zamanda ailesinin de tek kurtuluşu olacaktır. Tufanın yaklaşmakta olduğunu öğrenen sapkın insanoğlu ise geminin içine girmek için Nuh’a karşı saldırıya geçecektir….”

Öncelikle saçma sapan “dine uygunluk” konusuna değinip geçmek istiyorum. Zira Noah, Nuh Peygamber’in hikayesinden ilham alarak bambaşka bir kurgu ile bambaşka bir hikaye anlatıyor. Bu bilgiyi aklımıza yazarak izlersek hayat daha kolay. Öbür türlü yok buna saygısızlık, yok asla uygun değil, bin tane speküslatif konu ortaya çıkıyor.

Darren Aronofsky son dönemde gerek Black Swan, gerek Fighter ve The Wrestler ile rüştünü iyiden iyiye ispat etmiş bir yönetmen, Nuh’un hikayesi ile de günümüze, kapitalizme, çevrenin yok oluşuna ve açgözlülüğe büyük bir eleştiri sunduğunu düşünüyorum. Filme çok bayılmadım ama yapılan eleştirilerin özellikle din ve gerçeklikle ilgili olanlarına da katılamıyorum.  Süresi uzundu, bazı efektler kötüydü ve hikaye bazen sıkıcıydı ama oyunculuklar ve verdiği mesajlar güzeldi.  Bu kadar.

Leave The World Behind

  • leave-the-world-behindYönetmen: Christian Larson
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2014, İngiltere, Amerika
  • Oyuncular: Sebastian IngrossoAxel Hedfors(Axwell)Steve Angello 
  • Süre: 95 dk

Dağılma kararı alan dünyanın en ünlü house müzik grubu Swedish House Mafia’nın “Don’t You Worry Child” şarkısını yapışlarını ve son turnelerini konu alan belgesel, grubun arkadaşlıklarına ve bozulan ilişkilerine dair notları aktarırken, geçmişlerini ve gelecek planlarını seyirciyle buluşturuyor. Özellikle grubu beğenenler için keyifli bir belgesel…

Not: O son konserde olmak isterdim =(

httpv://www.youtube.com/watch?v=1y6smkh6c-0

Kısa Kısa #6 – Oscar Animasyon Adayları’14 – The Wind Rises, Frozen, Croods, Despicable Me2 ve Ernest&Celestine

Kısa Kısa #6 – Oscar Animasyon Adayları’14 – The Wind Rises, Frozen, Croods, Despicable Me2 ve Ernest&Celestine

Yazmak enteresan bir duygu hali. Bazen durmadan sayfalarca yazasım geliyor, bazen cümle kurmakta zorlanıyorum. Bir süredir cümle kurmak zor geliyordu ve blogu kurduğumdan beri verdiğim en uzun araydı bu. Yazacak çok şey birikti. Şimdi kısa kısa onları aktarmak istiyorum. İlk olarak Oscar’ın animasyonları:

THE-WIND-RISESThe Wind Rises / Rüzgar Yükseliyor

  • Yönetmen: Hayao Miyazaki
  • Tür: Animasyon, dram
  • Yapım: 2013, Japonya
  • Oyuncular: Steve AlbertHidetoshi NishijimaKeiko Takeshita
  • Süre: 126 dk

“The Wind Rises, uçaklara bir hayli ilgili olan ve bir gün uzman bir uçak tasarımcısı olmanın hayallerini kuran başkahraman Jiro’nun hikayesini ele alıyor. En büyük idolü ise bu alanda tanınmış bir uzman olan, Alpler’in ötesindeki Caproni’dir. Caproni işlerinin estetik güzelliği ve muazzam teknik becerisiyle bu alanın önde gelen isimlerinden biri olmuştur. Çocukluğundan beri görme sorunları yaşayan Jiro, 1930’ların sonundan önemli bir kurumun uçak departmanına girmeyi başarır. Zaman ilerledikçe başarısı patronlarının da ilgisini çeker ve onu istediği gibi tasarım yapması konusunda özgür bırakmaya karar verir. İkinci Dünya Savaşı başlamak üzeredir ve Jiro’nun hayatında birçok şeyi değiştirecektir.”

Yaratıcılık konusunda kendini defalarca ispat etmiş usta yönetmenin son işi olan The Wind Rises,  Jiro Horikoshi’nin gerçek hikayesini konu alıyor. Ustanın hayranlık uyandıran çizgileriyle anlattığı hikaye aslında birbirinden farklı bir çok konuya değiniyor ve bazı noktalarda ana hikayenin ne olduğunu anlamak zorlaşıyor. Aşktan, Japon-Alman ilişkilerine, uçak üretiminden vereme öyle enteresan geçişler var ki, film bittiğinde dağılmış ve yorulmuş hissediyorsunuz. 

Miyazaki filmlerine göre oldukça yere basan bu son film, hikayenin genişliği eleştiri konusu olsa da, insanın tutkuları ve hayalleri üzerine çok önemli mesajlar veren, çizgilerinin her biri ile sanatı sonuna kadar hissedeceğiniz, bazı sahnelerini hiç unutamayacağınız (özellikle deprem sahnesi ) bir çalışma olmuş.

İzlemenizi tavsiye ederim,

frozenFrozen / Karlar Ülkesi

  • Yönetmen: Chris Buck, Jennifer Lee
  • Tür: Animasyon, macera
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular: Kristen Bell, Idina Menzel, Jonathan Groff
  • Süre: 102 dk

“Krallık, Karlar Kraliçesi (Snow Queen)’nin laneti sonrasında ebediyen sürecek bir kış mevsimine mahkum edilmiştir. Bu krallıkta yaşamakta olan maceracı ve iyi kalpli Anna, Karlar Kraliçesi’ni bulup laneti sona erdirmesini sağlayarak, şehrinde yaşayan insanları eski güzel günlerine döndürmeye karar verir. Masalsı bir yolculuğu çıkan Anna’nın yol arkadaşı ise usta bir dağcı olan Kristoff’tur. Başarıya ulaşmaları için Karlar Kraliçesi’ni görüp tanıyabilmeleri gerekmektedir. Görünürde basit olan bu plan, izbe dağdaki yolculuk ilerledikçe zorlaşmaya başlar. Mitolojik yaratıklar ve ürkütücü büyüler eşliğinde süren yolculuğun her dönemecinde ayrı bir tehlike ortaya çıkar. Yolculuğun asıl zor yanı ise zamanla yarışıyor oldukları gerçeğidir. “

Daha önce tiyatro oyunu, müzikal ve film olarak karşımıza çıkan hikaye bu sefer müzikal-animasyon olarak karşımızda. Çocukların pek sevdiği sıcak bir hikaye ama büyüklere pek hitap etmeyecektir sanıyorum.

croodsCroods / Croodlar

  • Yönetmen: Chris SandersKirk De Micco
  • Tür: Animasyon, macera, komedi
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular: Nicolas CageRyan ReynoldsEmma Stone 
  • Süre: 98 dk

“Yaşadıkları mağara bir deprem sonrasında yerle bir olduktan sonra, Crood’lar yuvaları olan bu kanyondan taşınmak zorunda kalırlar ve ailenin babası Grug’un önderliğinde bir yolculuğa çıkarlar. Barınabilecekleri yeni bir yer bulmanın ümidiyle ilerleyen Crood’lar bu yolculuk esnasında sıra dışı maceralarla örülü ve daha önce bilinmedikleri esrarengiz bir dünyayla karşılaşırlar. Bu yeni dünyada doğa bambaşkadır. Üstelik bir de karşılarına Guy isimli ilginç bir genç çıkar. Sürekli seyahat etmeyi ve yeni icatlar yapmayı seven Guy’ı aileden en çok 19 yaşındaki genç kız Eep sevecektir. Ateş yakmayı bilen Guy, Crood’ların hayatlarının değişmesinde önemli bir rol oynayacaktır.”

İlk çağ insanlarını konu alan komediler artık sıkıcı hale geldi diye düşünürken Crood’lar diyalogları ve karakterleriyle bu konuda hala malzeme olabileceğini gösterdi. Oldukça eğlenceli diyalogları, mükemmel ilk çağ tasvirleri ve karakterleriyle 2013’ün izlenesi animasyonlarından…

Despicable Me 2 / Çılgın Hırsız 2

  • despicable-me-2Yönetmen: Chris RenaudPierre Coffin
  • Tür: Animasyon, komedi
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular: Steve CarellKristen WiigRussell Brand 
  • Süre: 128 dk

“Eski süper kötü Gru, suç dolu geçmişini bir kenara bırakır ve evlatlık edindiği kızları Margo, Edith ve Agnes ile birlikte sakin bir hayata adım atar. Gru, kurduğu işiyle ve ailesiyle vaktini geçirirken, bazı gizemli olaylar yaşanmaya başlar. Anti-Villain League isimli son derece gizli bir örgüt, Gru’yu tehlikeli bir olayı araştırması için göreve çağırır ve ona bu görevde Minyonlar’ın yanı sıra bu organizasyonun en iyi  ajanı olan Lucy de yardım edecektir. Gru artık iyi adamlarla anlaşma imzalamış ve dünyanın kurtuluşu için mücadele eden birine dönüşmüştür. Lucy ile birlikte kötücül bir süper kötünün peşine düştükleri bu avda, çeşitli suçlularla da mücadele etmek zorunda kalacaklardır.”

Kazık kadar insanlar olarak vizyona girdiği ilk gün gidip izlemiş olabiliriz. Zira minionlar hiçbir şey yapmasalar bile çok komikler. Dolayısıyla senaryosundaki eksikler, karakterlerindeki tutarsızlıklar filan pek umurumda değil. Çok güldüm. 3.sü gelsin, yine hemen gidip izleyeceğim.

Ernest&Celestine

  • ernest clestineYönetmen: Benjamin Renner
  • Tür: Animasyon
  • Yapım: 2013, Fransa , Belçika , Lüksemburg
  • Oyuncular: Lambert WilsonFéodor AtkineVincent Grass
  • Süre: 106 dk

“Cannes Film Festivali’nde ödülle dönen animasyon, küçük fare Celestine ile ayı Ernest’in dostluk hikayesini işliyor. Fare Celestine, kemirgenlerin hüküm sürdüğü gizli bir yeraltı şehrinde yaşar. Kaldığı yetimhanenin müdürü her gece bütün miniklere bu şehrin dışında kalan bilinmeyen dünyayla ilgili ürkütücü hikayeler anlatmakta, orada korkunç ayıların yaşadığını söylemektedir. Resim yapmayı çok seviyor olsa da diş hekimliği okumaya karar veren Celestine, küçük ayıların düşüp kendi şehrine gelen dişlerini incelemektedir. Bir gün agresif bir ayı ailesinin baskınıyla karşılaşırlar ve uyanıp gözlerini açtığında kendini aç bir ayı olan Ernest’in yanında bulur!”

Çizimleri ve müzikleriyle oldukça takdir ettiğimiz filme, festivaldeki bir bilet yanlışlığı nedeniyle girmiştik. Hatta bu çocuklar neden var, niye animasyon, neler oluyor derken yanlış filme bilet aldığımızı anlayıp, film sarınca sonuna kadar izlemiştik.  Amerikan yapımı animasyonlardan çizgisi ve hikayesiyle oldukça ayrılan film, senenin iyilerindendi. Mutlaka izleyin diyemem ama izlemeye başlayınca bırakılamayan bir keyfi var.

86.Oscar Töreni Adayları (Tam Liste), Yorumlar ve Kazananlar

86.Oscar Töreni Adayları (Tam Liste), Yorumlar ve Kazananlar

oscarVe bir Oscar heyecanı daha başlar… Adaylar açıklanırken bu yazıyı yazmaya başladım ve her kategoride tüm filmleri izledikçe benim gönlümden geçenleri sıralayacağım. Sonra 2 Mart gecesi hep beraber uykusuz kalıp kazananları göreceğiz.. Hayırlara vesile olsun =)

Film / Best Picture

Bu dalın tüm filmlerini izlediğime göre yorumlarıma başlayabilirim:

Son sıraya David O.Russell’ın 10 dalda aday olan fimi American Hustle’ı koydum. Bolca reklamı yapılan, 4 başrolünün de oyunculuk dallarında aday olmasıyla ses getiren, kostümleriyle modaya damga vuran film bence bu senenin  balonuydu. Zira ilerlemeyen konusu, yavaşlatan kurgusu ve bence ortalama olan oyunculuklarıyla çok sıradan bir filmdi.

Captain Philips’in de American Hustle gibi bu yılın fazlaca abartılan yapımlarından biri olduğunu düşünüyorum. Tom Hanks’in sıradan oyunculuğu ve oldukça sıradan konusu ile filmi izlemek bile bence zaman kaybıydı. Bu iki filmin bu dalda aday olmasını çok gereksiz buldum.  Yerlerine Before Midnight, Inside Llewyn Davis ve hatta The Rush bile aday olabilirdi.

Dallas Buyers Club ve Philomena özellikle başrol oyuncularının performanslarıyla öne çıkan filmler. Konuları itibariyle ağır dramatik yapıya sahip iki film, senenin iyilerinden olsa da bu daldaki diğer adaylar düşünülünce pek şansları yok. Nebraska ise bu ikiliden, komediye göz kırpması nedeniyle ayrılıyor. Ayrıca sinematografi, müzikler ve senaryo anlamında birer adım daha önde olduğundan sıralamamda bir üstte.

oscar2014-03

Son dörde geldiğimizde ise dördüncü sıraya Scorsese’nin son filmi The Wolf of Wall Street’i koydum. Filmi çok beğendim. Hikayeyi ele alış biçimi, uzun süresine rağmen akıcı kurgusu ve DiCaprio’nun başarılı performansı ile senenin başarılı yapımlarından olsa da, bir miktar duygu eksikliğinden yarışın dışında kaldığını düşünüyorum.

Bu noktada gerek sinematografisi, gerek işlediği konunun derinliği, gerekse oyuncu performansları ile hemen hemen dört dörtlük bir film olan 12 Years a Slave öne çıkıyor. Ödülün Gravity ile birlikte en önemli adaylarından gösterilen filmi, özellikle güçlü duygusal yapısı ve eleştirel bakışı nedeniyle seçebileceklerini düşünüyorum. Fakat bu kategorideki filmleri sıralarken seneler geçtiğinde hala bende iz bırakanlar hangisi olacak diye düşündüm. Bu nedenle ilk ikiye Gravity ve tabi ki Her’ü koydum.

Gravity bu sene hepimize sinemada ilk defa yaşadığımız bir tür 3D deneyimi yaşattı. Aylar geçmesine rağmen hala unutamadığım açılış sekansı dahil neredeyse tümü yerçekimsiz ortamda geçen film ile 3D’de başka bir boyuta geçtik. Senaryosundaki boşlukları çokça eleştirsem de, etki anlamında senenin en efektif işlerinden biriydi bence. Akademinin 12 Years a Slave’i seçeceğine daha çok ihtimal versem de, ikinci olarak ödülü kucaklayabilecek olan film Gravity gibi geliyor.

Ve Her. Bu senenin en beğendiğim filmi. Joaquin Phoenix, görüntü yönetimi, müzikler, kostümler, senaryo, Scarlet’in sesi… Her şeyiyle mükemmeldi. Belki ödülü alması mümkün değil ama benim, ve benim gibi birçok sinemaseverin gönlünün birincisi.

      1. Her / Megan Ellison, Spike Jonze and Vincent Landay, Producers
      2. Gravity / Alfonso Cuarón and David Heyman, Producers
      3. 12 Years a Slave / Brad Pitt, Dede Gardner, Jeremy Kleiner, Steve McQueen and Anthony Katagas, Producers (kazandı)
      4. The Wolf of Wall Street / Nominees to be determined
      5. Nebraska / Albert Berger and Ron Yerxa, Producers
      6. Dallas Buyers Club / Robbie Brenner and Rachel Winter, Producers
      7. Philomena / Gabrielle Tana, Steve Coogan and Tracey Seaward, Producers
      8. Captain Phillips / Scott Rudin, Dana Brunetti and Michael De Luca, Producers
      9. American Hustle / Charles Roven, Richard Suckle, Megan Ellison, and Jonathan Gordon, Producers

Yönetmen / Directing

Bu dalda niçin Spike Jonze (Her) yok? diye sorarak başlamak istiyorum. Hatta fazla abartıldığını defalarca ifade ettiğim American Hustle’ın yönetmeni David O.Russell yerine pek ala aday olabilirdi diye düşünüyorum ama yapacak bir şey yok. Bu nedenle David O.Russell son sıramda.

Alexander Payne’in Nebraska ile iyi iş çıkardığını düşünüyorum ama siyah beyaz tercihi nedeniyle onu dördüncü sıraya koydum. Steve McQueen ve Scorsese’yi sıralarken ise The Wolf of Wall Street’in biraz daha cesur bir yönetime sahip olduğunu düşündüğümden böyle bir sıralama yaptım.

Oscar kulislerine göre yarış McQueen ve Cuaron arasında geçecek gibi görünüyor ama Gravity gibi yenilikçi bir işi kotardığı için oyumu Alfonso Cuaron’dan yana kullandım.

      1. Gravity /  Alfonso Cuarón (kazandı)
      2. The Wolf of Wall Street/ Martin Scorsese
      3. 12 Years a Slave/ Steve McQueen
      4. Nebraska/ Alexander Payne
      5. American Hustle/ David O. Russell

Erkek Oyuncu / Actor in a Leading Role

oscar2014-02

Sıralarken en zorlandığım dallardan biri bu oldu. Yönetmen dalında olduğu gibi bu dalda da büyük sitemim var. Joaquin Phoenix’i nasıl aday olarak göstermediklerini anlayamıyorum.  Tamam Christian Bale çok yetenekli bir aktör. Fighter ile aldığı ödülü de çok haketti. Fakat American Hustle’da çok da aman aman bir başarısı yok. Kesinlikle Bale yerine Phoenix aday olmalıydı.

Diğer dörtlüye gelirsek hepsi birbirinden başarılı. Akademi seçimi nasıl yapacak bilmiyorum ama ben şöyle bir soruya cevap arayarak sıraladım: O oyuncu yerine başkasını koysalar, aynı performansı yapabilir miydi?

Cevabı düşündüğümde Dern ve Ejiofor’un performanslarını çok beğensem de benzersiz olmadığı kanısındayım. Fakat Leonardo DiCaprio ve Matthew McConaughey’in gerçekten emsalsiz iş çıkardığını düşünüyorum. Birinci sıraya DiCaprio’yu koymamın nedeni ise senelerdir yükselen grafiği ile artık ödülü hak ettiğini düşünmemden.

      1. Leonardo DiCaprio / The Wolf of Wall Street
      2. Matthew McConaughey / Dallas Buyers Club (kazandı)
      3. Chiwetel Ejiofor / 12 Years a Slave
      4. Bruce Dern / Nebraska
      5. Christian Bale / American Hustle

Kadın Oyuncu / Actress in A Leading Role

oscar2014-04

Kadın oyuncu kategorisi adaylarının enteresa şekilde hepsini pek beğeniyorum. Fakat kendimce bazı artı ve eksilerim var, o nedenle böyle bir sıralama yaptım.

Meryl Streep artık bu kategorinin default adayı oldu. Aday olmasa bir sorun var sanıp şaşıracağız, o derece. Bu sene de August: Osage Country’deki hafif çatlak kadın rolü ile 18.kez Oscar adayı olmayı başarsa da, büyük bir çoğunluğun abartılı bulduğu performansı nedeniyle (ki katılıyorum) pek şansı yok gibi.

American Hustle genel itibariyle pek beğendiğim bir film olmadı. Amy Adams’ın ise açık söyleyeyim abartılı dekoltesini incelemekten suratına her zaman bakamadım. Bundan mıdır nedir, kendisi itiraf edene kadar İngiliz aksanı taklidi yaptığını bile anlamamıştım. Bu aksan meselesi dışında, rolünü olması gerektiği kadar oynadı ve inandırıcı bir aşık kadın performansı çıkardı.  Geçen seneki The Master ile olan adaylığı dahil, bu sene Her?deki duru performansı ve American Hustle?daki işiyle övgüleri hak ettiğini düşünüyorum. Ama Oscar alacak kadar mı? Sanmıyorum.

Philomena’daki Judi Dench ise kusursuz bir iş çıkarmış. Fakat, Dench’in o depderin bakışlarına tezat olacak şekilde karakteri bir miktar yüzeysel yazılmış gibiydi. O nedenle filmde hep bir şeyler eksik gibi hissettim. Bu nedenle kendisini üçüncü sıraya koydum ama gönüllerimizin birincisi oldu.

Sandra Bullock’un çok büyük bir fanatiği değilim. Fakat Gravity’deki performansı hakikaten başarılıydı. Özellikle bu sayfadaki videoyu izledikten sonra gerçekten oyunculuğuna pek laf edesi gelmiyor insanın. Light box teknolojisinin kullanıldığı çekimlerde duyguyu bu denli geçirebilmenin büyük bir başarı olmasının yanı sıra, Bullock?un fiziksel kapasitesi de alkışı hakediyordu.

Fakat bu sene ortada bir Cate Blanchett gerçeği var. Blue Jasmine Blanchett’in üstün oyunculuğuyla göklere taşıdığı bir film. Nevrotik, ilaç bağımlısı bir kadını, o zerafetiyle birlikte o kadar başarılı canlandırıyor ki, Oscarlık performans dedikleri böyle bir şey. Hele final sahnesindeki monologu… Başlı başına bir oyunculuk şaheseri.

      1. Cate Blanchett / Blue Jasmine (kazandı)
      2. Sandra Bullock / Gravity
      3. Judi Dench / Philomena
      4. Amy Adams / American Hustle
      5. Meryl Streep / August: Osage County

Yardımcı Erkek Oyuncu / Actor in a Supporting Role

oscar2014-01

Yardımcı erkek oyuncu kategorisinde bu seneyi açık ara önde götüren isim Jared Leto oldu. Ödülü almasına kesin gözüyle bakılan Jared Leto, filmi Matthew McConaughey ile birlikte sırtlıyor. Zira bu iki oyuncu yerine herhangi başka iki oyuncu olsaydı, filmin bu denli başarılı olamayacağı herkesin dilinde. Ayrıca Leto’nun filmin başlarındaki hali ile sonlarına doğru hastalığının artmasıyla kararan ruh halini yansıtışı gerçekten iyiydi. Dolayısıyla benim de birinci sıramda kendisi yer alıyor.

Michael Fassbender ise aslında kötü bir karakteri içinde bulunduğu güç kaygısı, hırs ve duyduğu aşk ile birlikte o kadar iyi yansıttı ki, kölelere işkence yapacak kadar kötü bir adamla zaman zaman empati kurdurdu. O yüzden Fassbender’ın bu seneki yarışta üst sıralarda olduğunu düşünüyorum.

Jonah Hill’e gelmek gerekirse, bir yandan her rolde aynı tarzda olduğu gerçeğini kabul ediyorum, diğer yandan DiCaprio ile birliktelikleri, paslaşmaları ve filme hizmeti açısından iyi bir performans çıkardığını düşünüyorum.

Captain Philips’i pek beğenmedim. Hatta filmin tek iyi yanının Barkhad Abdi olduğunu yazmıştım. Performansı iyiydi ama kötü bir filmde harcandı kendisi. Genç oyuncuyu önümüzdeki yıllarda çok daha iyi rollerde izleyeceğimizi düşünüyorum. O nedenle bu sene sadece adaylıkla kalacağı düşüncesindeyim.

Herkesin pek sevdiği Bradley Cooper ise listemin alt sırasında. Filmin yazısında da belirtmiştim ama Cooper?ı oynadığı karakterlerle bir türlü kafamda oturtamıyorum. Her ekrana gelişinde, suratında ?gülmemi tutuyorum? ve ?ben niye buradayım? ifadeleri var gibi geliyor. Sanki komedi filmlerindeki o beceriksiz, nasıl ajan olduğunu anlayamadığımız tiplemeler gibiydi bu filmde de. Adama ben zerre inanmadım, nasıl o kadar parayı emanet etti koskoca FBI? Bunlar hep soru işareti oldu. Hangover serisinden sonra ciddi filmlere henüz adapte olamadığını düşünüyorum ve adaylığının bile gereksiz olduğunu düşünüyorum. Cooper yerine Rush filminden Daniel Brühl’ü tercih ederdim sanırım.

      1. Jared Leto / Dallas Buyers Club (kazandı)
      2. Michael Fassbender / 12 Years a Slave
      3. Jonah Hill / The Wolf of Wall Street
      4. Barkhad Abdi / Captain Phillips
      5. Bradley Cooper / American Hustle

Yardımcı Kadın Oyuncu / Actress in a Supporting Role

oscar2014-05

Bu dal tam bir muamma. Her bir oyuncunun adı ödül için anılıyor fakat Lupita Nyong’o ve Jennifer Lawrence isimleri bir tık önde gibi. Ben yine kendimce bir artı-eksi muhakemesi yaparak şöyle bir sıralama yaptım:

Sally Hawkins çok beğendiğim bir aktris fakat Blue Jasmine’deki rolü ele alış biçimini pek sevemedim. Fazla karikatürize kalmış gibi geldi. O nedenle listemin sonunda kendisi.

June Squibb ise tıpkı Hawkins ve Streep gibi biraz abartılı oynamış diye düşünüyorum. Hatta Jennifer Lawrence için de benzer şeyleri söyleyenler oldu ama ben mükemmel bir iş çıkardığını düşünüyorum. American Hustle genelinde başarısız ve abartılmış bir iş olsa da, hikayenin içinde en ayakları yere basan, duygusu yüksek ama bir o kadar çatlak karakterini müthiş canlandırdı. Henüz taze Oscar almış olmasa ve yarışta Nyong’o ve Roberts olmasa şansının çok daha yüksek olacağını düşünüyorum.

Julia Roberts, bu senenin kadın rolleri içinde en derin, duru, abartısız ama duygusu yüksek olanına can verdi. Ve Oscar sahibi bir oyuncu olmasına rağmen hiçbir abartıya ve rolünü büyütme endişesine düşmeden sergilediği performansına hayran kaldım. O nedenle benim listemde ikinci sırada kendisi yer aldı.

Ve senenin en çok ağlatan karakterini canlandıran, ismini yeni duyduğumuz ama çıkardığı işle unutamayacağımız Lupita Nyong’o… Bir oyuncu bir bakışıyla ne kadar acı çektiğini seyirciye hissettirebiliyorsa, konu kapanmıştır. Pek fazla repliği olmayan rolünü öyle başarılı bir şekilde performe etti ki, ödülü sonuna kadar hak ediyor. Aslında üç oyuncu da ödüle çok yakın ve hangisi alırsa alsın hak etmiş olacak diye düşünüyorum.

      1. Lupita Nyong’o / 12 Years a Slave (kazandı)
      2. Julia Roberts / August: Osage County
      3. Jennifer Lawrence / American Hustle
      4. June Squibb / Nebraska
      5. Sally Hawkins / Blue Jasmine

Kurgu / Film Editing

Artık hepimizin bildiği üzere bu kategori en iyi filmin de habercisidir. Yani kurgu dalına aday olmayanın film dalında yarışta olması pek söz konusu olmaz ve genelde bu dalın kazanı en iyi film olarak seçilir. Fakat bu sene kurgu da Gravity, en iyi filmde ise 12 Years A Slave öne çıkacak gibi görünüyor.

Adaylara gelmeden önce American Hustle ve Captain Philips yerine The Wolf of Wall Street, Rush ve Her’ü bu kategoride görmek istediğimi söylemek isterim. Özellikle The Wolf of Wall Street’in o enerjik ve su gibi akan hikayesini kurgunun çok desteklediğini düşünüyorum.

Sıralamaya gelecek olursam, Gravity’nin özellikle mükemmel açılış sekansı ve sonrasında eş zamanlı sahneleri nedeniyle bu dalın en güçlü adayı olduğu kanısındayım. Benim de adayım bu film. 12 Years a Slave ise yine açılış, sonra flashback, sonrasında ise açılışa geri dönen yapısıyla beğenimi kazandı. O nedenle ikinci sırada.

Dallas Buyers Club kronolojik olarak gitse de 2bin küsür günü genele yayışını beğendim. American Hustle ve Captain Philips’in ise kurgusal anlamda bir esprisi olduğunu düşünmüyorum.

      1. Gravity/Alfonso Cuarón and Mark Sanger (kazandı)
      2. 12 Years a Slave/Joe Walker
      3. Dallas Buyers Club/John Mac McMurphy and Martin Pensa
      4. American Hustle /Jay Cassidy, Crispin Struthers and Alan Baumgarten
      5. Captain Phillips/Christopher Rouse

Uyarlama Senaryo / Adapted Screenplay Writing

Uyarlama senaryo yazımının, özgün senaryo yazımından daha zor gibi geliyor hep bana. Hem var olana sadık kalıp, hem duygusunu koruyabilmek kolay değil. 

Tüm kulisler ödülü 12 Years a Slave’in alacağına kesin gözüyle bakıyor ama benim birincim Before Midnight. Zira sadece bu beşli arasında değil, senenin tüm filmleri arasında en iyi senaryolardan birine sahipti. Keza The Wolf of Wall Street için de benzer şekilde düşünüyorum ama bu ikili arasında pek şansı olduğunu sanmıyorum.

Philomena ve Captain Philips’in ise senaryo olarak iyi ama ortalama olduğunu söyleyebilirim.

      1. Before Midnight / Written by Richard Linklater, Julie Delpy, Ethan Hawke
      2. 12 Years a Slave / Screenplay by John Ridley (kazandı)
      3. The Wolf of Wall Street  / Screenplay by Terence Winter
      4. Philomena / Screenplay by Steve Coogan and Jeff Pope
      5. Captain Phillips / Screenplay by Billy Ray

Orjinal Senaryo / Original Screenplay Writing

Bu daldaki adaylar benim için Her ve diğerleri olarak ayrılıyor. Bilmediğimiz gelecek bir zamanı ve o zamanlardaki ilişkileri ele alan senaryo Oscar’ı almazsa olay olur.

Diğer adaylardan Nebraska, bir piyango hayalinin peşinde koşan kafası karışık bir baba üzerinden Amerikan kırsalını, aile ilişkilerini ve geçmişle yüzleşmelerini ele alışıyla başarılı bir diğer senaryoydu. İkinci sıramda o var.

Dallas Buyers Club, American Hustle ve Blue Jasmine’de ise ortalama senaryolara sahipti bence. O nedenle pek şansları olduğunu düşünmüyorum.

      1. Her  / Written by Spike Jonze (kazandı)
      2. Nebraska / Written by Bob Nelson
      3. Dallas Buyers Club  / Written by Craig Borten & Melisa Wallack
      4. American Hustle / Written by Eric Warren Singer and David O. Russell
      5. Blue Jasmine / Written by Woody Allen

Görüntü Yönetimi / Cinematography

Bu sene görüntü yönetimi anlamında doyurucu bir sene oldu. Aday olan yapımlar dışında Her, Philomena, Rush, 12 Years A Slave gibi bir çok film aday olabilecek derecede başarılıydı.

Nebraska özenli bir görüntü yönetimine sahip olsa da, siyah beyaz tercihi nedeniyle beklediğim kadar etkilemedi beni. Listenin sonunda bu yüzden. Inside Llewyn Davis ve Prisoners görüntüleriyle mükemelle yakındı bence. Hatta ödüllerde bir süprizle karşılaşıp Inside Llewyn Davis’in ödül aldığını bile görebiliriz diye düşünüyorum fakat The Grandmaster ve Gravity mükemmelin de ötesinde olduklarından maalesef 3. ve 4. sırada yer aldılar.

The Grandmaster’ın boğucu ve sıkıcı hikayesi nedeniyle salonda fenalıklar geçirsem de görüntü konusundaki başarısı nedeniyle hakkını teslim etmeliyim. O nasıl bir yağmur çekmektir? Bu kadar estetik, bu kadar detaylı olabilir.

Ama The Grandmaster’ın bütün estetiğine rağmen, bu sene izlerken ağzımı açık bırakan, yepyeni bir deneyim sunan ve daha önce Tree of Life ile de ödül almasını çok istediğim (Hugo almıştı.) Emmanuel Lubezki’nin, Gravity’deki harika çalışmasıyla heykeli kucaklamasını diliyorum.

      1. Gravity/Emmanuel Lubezki (kazandı)
      2. The Grandmaster/Philippe Le Sourd
      3. Inside Llewyn Davis/Bruno Delbonnel
      4. Prisoners/Roger A. Deakins
      5. Nebraska/Phedon Papamichael

Görsel Efekt / Visiul Effects

Bu daldaki adayları Gravity ve diğerleri olarak ayırmak gerekecek sanırım. Zira bu yıl görsel efektlerinin yarattığı etkiyle herkesin dilinde olan tek film var, o da Gravity. Diğer filmlerin hepsinin teknik anlamda, benim anladığım kadarıyla, iyi işler olduğunu düşünüyorum. Sıralamayı görsel efektlerin filme katkısına göre yapmaya çalıştım ama boşa satır harcamaya lüzum yok. Ödül Gravity’nin.

      1. Gravity / Tim Webber, Chris Lawrence, Dave Shirk and Neil Corbould (kazandı)
      2. Iron Man 3 / Christopher Townsend, Guy Williams, Erik Nash and Dan Sudick
      3. The Hobbit: The Desolation of Smaug / Joe Letteri, Eric Saindon, David Clayton and Eric Reynolds
      4. Star Trek Into Darkness / Roger Guyett, Patrick Tubach, Ben Grossmann and Burt Dalton
      5. The Lone Ranger / Tim Alexander, Gary Brozenich, Edson Williams and John Frazier

Prodüksiyon Tasarımı/ Production Design

Prodüksiyon tasarımı dalındaki adayların, American Hustle dışında, oldukça güçlü olduklarını düşünüyorum. Özellikle Gravity ve The Great Gatsby bu konuda bir adım öndeler. Ve hatta The Great Gatsby’nin bu dalın en iyisi olduğunu düşünüyorum fakat filmi pek beğenmediğim için Gravity’i birinci sıraya aldım.

Şimdiye kadarki en gerçekçi yakın gelecek tasviriyle Her’ü üçüncü, dönem filmi kategorisinden başarısıyla 12 Years a Slave’i dördüncü sıraya koydum. American Hustle ise her ne kadar yeni bir stil akımı yaratacak kadar sevilmiş olsa da, listemin sonunda.

Bu arada çok bayılmamış olsam da Hobbit ve Elysium’un bu kategoride yer bulması gerekirdi diye de düşünmekteyim.

      1. Gravity / Andy Nicholson (Production Design); Rosie Goodwin and Joanne Woollard (Set Decoration)
      2. The Great Gatsby /Catherine Martin (Production Design); Beverley Dunn (Set Decoration) (kazandı)
      3. Her / K.K. Barrett (Production Design); Gene Serdena (Set Decoration)
      4. 12 Years a Slave / Adam Stockhausen (Production Design); Alice Baker (Set Decoration)
      5. American Hustle / Judy Becker (Production Design); Heather Loeffler (Set Decoration)

Kostüm Tasarım / Kostüm Tasarım

The Invisible Woman’ı henüz izleyemedim. Görünen o ki ya İstanbul Film Festivali’nde ya da girerse vizyonda izleyebileceğiz.  O yüzden fragmanından anlayabildiğim kadarıyla sıralamaya koydum.

American Hustle’ın kostüm tasarımını düşününce aklıma Amy Adams’ın dekoltesi geliyor. Yılın en abartılmış filmi olduğu gibi, kostümlerinin de abartıldığını düşünüyorum. Dolayısıyla listemin son sırasındalar.

12 Years a Slave ve The Invisible Woman dönem işleri olduğundan ve artık dönem işlerinde American yapımlarının ortalamanın üstünde bir başarısı olduğunu bildiğimden yine beğendim fakat sıradan geldi.

The Grandmaster’ı izlerken çok baygınlık geçirmiş olabilirim ama görüntü yönetimi ve kostümleri çok başarılıydı. Fakat birinciliğin The Great Gatsby’nin alması gerektiğini düşünüyorum. Zira yaratılan o şaşalı ortama uygun olarak tasarlanan kostümlerin hepsi çok göz alıcı ve güzeldi.

      1. The Great Gatsby/ Catherine Martin (kazandı)
      2. The Grandmaster /William Chang Suk Ping
      3. 12 Years a Slave/ Patricia Norris
      4. The Invisible Woman/ Michael O’Connor
      5. American Hustle /Michael Wilkinson

Makyaj ve Saç / Make Up and Hair Styling

Bad Grandpa’yı izlemedim. Aslında izlemek istiyorum, zira gerçek insanlarla haberleri olmadan gizli kamera ile çekilen film merak uyandırıcı. Bu daldaki şanslarına gelince; Dallas Buyers Club’da ne makyajı vardı anlayamadım. The Lone Ranger’da Kızılderili makyajı filmin başrolünde sürekli olduğundan şansı var gibi geliyor, Bad Granpa’da ise Johnny Knoxville büyükbaba makyajı ile gerçek insanları şakalayıp filme çektiğinden ödülün ona gidebileceğini düşünüyorum.

      1. Jackass Presents: Bad Grandpa / Stephen Prouty
      2. The Lone Ranger / Joel Harlow and Gloria Pasqua-Casny
      3. Dallas Buyers Club /Adruitha Lee and Robin Mathews (kazandı)

Ses Kurgusu / Sound Editing

Ses kurgusu ve ses miksajı için tahminlerimi yapmadan önce Lone Survivor’ı izlemediğimi söylemeliyim. Zira Amerikan askerleri ve Ortadoğu operasyonları konulu filmlerden artık gına geldi, görmek istemiyorum. Gravity “uzayda hissettirmek” konusunda görüntüleriyle olduğu kadar sesiyle de başarılı oldu. Dolayısıyla ödülü kucaklayacağını düşünüyorum. Captain Philips ve Lone Survivor pek beğenilmeyen filmler olsa da ses kurgusu konusunda övgüler aldılar o nedenle şansları var gibi duruyor. All is Lost ve Hobbit’in ise pek şansı yok gibi.

      1. Gravity / Glenn Freemantle (kazandı)
      2. Captain Phillips / Oliver Tarney
      3. Lone Survivor / Wylie Stateman
      4. All Is Lost / Steve Boeddeker and Richard Hymns
      5. The Hobbit: The Desolation of Smaug / Brent Burge

Ses Miksaj / Sound Miksing

Yukarıda da bahsettiğim üzere Gravity en büyük adaylardan, fakat başka dallarda şans verilmeyen Invise Llewyn Davis’in gönlünü almak için ödül alabileceğini düşünüyorum. Ayrıca yine Captain Philips ve Lone Survivor’da süpriz yapabilir.

      1. Gravity / Skip Lievsay, Niv Adiri, Christopher Benstead and Chris Munro  (kazandı)
      2. Inside Llewyn Davis / Skip Lievsay, Greg Orloff and Peter F. Kurland
      3. Captain Phillips / Chris Burdon, Mark Taylor, Mike Prestwood Smith and Chris Munro
      4. Lone Survivor / Andy Koyama, Beau Borders and David Brownlow
      5. The Hobbit: The Desolation of Smaug / Christopher Boyes, Michael Hedges, Michael Semanick and Tony Johnson

Orjinal Şarkı / Music-Original Song

Adaylardan Mandela filmini izlemedim fakat The Moon Song ve Let it Go’nun filmlerinin içindeki yer alışlarını düşününce ödülü bu ikisinden biri almalı diye düşünüyorum. Her benim için senenin en iyi filmi olduğundan da, birinci sırada benim için The Moon Song var.

      1. “The Moon Song” from HER / Music by Karen O; Lyric by Karen O and Spike Jonze
      2. “Let it Go” from FROZEN / Music and Lyric by Kristen Anderson-Lopez and Robert Lopez (kazandı)
      3. “Ordinary Love” from MANDELA: LONG WALK TO FREEDOM / Music by Paul Hewson, Dave Evans, Adam Clayton and Larry Mullen; Lyric by Paul Hewson
      4. “Happy” from DESPICABLE ME 2 / Music and Lyric by Pharrell Williams
      5. “Alone Yet Not Alone” from ALONE YET NOT ALONE / Music by Bruce Broughton; Lyric by Dennis Spiegel (yarış dışı bırakıldı!)

Özgün Müzik / Music -Original Score

Ya filmleri izlerken müzik her zaman aklımda kalmıyor. Bu sene izlediğim filmler içerisinde Her her şeyiyle olduğu gibi müzikleriyle de dikkat çekti. Benzer şekilde Gravity ve Philomena’nın da müziklerinin iyi olduğunu düşünüyorum ama açıkçası The Book Thief ve Saving Mr.Banks’in aklımda kalan bir çekiciliği yok.

      1. Her/ William Butler and Owen Pallett
      2. Gravity / Steven Price (kazandı)
      3. Philomena/ Alexandre Desplat
      4. The Book Thief/ John Williams
      5. Saving Mr. Banks/ Thomas Newman

Animasyon / Animated Feature Film

Animasyon dalındaki adaylardan Miyazaki’nin The Wind Rises’ı dışındakileri izledim. Filmi festivalde yakalayamadım ama Başka Sinema sayesinde vizyonda izleme şansımız olacak. Miyazaki’nin önceden oluşmuş kredisine istinaden iki basamak yukarı koydum fakat Oscar şansı düşük gibi göründüğünden de ortada bıraktım.

Aslında bu kategori benim için sıralaması zor olanlardan. Zira Frozen’ı müzikalitesi, The Croods’u hikayesi, Despicable Me2’yi esprileri ve Ernest&Celestine’yi hikayesi ve çizgileriyle çok beğendim. İş sıralamaya gelinceyse işler biraz karıştı ama sürükleyiciliklerine göre sıralama yapmaya çalıştım.

      1. The Croods / Chris Sanders, Kirk DeMicco and Kristine Belson
      2. Frozen / Chris Buck, Jennifer Lee and Peter Del Vecho (kazandı)
      3. The Wind Rises / Hayao Miyazaki and Toshio Suzuki
      4. Despicable Me 2 /Chris Renaud, Pierre Coffin and Chris Meledandri
      5. Ernest & Celestine / Benjamin Renner and Didier Brunner

Buradan sonraki adayların bir kısmını izleyebildiğimden tahmin yapmıyorum… Herkese iyi seyirler,

Yabancı Dilde En İyi Film / Foreign Language Film

  • The Broken Circle Breakdown  / Belgium
  • The Great Beauty / Italy (kazandı)
  • The Hunt / Denmark
  • The Missing Picture / Cambodia
  • Omar / Palestine

Belgesel / Documentary Feature

  • The Act of Killing/ Joshua Oppenheimer and Signe Byrge Sørensen
  • Cutie and the Boxer / Zachary Heinzerling and Lydia Dean Pilcher
  • Dirty Wars/ Richard Rowley and Jeremy Scahill
  • The Square/ Jehane Noujaim and Karim Amer
  • 20 Feet from Stardom/ Nominees to be determined (kazandı)

Belgesel Kısa – Documentary Short Subject

  • CaveDigger/Jeffrey Karoff
  • Facing Fear/Jason Cohen
  • Karama Has No Walls/ Sara Ishaq
  • The Lady in Number 6: Music Saved My Life/Malcolm Clarke and Nicholas Reed (kazandı)
  • Prison Terminal: The Last Days of Private Jack Hall/Edgar Barens

Kısa Film / Short Film

  • Aquel No Era Yo (That Wasn’t Me)  /Esteban Crespo
  • Avant Que De Tout Perdre (Just Before Losing Everything) / Xavier Legrand and Alexandre Gavras
  • Helium / Anders Walter and Kim Magnusson (kazandı)
  • Pitääkö Mun Kaikki Hoitaa? (Do I Have to Take Care of Everything?) / Selma Vilhunen and Kirsikka Saari
  • The Voorman Problem  /Mark Gill and Baldwin Li

Kısa Film- Animasyon / Short Film – Animated

  • Feral / Daniel Sousa and Dan Golden
  • Get a Horse! / Lauren MacMullan and Dorothy McKim
  • Mr. Hublot / Laurent Witz and Alexandre Espigares (kazandı)
  • Possessions / Shuhei Morita
  • Room on the Broom / Max Lang and Jan Lachauer
Kısa Kısa #5 – Oscar Adayları’14 – The Hobbit(2), Iron Man(3) ve The Lone Ranger

Kısa Kısa #5 – Oscar Adayları’14 – The Hobbit(2), Iron Man(3) ve The Lone Ranger

Artık bir çok adayı izledim ve yazdım sayılır. Bugün sırada görüntü ve görsel efekt dallarında aday olan bazı filmlerle ilgili yorumlarım var:

The Hobbit : The Desolation of Smaug / Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları

  • Yönetmen: Peter Jacksonhobbit_the_desolation_of_smaug
  • Tür: Fantastic, macera
  • Yapım: 2013, ABD, Yeni Zelanda
  • Oyuncular: Martin Freeman, Richard Armitage, Ian McKellen
  • Süre: 161 dk

“Hobbit üçlemesinin ilk filmi olan Hobbit: Beklenmedik Yolculuk’un devam filmi olan yapımda Shire?lı Hobbit Bilbo Baggins, Thorin Meşekalkan?ı ve beraberindeki 12 cüce ile çıktığı yolculuğu doğuya, Kuytuorman?a doğru sürdürmektedir. Ejderha Smaug?un yıllardır hüküm sürdüğü Yalnız Dağ?a ve kayıp Erebor Cüce Krallığı?na ulaşmak için atıldıkları macerada başlarına yine akıl almaz belalar gelecektir. Ormanın girişinde Büyücü Gandalf?tan ayrılmak zorunda kalan ekip, dev Örümcek sürünün ağlarından kurtulduklarını sanarlarken, savaşı orman elflerinin esiri olurlar. Bu arada güçleri her geçen gün artan Azog ?un liderliğindeki Ork?lar da, güvenli gibi görünen Elf krallığında dahi, cücelerin bir an olsun peşlerini bırakmazlar. Hem hayatta kalma savaşı veren hem de Göl kasabasına, ardından da Yalnız Dağ?a ilerlemeye çalışan cüceler ve Bilbo?yu bekleyen esas ve en zorlu düşman ise şüphesiz ki ateşlerin efendisi Ejderha Smaug?dur. Altınları altında sürdürdüğü derin uykusundan uyanan Smaug?u alt etmek ve Arkantaşı?na ulaşmak mümkün olacak mıdır?”

Sevmeye sevmeye bütün filmleri izledim resmen. Artık şikayetlenemiyorum da, madem sevmiyorsun izleme devamını değil mi? Neyse yine yıllar sürdü bu film ama macera dozu daha yüksekti, en azından önceki kadar sıkmadı. Bir de fıçıların içindeki kaçış sahnesi hoşuma gitti. Bu kadar.

Iron Man 3

  • iron_man_threeYönetmen: Shane Black
  • Tür: Fantastic, macera
  • Yapım: 2013, ABD, Çin
  • Oyuncular: Robert Downey Jr., Gwyneth Paltrow, Don Cheadle
  • Süre: 131 dk

“Milyarder iş adamı, kahraman ve mucit Tony Stark, bu sefer gücü ondan çok daha fazla, hatta sınırsız bir düşmanla karşı karşıya kalıyor. Üstelik bu düşman, o çok sinirlendirecek bir hamle yaparak özel hayatını yok ediyor. Stark şimdi bu olayların kaynağını araştıracağını zorlu bir mücadeleye giriyor. Fakat en yakınlarını korumak için zekasının ve cesaretinin yanı sıra içgüdülerine de ihtiyacı var. Stark’ın bu savaşında kafasında dönüp duran soru ise belki de tüm olayların en can alıcı yanı: Adam mıdır kıyafeti kıyafet yapan yoksa kıyafet midir adamı adam yapan?”

Sırf şeytantüylü Robert Downey Jr.’ı izleyebilmek için koştura koştura gittiğimiz film, öncekilere göre çok daha iyiydi. Macera dozu yüksek ve hikaye derinliği ideal olan filmi teknik altyapısı da etkileyiciydi. Fakat filmden çıktıktan sonra aklında ne kaldı, sana ne kattı dersen? Robert’ı izledik işte…

The Lone Ranger / Maskeli Süvari

  • the_lone_rangerYönetmen: Gore Verbinski
  • Tür: Aksiyon, macera, western
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular: Johnny Depp, Armie Hammer, Tom Wilkinson
  • Süre: 149 dk

“Butch Cavendish, Vahşi Batı eyaletlerinde nam salmış azılı bir hayduttur ve çetesiyle işlediği cinayetler, yıllardır sürdürdüğü zulüm nedeniyle idama mahkum olmuştur. Tren yolu açılış töreninde halka ‘armağan’ olarak asılmasına karar verilmiştir, fakat onu kasabaya taşıyan tren vagonundan kaçmayı başarır. Peşine takılan bölge süvarilerini ise pusuya düşüren Cavendish’in önünde şimdi kimse kalmamıştır. Kendisini adalete adamış, gizemli maskeli bir süvari ve yüzü ‘savaş’ boyasıyla kaplı Kızılderili Tonto dışında…”

Bu sene o kadar güzel filmler izledik ki, uzun ve sıkıcı filmlere tahammülüm kalmadı. Film bir türlü ilerlemedi, neden bu kadar uzun tutulmuş anlamak mümkün değil. Absürdlükleri ve komedi dozu yerinde olsa da, Johnny Deep’e rağmen bu kadar uzun süre izlemek bir hayli sabır gerektiriyor.

Müzik ve Dram: Inside Llewyn Davis / Sen Şarkılarını Söyle

Müzik ve Dram: Inside Llewyn Davis / Sen Şarkılarını Söyle

  • insidellewyndavisYönetmen: Ethan Coen, Joel Coen
  • Tür: Dram,
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular: Oscar Isaac, Carey Mulligan, Justin Timberlake,
  • Süre: 125 dk

“Yer 1960’lı yılların Amerikası, New York. Manhattan’ın hareketli müzik piyasasında tutunmaya çalışan genç Llewyn Davis, hayatını müzikle kazanmak ve sanatını icra edebilmek için her yolu denemektedir. Halkın önünde saygın bir yere sahip olmak isteyen Davis, bir yandan da şehrin acımasız koşulları altında yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Fakat başını sokabileceği bir evi olmadan eski kız arkadaşı Jean Berkey’in kanepesiyle, kız kardeşinin kendisinden yakınmaları arasında gidip gelir. Dönemin önemli menajerlerinden Bud Grossman’a müziği, plağının bir kopyasını dinletmek tek hedefidir… “

Coen Biraderler filmlerinin yolunu gözlediğim yönetmenlerdenler. Henüz fragramanlar yayınlanmadan, bilgiler gelmeye başladığı andan itibaren heyecanlanıyorum, acaba bu sefer nasıl bir dünyaya götürecekler diye düşünüyorum.

Her filmlerinde çıtalarını bir üst seviyeye taşıyan kardeşler, bu sene Cannes’da Altın Palmiye için yarışıp Büyük Jüri Ödülü ile dönen filmlerinde de yine çok iyi iş çıkarmış. Folk müzik sanatçısı Dave Van Ronk’un hayatından ilhamla anlatılan müzik ve dram dolu film, yine Coenlerin imzalarıyla dolu. Hikaye dramatik bir yapıya sahip olsa da kara komedi, melankoli, hüzün, umut, umuzsuzluk duygularının hepsini yaşatmayı başarıyor.

Bir müzisyenin hayatındaki kısa bir bölümü, yolculuk tadında anlatırken haliyle bolca müzik işin içine giriyor. Justin Timberlake’in bir Coen işinde olması başlarda tuhaf bir fikirmiş gibi gelse de, filmin içinde hiç sırıtmıyor ve hatta özellikle müzik performansı başarılı. Bu noktada Coenlerin risk alarak tüm müzik performanslarını canlı olarak oyunculara performe ettirdiği notunu da düşüp, bu kararın filmin gerçekçiliğine önemli katkı sağladığını ekleyeyim.

Oscar’da bu kadar az adaylık alması ve en iyi film kategorisinde olmaması (pek ala Captain Philips yerine yarışta olabilirdi!) çok tepki gören film, görüntü yönetmenliğindeki inceliklerle şapka çıkarttırıyor. Ayrıca senaryosu ve kurgusuyla da övgüyü hakeden filmi oyunculuk açısından büyük ölçüde sırtlayan Oscar Isaac ise duru ve derin performansıyla göz dolduruyor.

Çokça övgü dolu cümlelerimden sonra filmi izlemenizi tavsiye etmek kaldı geriye,

İyi seyirler,

Kısa Kısa #4 – Oscar’14 Adayları: All is Lost, The Great Gatsby, Star Trek ve Prisoners

Kısa Kısa #4 – Oscar’14 Adayları: All is Lost, The Great Gatsby, Star Trek ve Prisoners

Henüz adaylar açıklanmamışken tahminler üzerinden izlediğim bazı filmler vardı. İzledikten sonra önemli dallarda aday olamayacaklarını anlamıştım ve düşündüğüm gibi bazı yan dallarda aday oldular. Bu yazıda sıra onlarda:

All Is Lost / Sona Doğru

  • allislostYönetmen: J. C. Chandor,
  • Tür: Gerilim, Dram, Macera,
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular. Robert Redford
  • Süre: 136 dk

“Hint Okyanusu’nda tek başına gezinti yapan bir adam, yatının bir gemi konteynırına çarpması üzerine bilincini kaybeder. Uyandığında bilinci yerinde değildir ve kazayı yavaş yavaş hatırlamaya başlar. Telsiz, radyo ve navigasyon ekipmanını kaybetmiştir ve vahşi bir fırtınanın tam ortasında kalmıştır. Teknik donanımları olmadan bir hiç olan adam direnişi ve tecrübeli denizcilik geçmişi sayesinde hayatta kalacağına inanmaktadır. Okyanusun ve dalgalarının sesine kulak verir ve planlarını bu dalgalara göre yaparak yakınlarından bir geminin geçmesini dilemeye başlar. Ancak bu direniş hali zannettiği kadar kolay olmayacaktır. Zira okyanus son derece tehlikeli köpekbalıklarıyla doluyken doğal kaynakları da tükenmek üzeredir.”

77 yaşındaki aktör Robert Redford’un başrolünde ve hatta tek rolünde yer aldığı film, tek başına gezinti yapan bir adamın yaşadığı kaza sonrası okyanusta geçirdiği 7 günlük hayat mücadelesini gösteriyor. Tek oyunculu bir film için süresi biraz uzun gelse de ben sonuna kadar ilgiyle izledim. İsmine, geçmişine, hayatına dair herhangi bir şeyi bilmediğimiz bu adamın ağzından tüm film boyunca sadece bir iki kelime duyuyoruz fakat senaryo gücünü diyaloglardan değil görüntülerden alıyor. Ayrıca eleştirmenler pek beğenmemiş olsa da, ben Redford’un performansını da beğendim. İzlemeye değer,

The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby

  • the great gatsbyYönetmen: Baz Luhrmann,
  • Tür: Dram, Romantik,
  • Yapım: 2013, ABD, Avustralya,
  • Oyuncular. Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan
  • Süre: 142 dk

“Yazar olma basamaklarını tırmanan Nick Carraway 1920’lerde eğlence hayatının gözdesi konumuna yükselen New York’a gelir. Kendi Amerikan rüyasının peşindeyken tesadüfen milyoner Jay Gatsby ve onun çevresiyle yolları kesişir. Carraway’nin alkolün su gibi aktığı, göz kamaştırıcı partilerle tanışması fazla zaman almaz. Öte yandan bu büyülü Amerikan rüyasının çöküşü de yaklaşmaktadır. Dışarıdan görkemli görünen bu hayatın örtbas etmeye çalıştığı gerçekler su yüzüne çıkacaktır…”

5-6 yılda bir film yöneten Baz Luhrmann’ın oldukça ses getiren çalışması The Great Gatsby gerçekten büyük bir görsel şölen vadediyor. O şaşalı dönemi tüm rengi, coşkusu, şatafatı ile sonuna kadar seyirciye hissettirmek konusunda Luhrmann kesinlikle çok başarılı. Müzikleriyle ve karnaval havasıyla büyüleyen film, aslında dramatik bir aşk hikayesini anlatıyor ve başroldeki Leonardo Di Caprio, son senelerde hep olduğu üzere, çok başarılı bir performans sergiliyor. Fakat filmi izlerken, ki süresi biraz uzun geldi, sürekli bir tat eksik geldi bana. O denli şatafatlı görüntüleri izlerken anlamamıştım ama sonradan düşününce o eksikliğin senaryodan kaynaklandığını anladım. Hikaye biraz sıradandı.

Yine de izlemesi keyifli bir seyirlik,

Star Trek Into The Darkness / Bilinmeze Doğru Star Trek

  • startrekYönetmen: J.J. Abrams,
  • Tür: Bilimkurgu, aksiyon, macera
  • Yapım: 2013, ABD,
  • Oyuncular. Chris Pine, Zachary Quinto, Benedict Cumberbatch
  • Süre: 130 dk

“Atılgan gemisi mürettebatıyla dünyaya geri çağrılır. Ama karşılaştıkları manzara, çok güçlü bir terör örgütünün donanmalarını ve ona bağlı olan her şeyi yerle bir ettiği bir faciadır. Kaptan Kirk’ün bitirmesi gereken şahsi bir kavgası vardır ve bu tek kişilik kitle imha silahını bulmak için aramaya koyulur. Hayatta kalmak ile ölüme teslim olmak arasında mekik dokuyan kahramanlar, bu macerada aşk, dostluk ve fedakarlıklar sınavlarından geçeceklerdir. Kirk tek ailesi olarak nitelendirdiği müretebatı için fedakarlığın anlamını yeniden sorgulayacaktır.”

Filmi aslında TV’de görünce tesadüf eseri izledim. Bilimkurguyla aram pek iyi değil ve ilkini de izlememiştim ama bir kere başlayınca sardı ve sonuna kadar seyrettirdi. Gişede büyük başarı elde eden, listelerde “top” sıralarda yer alan film teknik açılardan başarılıydı ama senaryo tartışılır. Pek bilgi sahibi olmadığımdan üzerinde çok konuşamayacağım ama bana herhangi bir şey katan filmlerden olmadı diyebilirim.

Prisoners

  • prisonersYönetmen: Denis Villeneuve,
  • Tür: Gerilim,
  • Yapım: 2013, ABD,
  • Oyuncular. Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal, Viola Davis 
  • Süre: 153 dk

“Maccachusetts eyaletinin Brockton bölgesinde, Şükran Günü’nü kutlamak için bir araya gelen Dovers ve Birches aileleri her şeyin yolunda gittiği bu yemek esnasında korkunç bir haberle altüst olurlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde ailelerin iki küçük kızlarının kaybolması sonrasında panik dolu anlar yaşanır. Saatler ilerler, ancak kızlar halen daha ortada yoktur ve durum kaçırılmış oldukları gerçeğini kuvvetlendirir. Polise başvursalar da hızlı ve nitelikli bir sonuç alamazlar. Keller Dover ise bir hayli panik içerisindedir ve polisin çabalarını yetersiz bulup adaleti kendi elleriyle aramaya karar verir. Genç ve başarılı dedektif Loki’den de yardım isteyen genç adam, kendini suçlu ve masumun birbirine karıştığı oldukça şaibeli bir davanın içerisinde bulur.”

Bu yazıyı hemen film biter bitmez yazsaydım, içimin karartısından başka bir şey anlatamazdım. Yine karartıdan başlayayım: Filmin karanlık atmosfer mükemmel. Görüntüler, renkler, mekanlar harikulade seçilmiş. Aynı şekilde cast çok başarılı oluşturulmuş. Jackman azıcık abartılı oynamış gibi gelse de, tüm oyuncular gerçekten gergin bir iki buçuk saat geçirtmeyi başardılar fakat film benim için senenin iyileri arasına giremedi. Nedenlerden birincisi kurgusal hataların çok fazla oluşu, ikincisi ise senaryonun zayıflığıydı. Her ne kadar yarattığı gerilim dolu atmosfer başarılı olsa da hikaye bir yerden sonra tıkandı ve sona kadar yarattığı gerilimin rüzgarıyla gidebildi.

Mutlaka İzleyin! Al Midan / The Square / Meydan

Mutlaka İzleyin! Al Midan / The Square / Meydan

  • almidanYönetmen: Jehane Noujaim
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2013, ABD, Mısır
  • Oyuncular: Khalid Abdalla, Magdy Ashour, Aida Elkashef, Ahmed Hassan, Ragia Orman
  • Süre: 99 dk

“Tahrir Meydanı?nda Mısırlı aktivistlerle tanışıyoruz. Ahmed, örneğin, enerji dolu genç bir adam, Magdy bir Müslüman Kardeşler üyesi, Khalid Abdalla ise tanınmış bir oyuncu. Meydan, duymaya alıştığımız kanlı savaş haberlerinin, seçimlerin, protestonun arkasındaki insanlara dair portreler ve kişisel hikâyeler veriyor bizlere. Son iki buçuk yıldır Mısır?ı kasıp kavuran şeyin yalnızca bir savaş değil, genç insanların haklarını geri almak ve vicdanlı bir toplum yaratmak için farklı cephelerde direnişleri olduğunu anlatıyor Meydan. Silah olarak yalnızca kameralara, sosyal medyaya, YouTube videolarına ve halklarını özgürleştirmek için sağlam bir kararlılığa sahip olan bu insanlar, aslında çok eski bir kavgayı yeni silahlarla kazanmaya çalışıyorlar. Bundan sonra ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama hikâyenin ruhunu anlamak için, Meydan iyi bir başlangıç.”

Fragramanı tekrar izledim ve kalakaldım. Yazmaya başlayamadım. Film bittiğinde de salonda böyle kalakalmıştım.

Bu belgeseli 28 Mayıs 2013’ten önce izlesem çok farklı düşünürdüm belki fakat Gezi Parkı’nda toplandığımız o ilk günden beri; nedensiz yere biber gazı yediğimiz, uykusuz geceler geçirdiğimiz, öldürüldüğümüz o günlerden beri aynı kişiler değiliz.  Bu yüzden belgeseli izlerken Mısır’lı direnişçilerin başına gelenleri iliklerime kadar hissettim. Tıpkı şu sıralar Ukrayna’da olanları izlerken hissettiğim gibi…

Şimdiye kadar Mısır Devrimi ile ilgili sadece yazılı ve görsel basından bilgi almış olanlar olayın ruhunu ve insani boyutunu kaçırıyor olabilir. Twitter ve facebookta’da eğer görsel bir paylaşım yoksa bilgilerin doğruluğu sorgulanır oluyor. İşte bu noktada Al Midan, 2011 yılından günümüze kadar Mısır’da ve Tahrir Meydanı’nda olan biteni direk meydandan görüntüler ve meydandakilerin konuşmaları ile aktarıyor.

Belgesel 2011 yılının Ocak ayında başlıyor. Mübarek’in dikdatörlük dönemi sonrası sokağa çıkanların direnişiyle istifası ve ilk defa demokratikleşme sürecine giren Mısır, istifa sonrası gelen baskıcı askeri rejim, askeri rejim dönemi ordu ile anlaşıp meydandakileri de kullanarak iktidara gelen Müslüman Kardeşler, sonrasında cumhurbaşkanlığı seçimlerini Mursi’nin kazanması ile daha da baskıcı yönetim anlayışı ve kendi yandaşlarını kışkırtması olaylarını Haziran 2013’e kadar anlatıyor. Daha özgür ve refah içinde bir Mısır için sokaklarda direnişte olanların, gelen gideni aratıra dönüşen makus kaderleri bir yandan, birlik olmanın umudu diğer yandan hissediliyor.

Neredeyse bir iç savaşa dönüşen ve iki yılı aşkın süredir devam eden direniş zamanında önce gaz, plastik mermi, derken gerçek mermilerle karşılaşan ve bir dolu kayıp veren direnişçileri izledikçe bir üzülür, bir umutlanır oluyorsunuz. Ve yaşananların benzerlikleri insanı dehşete düşürüyor.

Bu sene Oscar’da en iyi belgesel adayı da olan, yönetmenin şeffaflıkla ele aldığı belgeseli; içinde bulunduğumuz tarihe en gerçek belgelerle tanık olmak için mutlaka izleyin.

httpv://www.youtube.com/watch?v=umlJJFVgYVI

Kısa Kısa #3 – İf2014 – Neposlusni, Under The Skin ve Siddharth

Kısa Kısa #3 – İf2014 – Neposlusni, Under The Skin ve Siddharth

Bu sene İf’in açılışını “İstanbul Hayali” isimli belgeselle yapmıştım. O kadar sevdim ki, ayrı bir yazı olarak ele aldım, hatta üzerine kitaplar alıp okumalar yapacağım. Başka çok seveceğim ve/ya hakkında uzun yazmak isteyeceğim filmler olursa yine ayrıca yazarım, fakat kısa bahsetmek istediklerimi Kısa Kısa serisinde bulabilirsiniz.

Neposlusni / Haylaz

  • neposlusniYönetmen: Mina Djukic
  • Tür: Romantik, Macera,
  • Yapım: 2013, Sırbistan
  • Oyuncular: Hana Selimovic, Mladen Sovilj, Daniel Sike
  • Süre: 106 dk

“Sırbistan’dan gençlik isyanı ve ruh ikizliği üzerine yenilikçi bir film.

Leni ve Lazar, 20?li yaşlarının ortalarında, hayatlarına daha yön verememiş iki eski arkadaştır. Leni hafif depresiftir ve yaz mevsimini babasının eczanesinde çalışarak geçirecektir. Lazar 3 sene yurtdışında kaldıktan sonra kasabaya geri dönmüştür. Bir cenazede karşılaşan iki gencin aralarında bir kıvılcım çakar ve bisikletlerine atlayıp 10 günlük bir gezintiye çıkarlar. Bir yandan çok iyi anlaşıyorlardır, ama diğer yandan ilişkilerinin adını koymazlar. Arkadaşlık ve aşk, çocukluk ve yetişkinlik arasındaki buğulu bölgede gezinen Leni ve Lazar daha ne kadar böyle devam edebileceklerdir? Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali?nde yapan Sırbistan filmi Haylaz, hikâye yerine anlara, tatlara ve hislere odaklanırken, yer yer bir müzik klibini, yer yer bir performansı, yer yer de Terrence Malick filmlerini andırıyor. Mina Djukic?in bu ilk filmi, gençlik isyanı, masumiyet ve özgürlüğe yaklaşımıyla da Çek Yeni Dalgası ve eski Yugoslav sinemasından izler taşıyor.”

Yönetmenin ilk filmi olan Haylaz, diyaloglar yerine vücut dilini ön plana çıkaran bir çocukluk aşkını Amerikan bağımsızları tadında anlatıyor. Haylaz, anı yaşayan, içlerindeki çocukla büyümüş bu ikiliye ilk dakikalarda alışıp, sonrasında yaptıkları bir çok abartı şeyi bile normal karşılayabiliyorsunuz.

İnsanın yüzünde bir gülümse bırakan yolculuk filminin, müziklerini, sinematografisini, oyunculuklarını beğendim. Senaryosu ise kendi içinde dengeliydi ama amacın bir hikayeden çok, hikayenin bir kısmını anlatmak olduğu kanısındayım. Ayrıca filmin içinde zamansız olarak beliren anlatıcıyı da çok sevdiğimi eklemeliyim.

Yönetmenin sonraki filmlerini merakla bekliyorum.

Under The Skin / Derinin Altında

  • under the skinYönetmen: Jonathan Glazer
  • Tür: Gerilim, Bilimkurgu
  • Yapım: 2013, İngiltere
  • Oyuncular: Scarlett Johansson, Antonia Campbell-Hughes, Paul Brannigan
  • Süre: 107 dk

“Jonathan Glazer’ın Birth’ün devamı niteliğindeki bu nefis filminde, ?dünyaya düşen kadın’ Scarlett Johansson’ın ta kendisi.

Scarlett Johansson dünyaya erkek otostopçuları yakalamak için gönderilmiş bir uzaylıyı oynuyor. Ne kadar donuk ve buz gibi görünse de, dolgun kırmızı rujlu dudaklardan kürk mantosuna noir filmlerinden çıkma bir femme fatale?den çok farkı yok aslında. İskoçya?nın ıssız mahallelerinde araba süren bu seksi kadının neyin peşinde olduğu ya da kim olduğu hakkında bir fikrimiz yok. Kült filmleri ve videolarıyla tanıdığımız Jonathan Glazer uzun yıllar sonra gene tuhaf ve görselliğiyle zihin açıcı bir filmle karşımızda. Halüsinatif ve rüya gibi sıfatlarını sonuna kadar hak eden film, sosyal gerçekçi bir arkaplanda oldukça tensel ve duyusal bir biçimde sizi yavaş yavaş içine çekiyor. Michel Faber?in aynı adlı kült romanından uyarlanan film, insan olmaya ve hissetmeye dair bir meditasyon adeta. Yarattığı etkiyle uzun bir süre derinizin altında kalacağı kesin!”

Bu filmi sevmeyenler olarak ana akım sinema insanı, deneysel ve sanatsal işlere kapalı kişi yaftası yiyeceğimizi biliyorum ve herkesin fikrine sonsuz saygılıyım ama sırf sinematografisi güzel diye bir filmi beğenemeyeceğim. Çok sıkıldım. “İnsana dair her şeyi anlatıyor” denilen konusundan hiçbir şey anlamadım, insana dair bir çıkarım da yapamadım. Tek ilgimi çeken Johansson’un oynadığı karakterin geçirdiği değişimi izlemek oldu.

Deneysel bir şeyler izleyeceğimizi bilerek gittik tabi ki ama en azından bir senaryosu olsaydı da o güzelim görüntüler, teknik açıdan çok başarılı sahneler ve Scarlett Johansson gibi bir oyuncu anlam kazansaydı.

Siddharth

siddharth_ver2_xlg

  • Yönetmen: Richie Mehta
  • Tür: Dram,
  • Yapım: 2013, Kanada
  • Oyuncular: Rajesh Tailang, Tannishtha Chatterjee, Geeta Agrawal Sharma, Naseeruddin Shah
  • Süre: 96 dk

“Oğlunun peşindeki bir babanın bitmek bilmeyen arayışı, hiç gitmek istemeyeceği bir yerde mi sonlanacak?

Sokaklarda fermuar tamiri yaparak hayatını kazanmaya ve iki çocuğuyla karısına bakmaya çalışan Mahendra, kendini bir anda ülkenin öte yanında bir yerlerde, karanlık sokaklarda oğlunu ararken bulacaktır. Mahendra, evin geçimine yardım etmesi için 12 yaşındaki oğlu Siddharth?ı başka bir kasabadaki bir fabrikaya kaçak işçi olarak göndermiştir. İki hafta sonra dönmesini beklediği oğlu gelmeyince, Mahendra kendini sokaklara vurur. Siddharth belki de çocuk tacirlerinin elindedir. Ebeveynlerin çocuk sevgisinin sınırsızlığını, umutsuzluk çizgisini umuda çevirmeye çalışarak anlatan film, Hindistan?ı köşe bucak dolaşan bir babanın, gerçeği asla kabullenememe hikâyesini anlatıyor. Film, yönetmen Mehta?nın bir taksiciyle gerçekleştirdiği sohbetten esinlenerek beyazperdeye uyarladığı gerçek bir olaya dayanıyor.”

Digiturk Galaları kapsamında gösterilen filmi yönetmeni ile birlikte izledik. Film başlamadan önce “Çok kişisel bir hikaye gibi görünebilir, ama değil. Dünyaya dair bir göndermesi yok gibi gözükebilir, ama var.” diyerek ipucu veren yönetmenin ne demek istediğini, film boyunca anladık.
Hepimizin elimizden telefonunu düşürmediği bir çağda, kaybolan oğlunun bir resminin bile olmaması, oğlunu kaçırdıklarını tahmin ettiği pek bilinmeyen bir bölgeyi sora sora öğrenme çabası, çocuk işçiler, çocuk kaçırılmaları, parasızlık ve geçim sıkıntısı gibi konuları hikayenin odağına alan film, oldukça hüzünlü, bir o kadar da düşündürücü bir çalışma olmuş.
JR, Sokak Sanatı ve İnside Out: People’s Art Project / Tersyüz: İnsanların Sanat Projesi

JR, Sokak Sanatı ve İnside Out: People’s Art Project / Tersyüz: İnsanların Sanat Projesi

  • jr-insideout2Yönetmen: Alastair Siddons,
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2013, ABD, Fransa
  • Süre: 70 dk

“2011 yılında TED ödülünü kazanan Fransız sanatçı JR dünyanın en geniş katılımlı küresel sanat projesini başlatarak yüz binlerce insana yaşadıkları sokakları fotoğraflarla yeniden sahiplenmenin yolunu açar.

Her sene yalnızca bir kişinin layık görüldüğü prestijli TED Ödülü?nü 2011 yılında kazanan Fransız sanatçı JR?a dünyaya ilham verecek dileğinin ne olduğu sorulur. ?İnandığınız bir şey uğruna harekete geçerek küresel bir sanat projesine dahil olmanızı diliyorum. Birlikte dünyayı tersyüz edelim,? der. Kurallar basittir: kendinin veya tanıdığın birinin fotoğrafını çek, gönder, büyük boy kâğıda basılan resimleri sokaklara yapıştır ve sesini duyur. Tüm baskı masrafları JR tarafından karşılanan bu proje çok kısa sürede dünyanın her tarafında binlerce takipçi buldu. Cezayir?den Haiti?ye, Kuzey Dakota?dan Pakistan?a, insanlar organize olarak çektikleri fotoğrafları sokaklara ve binalara yapıştırmaya başladılar. Sanatı izleyen değil, sanatı icra eden oldular. Zaman geçtikçe proje de evrildi; Arap Baharı, Londra?daki ayaklanmalar, Occupy hareketi ve Haiti?deki deprem derken, doğrudan olayları yaşayan insan ve toplulukların hikâyelerine tanıklık etmeye başladı. Gözümüzün önünde küresel bir hareket doğdu; ilham arayanlar, kaçırmayın!”

Hep söylüyorum: Festivallerin belgesel bölümleri benim için en önemli olan bölüm. Çoğu zaman galalar, ödüller daha az umurumda oluyor zira her seferinde acayip insanlarla ve dünyalarla tanışıyorum. İşte onlardan biri:

JR bir sokak sanatçısı. Eserlerini galeriler yerine duvarlarda sergileyen bir sanatçı. 1983 yılında doğduğu bilinen fakat kimliğine dair bilgi sahibi olmadığımız JR, dünyanın en büyük galerisi olan sokaklara sahip olduğunu söyleyen, özgürlük, kimlik ve limitler konusunda sanat ve aksiyon yapmaya çalışan, kazandığı ödülle tüm dünyada değişimler yaratmak isteyen biri.

Önceleri sokaklarda graffiti yaparken, bir gün Paris metrosunda bir kamera bulan ve arkadaşlarını ve kendisini graffiti yaparken kayda almaya ve fotoğraflamaya başlayan JR, henüz 17 yaşındayken çektiği bu fotoğrafların kopyalarını şehrin duvarlarına asmaya başlar ve Expo 2 Rue adını verdiği açık galeriyi başlatır. Bu sergiler 2001-2004 yılları arasında devam eder.

Expo 2 Rue / 2001-2004

Expo 2 Rue / 2001-2004

Avrupa’yı gezen ve galeri olarak kullandığı sokak duvarları ve bina cepheleri konusunda limitlerini sorgulamaya başlayan sanatçı, bodrum kattan çatılara kadar her yükseklikte çalışmalarını sergilemeye başlar.

2004-2006 yılları arasında Portrait of Generation adını verdiği projesini gerçekleştirir. Ayaklanmaların olduğu Fransız banliyölerinde çektiği fotoğrafları, önce illegal daha sonra legal olarak, sermayenin popüler semtlerini içeren doğu Paris’in sokaklarında sergiler.

28 Millimeters, Portrait of a Generation / Collage Ladj Ly by JR, Montfermeil, Les Bosquets / 2004

28 Millimeters, Portrait of a Generation / Collage Ladj Ly by JR, Montfermeil, Les Bosquets / 2004

2007 yılında ise Face 2 Face adlı projesini gerçekleştirir. Arkadaşı Marco ile birlikte Ortadoğu’ya gidip 1 hafta kadar zamanı İsrail ve Filistin’de geçiren ikili, iki ülkenin insanlarının her anlamda birbirlerine çok benzediklerini ama bunun farkında olmadıklarını görürler. Bunun üzerine aynı işi yapan İsrail ve Filistinlilerin fotoğraflarını çekip, bu fotoğrafların büyük ebatlı hallerini, yan yana olacak şekilde İsrail ve Filistin’i ayıran duvarların iki tarafında (muhtelif şehirlerde) sergilerler.

28 Millimeters, Face2Face Separation Wall, Palestinian Side In Bethlehem/ March 2007

28 Millimeters, Face2Face
Separation Wall, Palestinian Side In Bethlehem/ March 2007

2008 yılında ise Brezilya’da Women Are Heroes adlı projesini gerçekleştiren JR, Rio de Janerio’nun adı şiddetle özdeşleşmiş gecekondu (favela) bölgesi Moro de Providencia’ya fotoğraflar yerleştirir. Uyuşturucu satıcılarının yaşadığı, silah seslerinin susmadığı bu mahalledeki çocuk ve özellikle kadınların mahallelerine ve yaşantılarını bakışını ortaya koymaya çalışan bu proje, mahallenin ilk kez polis kovalamacası nedeniyle değil, bu serginin haberi için televizyonda görünmesini sağlar. 2011’e kadar devam eden projeyi Kamboçya, Hindistan, Kenya, Liberya, Sudan gibi bir çok farklı ülke ve coğrafyada gerçekleştirir.

28 Millimeters, Women Are Heroes Action dans la Favela Morro da Providência, Favela de Jour, Rio de Janeiro, Brésil/ 2008

28 Millimeters, Women Are Heroes
Action dans la Favela Morro da Providência, Favela de Jour, Rio de Janeiro, Brésil/ 2008

28 Millimeters, Women Are Heroes Action in Kibera Slum, Rooftops View, Kenya / 2009

28 Millimeters, Women Are Heroes
Action in Kibera Slum, Rooftops View, Kenya / 2009

2008 yılında başladığı ve halen devam etmekte olan projelerinden The Wrinkles of the City, şehrin ya da hayatların geçirdiği değişiklikleri duvarlarda sergilemek amacıyla başlar. 2008 yılında Cartagena-İspanya’da şehrin yaşadığı iç savaş sonrasına vurgu için kentin yaşlıların fotoğraflarını, 2010’da Şangay’da kent hafızasını temsilen yaşlı kentli fotoğraflarını, 2011’de  Los Angeles’ta, Hollywood’un, güzelliğin ve estetiğin şehrinde geçmişini kırışıklıklarıyla yaşatan ve yansıtan kişilerin fotoğraflarını,  2012’de Havana-Küba’da, Küba asıllı sanatçı Jose Parla ile birlikte Havana bienali için Küba devrimini yaşamış 25 kişinin fotoğraflarını ve 2013’de Berlin’de eski jenerasyondan önemini kaybetmiş gibi duran kimseleri tekrar görünür ve değerli kılmak için seçtiği kentlilerin fotoğraflarını şehirlerin/binaların duvarlarında sergiler.

The Wrinkles of the City Los Surcos de la Ciudad, Marino Saura Oton, Night View, Cartagena, Espagne / 2008

The Wrinkles of the City
Los Surcos de la Ciudad, Marino Saura Oton, Night View, Cartagena, Espagne / 2008

The Wrinkles of the City Action in Shanghai, Zhai Zhixin, Chine/ 2010

The Wrinkles of the City
Action in Shanghai, Zhai Zhixin, Chine/ 2010

The Wrinkles of the City La Havana, Alfonso Ramón Fontaine Batista, Cuba/ 2012

The Wrinkles of the City
La Havana, Alfonso Ramón Fontaine Batista, Cuba/ 2012

The Wrinkles of the City, Berlin / 2013

The Wrinkles of the City, Berlin / 2013

JR’ın 2010 yılından beri Marsilya-Fransa, Grottaglie-İtalya, Vevey-İsviçre ve  Sao-Paulo-Brezilya’da gerçekleştirdiği bir diğer projesi olan Unframed ise şehirlerin fotoğraf albümlerinde kalmış fotoğrafları kentlilere sunmaya çalışıyor.

UNFRAMED, John Phillips revu par JR "Workshop in Corpus Christi, 1940"   Vevey, Switzerland/2010

UNFRAMED, John Phillips revu par JR
“Workshop in Corpus Christi, 1940” Vevey, Switzerland/2010

Ve izlediğim belgeselin konusu olan, son ve en büyük çaplı projesi Inside Out. 2011 yılında TED ödülünü kazandığında açıkladığı bu projesi ile şimdiye kadarki kariyeri boyunca yaptıklarıyla paralellik gösteren biçimde, fakat tüm dünyayı kapsayan bir sanat çalışması yapmak ister. Uluslararası katılımcı bir sanat projesi olan Inside Out’un katılım süreci şöyle işliyor: Dünyanın herhangi bir yerinden katılımcılar, bir fikri, projeyi, hareketi veya deneyimi paylaşmak için portre fotoğraflarını çekip iletiyorlar. JR ve ekibi fotoğrafı duvara yapıştırılacak boyutlarda, siyah-beyaz olarak basıp katılımcıya gönderiyor. Ve katılımcı fotoğrafı duvara yapıştırarak sergiliyor.

Belgesel kapsamında bazı ülkelerdeki süreçler gösterildi. En çok aklımda yer eden Tunus’ta 50 yıldır yöneticilerin fotoğraflarının yer aldığı billboardlara ve duvarlara, devrimden sonra halkın fotoğraflarının yerleşmesini sağlayan çalışma oldu sanırım. Bir de Haiti’deki Tele-Ghetto oluşumu ayrıca belgeseli yapılacak kadar enteresandı.

INSIDE OUT PROJECT Tunisia, Ex Ben Ali Billboard on La Goulette Road/  2011

INSIDE OUT PROJECT
Tunisia, Ex Ben Ali Billboard on La Goulette Road/ 2011

Mart 2011’den bu yana 108 ülkeye, 170.000’in üzerinde poster gönderen proje, hala katılıma açık. Hem gelişmeleri öğrenmek, hem hangi ülkelerde ve şehirlerde neler olmuş görmek için internet sitesini buyurun. Occupy hareketinin en etkili sanat hareketlerinden biri olan Inside Out ve JR bundan böyle sıkı takibimde, daha başka neler olacağını merak ediyorum.

kaynak: jr-art.net, .insideoutproject.net

Şehrin Planlamasına Tarihsel Bir Bakış: İstanbul Hayali

Şehrin Planlamasına Tarihsel Bir Bakış: İstanbul Hayali

  • istanbul hayaliYönetmen: Perihan Bayraktar
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2013 Türkiye
  • Süre: 98 dk

“Türkiye’nin ilk şehir plancısı Aron Angel’in (1916-2010) onurlu yaşamı çerçevesinde, yaptığı planlar, çalışmalar ve İstanbul örneği ile Türkiye’de şehircilik anlatılıyor. erken Cumhuriyet döneminden günümüze kadar şehirlerimiz, özellikle İstanbul nasıl bir değişim geçirdi. Huzurlu bir kent yaratmaya nereden başlamalı?”

Benim için festivallerin en önemli kısmı genelde belgeseller oluyor. Zira diğer filmleri bir şekilde bulup buluşturup izleme şansımız olsa da, belgeseller için sınırlı gösterim tarihlerini kovalamak gerekiyor.

Daha önce varlığından haberdar olmadığım İstanbul Hayali’ni İf’in listesinde görünce hemen biletimi aldım. Daha önce odalarda, üniversitelerde, Mimarlık ve Kent Festivali’nde, Gezi Parkı’nda ve park forumlarında gösterimleri yapılan film, tek bir seansla İf’in İstanbul ayağında yer aldı. Ve gündüz seansı olmasına rağmen dolu bir salonda izleyiciyle buluştu.

Filmi izlerken ufak ufak notlar aldım ve üzerine bir hayli fazla okuma yapmak istiyorum/ihtiyacındayım. Fakat yazıyı hemen yazmak istedim, zira sizin de henüz haberiniz yoksa ve bir şekilde bir yerlerde yeniden gösterimi olursa kaçırmanızı istemem.

İstanbul Hayali, aslında hem Aron Angel’in İstanbul şehircilik planlamasına katkısı çerçevesinde Angel Bey’in hayatını, hem de İstanbul’un cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başına gelenleri kısa bir özet olarak sunuyor.

1916 yılında İstanbul’da doğan Aron Angel’in ailesinin İstanbul’a gelişi, ki hayli enteresan bir “dişçi” hikayesi, filmin başlangıcı. Önceleri Yeldeğirmeni’nde, sonraları ise Avrupa yakasında ikamet eden Angel Bey, Galatasaray Lisesi’nden sonra 1934-37 yıllarında Yüksek Mühendis Mektebinde mühendislik, Paris Ecole Speciale d’Architecture’da mimarlık, Institut d’Urbanisme’de şehircilik, Güzel Sanatlar Akademisinde mimarlık yüksek lisansı ve son olarak 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Bizantoloji dalında doktorasını yapar.

Paris’e mimarlık okumaya gittiği yıllarda tanıştığı Henri Prost’un yönlendirmesiyle girdiği şehircilik bölümü eğitimi, Paris’de II.Dünya Savaşı yıllarında zorlu geçer. Okulları bitirip İstanbul’a döndüğü 1942 yılında, Henri Prost da Mustafa Kemal Atatürk’ün özel davetiyle İstanbul’un nazım planlarını yapmak üzere şehirdedir. Prost’un yanına giden Angel Bey kendisinin yardımcısı olarak çalışmaya başlar.

Bu çalışmalar şimdiki Unkapanı Köprüsü’nün devamındaki Atatürk Bulvarı’nın düzenlenmesi, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve çevresinin düzenlenmesi, hayata geçirilmeyen Karaköy ve Eminönü meydanlarının düzenlenmesi ve Galata Köprüsü’nün aksının kaydırılması, Bağdat Caddesi ve etrafının düzenlenmesi gibi önemli projeleri içerir.

Belgesel, İstanbul’un bugünkü haline gelişindeki önemli noktaları hem tarihsel bilgiler, hem akademisyenlerin ve Angel Bey’in eleştirel yaklaşımlarıyla anlatıyor. Bir çok konu başlığını daha detaylı araştırma yapmak için filmi izlerken not ettim. Notlarımı aşağıda paylaşacağım.

Filmin sonundaki söyleşide yönetmen Perihan Hanım, bundan sonraki gösterimler için “talep gelen her yerde seve seve filmimizi gösteririz” dedi. Tüm İstanbulluları ilgilendiren konular olsa da, özellikle şehircilik, mimarlık ve inşaat bölümlerinden profesyonellerin, akademisyenlerin ve öğrencilerin izlemesi dileğiyle,

İyi seyirler,

Notlar:

  • 1936larda İstanbul nüfusunun yarı yarıya azalması ve yeni şehircilik planlaması ihtiyacı
  • “Bakırköy sahil yolunun yaya kullanımında olması ve yolun altından giden araç yolu” şeklindeki Angel Bey’in projesi
  • Prost’un İstanbul silüetini koruma çabası! (bugün hala bir silüet varsa, onun sayesinde…)
  • Günümüzde yeni bir korumacılık anlayışı olarak tarihi binaların üstüne, cam cepheli katlar çıkmak!
  • Erken cumhuriyet dönemi planlarında yeşile saygı.
  • Angel Bey’in Levent bölgesi için önerdiği yüksek kullanım yoğunluğu olan bina alternatifi: Bodrumda otopark, girişte çarşı, üstü kreş (çalışan kadınlar için) ve üst katlarda istenilen yemeklerin sipariş de edilebileceği restoranlar. Reddedilen proje, o günün gerçekliğine hizmet etmiyor olsa da, çalışan kadın düşünülerek planlama yapması.
  • istanbul hayali2Angel Bey’in Hilton Oteli’ne itirazı ve istifası. (195oler)
  • 1955-56 yıllarında Menderes yönetimi ve imar planları… sürekli açılan yollar ile artan kentleşme.
  • Tekeli’nin açıklaması : O dönemlerde para (sermaye) yok, fakat büyüyen bir ülke ve İstanbul’da iş gücü ihtiyacı var, Anadolu’dan göç edenlerin barınma ihtiyacı var = sonuç gecekondular.
  • 1961 yılında Odtü’de ülkenin ilk şehircilik bölümünün açılması.
  • Dalan dönemi
  • Angel Bey’in İstanbul’un bir “zone”laması olmaması üzerine eleştirisi.
  • 12 Eylül ve 70ler sonrası
  • Şehircilikten kopuk site (özellikle Ataşehir bölgesi gösterildi.) anlayışı ve TOKİ!
  • Kentsel dönüşümün mali yükü ve olumsuz sonucu olarak sosyal eşitsizlik.
  • Kent merkezlerinin boşalması, yeni kamusal alanların AVMler olması, kendi içine kapanan bir sosyal yapı kuran şehirden kopuk siteler, bu sitelerde bulunan (aslında yaşadışı olduğu söylenen) özel güvenlikler, hem lüks sitelerin hem yoksul mahallelerin gettolaşıp yalnızlaşması ve kendi içine kapanması, aradaki uçurumun artması
  • David Harvey’in İstanbul’daki panelinde söylediği iki cümle:
    • İstanbul’da her yerde vinçler var!
    • Kredilerle yaşıyorsunuz! 

Not2: İlgilenenler için H.Tarık Şengül ile İstanbul Hayali üzerine söyleşi. Tıklayın.

Nebraska

Nebraska

  • nebraska_xlgYönetmen: Alexander Payne
  • Tür: Komedi, Dram
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular: Bruce Dern, Will Forta, June Squibb
  • Süre: 121 dk

İyiden iyiye yaşlanmakta olan alkolik baba Woody Grant, piyangodan büyük ödülü kazandığını öğrenerek ödülünü almak için Montana’dan Nebraska’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Ailesinden kimse söylediklerini ciddiye almasa da yirmili yaşlardaki oğlu pek de istemeyerek bu yolculuk esnasında babasının yanında yer almaya karar verir. 

About Schmidt, Sideways ve son olarak The Descendants filmleriyle tanıdığımız yönetmen Alexander Payne’in yeni filmi siyah beyaz çekilmiş bir kara komedi.  6 dalda Oscar adayı olan filmin neden siyah beyaz olduğuyla ilgili bir kaç fikrim var fakat daha ziyade kılıf uydurma. Siyah beyaz filmleri pek sevemiyorum, renklere ihtiyaç duyuyorum. Ve bu filmde American taşrasının renklerini görmeyi çok isterdim.

Filmin neredeyse tek sevmediğim yanı siyah beyaz olması. Onu da ilk söyleyip geçtim. Bundan sonrası övgü dolu.

Öncelikle hikaye, senaryo çok başarılı olmuş. Hiç dile getirilmese de Alzheimer olduğunu sandığımız Woody’nin bir piyango peşinden gidiş esnasındaki yolculuğunun eşiyle, çocuklarıyla, geçmişiyle, hayatının son anlarına bakışıyla yüzleşmesi halini alması gerçekten çok ince düşünülmüş detaylarla doluydu. Spoiler olmaması açısından başka detay yazmıyorum.

Siyah beyaz olmasını sevmememe rağmen özenli görüntü yönetimi, harika seçilmiş country müzikleri ve diyalogları çok sevdim. Ayrıca tüm oyuncuları, özellikle Bruce Dern’i çok beğendim.

Küçük hayalleri olan insanların yaşamlarına, aileye, paraya ve çevrelerine verdiği değerleri naif bir hikayede zaman zaman gülümseyerek, zaman zaman içiniz burularak izleyeceksiniz.

Biraz süresi uzun gelebilir ama yine de vizyonda kaçırmayın derim.

İyi seyirler,

Philomena

Philomena

  • philomenaYönetmen: Stephen Frears
  • Tür: Dram,
  • Yapım: 2013, ABD, İngiltere, Fransa,
  • Oyuncular: Judi Dench, Steve Coogan, Anna Maxwell Martin
  • Süre: 98 dk

Oğlunu arayan bir kadının hikâyesi Dünyaca tanınmış bir politika yazarının dikkatini çeker. Oğlu küçük yaştayken kendisinden koparılan kadın yıllarca, bir manastırda yaşamaya zorlanmıştır ve şimdi oğlunu bulmaya kararlıdır?

Oscar ödüllü İngiliz oyuncu Judi Dench’i en son The Best Exotic Marigold Hotel’de izleyip, yine hayran kalmıştık. Philomena’da bu hayranlığım iki katına çıktı diyebilirim. Yine kendisinden beklenildiği üzere mükemmel bir performansa imza atan oyuncu, tüm filmi Steve Coogan ile birlikte sırtlamış.

Gerçek bir hikayeyi anlatan filmin senaryosu, içinde birden fazla ters köşe barındırıyor. Bu anlamda hikayeyi ve senaryoyu sevdim. Ayrıca geçmiş görüntülerin aralara serpiştiriliş şekli de hoşuma gitti. Bu görüntüler hem merak uyandırdı, hem de kurgusal olarak filmi sıradanlıktan kurtardı. Ve müzikler gerçekten çok iyiydi. Yer yer görüntü yönetimini de beğendim.

Dram dozu yüksek filmde beğendiğim çok şey olmasına rağmen bir şeyler eksikti. Ne olduğunu tam olarak anlayamadım ama belki Coogan yerine daha başka bir oyuncu tercih edilebilirdi, belki süre işlenen sürece göre biraz kısa kaldı, belki karakterleri çok tanıyamadık. Bilemiyorum.

Tam tanımlayamadığım eksikliğe rağmen yine de özellikle Judi Dench için izlenesi bir film olmuş diyebilirim.

İyi seyirler,