Kısa Kısa #3 – İf2014 – Neposlusni, Under The Skin ve Siddharth

Kısa Kısa #3 – İf2014 – Neposlusni, Under The Skin ve Siddharth

Bu sene İf’in açılışını “İstanbul Hayali” isimli belgeselle yapmıştım. O kadar sevdim ki, ayrı bir yazı olarak ele aldım, hatta üzerine kitaplar alıp okumalar yapacağım. Başka çok seveceğim ve/ya hakkında uzun yazmak isteyeceğim filmler olursa yine ayrıca yazarım, fakat kısa bahsetmek istediklerimi Kısa Kısa serisinde bulabilirsiniz.

Neposlusni / Haylaz

  • neposlusniYönetmen: Mina Djukic
  • Tür: Romantik, Macera,
  • Yapım: 2013, Sırbistan
  • Oyuncular: Hana Selimovic, Mladen Sovilj, Daniel Sike
  • Süre: 106 dk

“Sırbistan’dan gençlik isyanı ve ruh ikizliği üzerine yenilikçi bir film.

Leni ve Lazar, 20?li yaşlarının ortalarında, hayatlarına daha yön verememiş iki eski arkadaştır. Leni hafif depresiftir ve yaz mevsimini babasının eczanesinde çalışarak geçirecektir. Lazar 3 sene yurtdışında kaldıktan sonra kasabaya geri dönmüştür. Bir cenazede karşılaşan iki gencin aralarında bir kıvılcım çakar ve bisikletlerine atlayıp 10 günlük bir gezintiye çıkarlar. Bir yandan çok iyi anlaşıyorlardır, ama diğer yandan ilişkilerinin adını koymazlar. Arkadaşlık ve aşk, çocukluk ve yetişkinlik arasındaki buğulu bölgede gezinen Leni ve Lazar daha ne kadar böyle devam edebileceklerdir? Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali?nde yapan Sırbistan filmi Haylaz, hikâye yerine anlara, tatlara ve hislere odaklanırken, yer yer bir müzik klibini, yer yer bir performansı, yer yer de Terrence Malick filmlerini andırıyor. Mina Djukic?in bu ilk filmi, gençlik isyanı, masumiyet ve özgürlüğe yaklaşımıyla da Çek Yeni Dalgası ve eski Yugoslav sinemasından izler taşıyor.”

Yönetmenin ilk filmi olan Haylaz, diyaloglar yerine vücut dilini ön plana çıkaran bir çocukluk aşkını Amerikan bağımsızları tadında anlatıyor. Haylaz, anı yaşayan, içlerindeki çocukla büyümüş bu ikiliye ilk dakikalarda alışıp, sonrasında yaptıkları bir çok abartı şeyi bile normal karşılayabiliyorsunuz.

İnsanın yüzünde bir gülümse bırakan yolculuk filminin, müziklerini, sinematografisini, oyunculuklarını beğendim. Senaryosu ise kendi içinde dengeliydi ama amacın bir hikayeden çok, hikayenin bir kısmını anlatmak olduğu kanısındayım. Ayrıca filmin içinde zamansız olarak beliren anlatıcıyı da çok sevdiğimi eklemeliyim.

Yönetmenin sonraki filmlerini merakla bekliyorum.

Under The Skin / Derinin Altında

  • under the skinYönetmen: Jonathan Glazer
  • Tür: Gerilim, Bilimkurgu
  • Yapım: 2013, İngiltere
  • Oyuncular: Scarlett Johansson, Antonia Campbell-Hughes, Paul Brannigan
  • Süre: 107 dk

“Jonathan Glazer’ın Birth’ün devamı niteliğindeki bu nefis filminde, ?dünyaya düşen kadın’ Scarlett Johansson’ın ta kendisi.

Scarlett Johansson dünyaya erkek otostopçuları yakalamak için gönderilmiş bir uzaylıyı oynuyor. Ne kadar donuk ve buz gibi görünse de, dolgun kırmızı rujlu dudaklardan kürk mantosuna noir filmlerinden çıkma bir femme fatale?den çok farkı yok aslında. İskoçya?nın ıssız mahallelerinde araba süren bu seksi kadının neyin peşinde olduğu ya da kim olduğu hakkında bir fikrimiz yok. Kült filmleri ve videolarıyla tanıdığımız Jonathan Glazer uzun yıllar sonra gene tuhaf ve görselliğiyle zihin açıcı bir filmle karşımızda. Halüsinatif ve rüya gibi sıfatlarını sonuna kadar hak eden film, sosyal gerçekçi bir arkaplanda oldukça tensel ve duyusal bir biçimde sizi yavaş yavaş içine çekiyor. Michel Faber?in aynı adlı kült romanından uyarlanan film, insan olmaya ve hissetmeye dair bir meditasyon adeta. Yarattığı etkiyle uzun bir süre derinizin altında kalacağı kesin!”

Bu filmi sevmeyenler olarak ana akım sinema insanı, deneysel ve sanatsal işlere kapalı kişi yaftası yiyeceğimizi biliyorum ve herkesin fikrine sonsuz saygılıyım ama sırf sinematografisi güzel diye bir filmi beğenemeyeceğim. Çok sıkıldım. “İnsana dair her şeyi anlatıyor” denilen konusundan hiçbir şey anlamadım, insana dair bir çıkarım da yapamadım. Tek ilgimi çeken Johansson’un oynadığı karakterin geçirdiği değişimi izlemek oldu.

Deneysel bir şeyler izleyeceğimizi bilerek gittik tabi ki ama en azından bir senaryosu olsaydı da o güzelim görüntüler, teknik açıdan çok başarılı sahneler ve Scarlett Johansson gibi bir oyuncu anlam kazansaydı.

Siddharth

siddharth_ver2_xlg

  • Yönetmen: Richie Mehta
  • Tür: Dram,
  • Yapım: 2013, Kanada
  • Oyuncular: Rajesh Tailang, Tannishtha Chatterjee, Geeta Agrawal Sharma, Naseeruddin Shah
  • Süre: 96 dk

“Oğlunun peşindeki bir babanın bitmek bilmeyen arayışı, hiç gitmek istemeyeceği bir yerde mi sonlanacak?

Sokaklarda fermuar tamiri yaparak hayatını kazanmaya ve iki çocuğuyla karısına bakmaya çalışan Mahendra, kendini bir anda ülkenin öte yanında bir yerlerde, karanlık sokaklarda oğlunu ararken bulacaktır. Mahendra, evin geçimine yardım etmesi için 12 yaşındaki oğlu Siddharth?ı başka bir kasabadaki bir fabrikaya kaçak işçi olarak göndermiştir. İki hafta sonra dönmesini beklediği oğlu gelmeyince, Mahendra kendini sokaklara vurur. Siddharth belki de çocuk tacirlerinin elindedir. Ebeveynlerin çocuk sevgisinin sınırsızlığını, umutsuzluk çizgisini umuda çevirmeye çalışarak anlatan film, Hindistan?ı köşe bucak dolaşan bir babanın, gerçeği asla kabullenememe hikâyesini anlatıyor. Film, yönetmen Mehta?nın bir taksiciyle gerçekleştirdiği sohbetten esinlenerek beyazperdeye uyarladığı gerçek bir olaya dayanıyor.”

Digiturk Galaları kapsamında gösterilen filmi yönetmeni ile birlikte izledik. Film başlamadan önce “Çok kişisel bir hikaye gibi görünebilir, ama değil. Dünyaya dair bir göndermesi yok gibi gözükebilir, ama var.” diyerek ipucu veren yönetmenin ne demek istediğini, film boyunca anladık.
Hepimizin elimizden telefonunu düşürmediği bir çağda, kaybolan oğlunun bir resminin bile olmaması, oğlunu kaçırdıklarını tahmin ettiği pek bilinmeyen bir bölgeyi sora sora öğrenme çabası, çocuk işçiler, çocuk kaçırılmaları, parasızlık ve geçim sıkıntısı gibi konuları hikayenin odağına alan film, oldukça hüzünlü, bir o kadar da düşündürücü bir çalışma olmuş.
Kısa Kısa #2 – Oscar’14 Adayları: Blue Jasmine, August:Osage Country ve Before Midnight

Kısa Kısa #2 – Oscar’14 Adayları: Blue Jasmine, August:Osage Country ve Before Midnight

İlk Kısa Kısa yazısından sonra ikincisi ile karşınızdayım efenim. Malum Oscarları kimlerin kucaklayacağını öğrenmemize az kaldı. Hal  böyle olunca günde 1-2 film izleme ortalamasıyla yaşamaya başladım. Üstüne bir de !F başlayacak. İşim çok dolayısıyla… O nedenle hakkında uzun uzun yazmayı düşünmediğim filmleri tek bir yazıda irdeleyeceğim.

Blue Jasmine 

  • blue jasmineYönetmen: Woody Allen,
  • Tür: Romantik, Dram,
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular. Cate Blanchett, Alec Baldwin, Sally Hawkins
  • Süre: 98 dk

“New York’lu çekici ve göz alıcı bir ev kadını olan Jasmine, milyarder kocası Hal ile birlikte son derece gösterişli bir yaşam sürmektedir. Yatırımcı olarak çalışan Hal, son işlerinden birinde battığında, parasını bu denli cömertçe harcaması nedeniyle büyük bir mali krizin içine sürüklenir ve iflas etmenin eşiğine gelir. Jasmine evi terk eder ve bir süreliğine, San Francisco’nun taşrasında yaşayan üvey kız kardeşinin yanına gider. Tek çıkış yolu burada hayatını tekrar düzene sokup, zenginlik ve lüks içerisinde yaşamaktır. Bu süreçte modacı olarak kısa yoldan zengin olmayı ya da varlıklı birileriyle tanışmayı dener ancak içerisinde bulunduğu depresyona alkol ve antidepresan bağımlılığı da eklenince kendisini büyük bir karmaşanın tam ortasında bulur.”

Bu sene üç dalda Oscar adayı olan film, ortalama-vasat arası Woody Allen işlerinden biri. Sırtını Cate Blanchett’in üstün performansına dayayan film, mizah-dram dozajları dengeli duygusu ve kurgusuyla artı puanları alsa da, karikatürize edilmiş yan rolleri (Woody Allen klasiği absürd tarz) ve sıradan hikayesiyle puanlarını kaybediyor. Filmle ilgili tek aklımda yer eden Cate Blanchett’in oynamaktan ziyade yaşadığı nevrotik kadın performansı ve özellikle final monologu. Filmi izlemek için en önemli (belki tek) neden de bu oyunculuk başarısı.

Agust : Osage Country / Aile Sırları 

  • augustYönetmen: John Wells,
  • Tür: Dram,
  • Yapım: 2013, ABD
  • Oyuncular. Meryl Streep, Julia Roberts, Ewan McGregor 
  • Süre: 121 dk

“Weston ailesi tam bir karmaşa ve kaos içerisindedir. Beverly ve Violet Weston’ın üç kızı ve bir torunu vardır ve günleri bir hayli şamatalı geçmektedir. Tüm aile biraraya gelir ve Ağustos ayında Oklahoma’da büyük bir evde geçirecekleri bir tatile çıkar. Ancak bu kalabalık bir araya geldiğinde cennet gibi bir tatili hayal etmek imkansızdır. İlaç bağımlısı Violet’ın çocuklarıyla, özellikle de Barbara ile pek de iyi bir ilişkisi yoktur ve sürekli tartışmaktadırlar. Ailenin en büyük kızları ise, kendisini aldatan kocasıyla ve ergenliğe giren kızının sorunlarıyla uğraşmaktadır. Her bir aile ferdinin kendini aşacak sorunları vardır ve gidişat tüm ailenin dengesini sarsar. Weston ailesi, geleceklerini tamamen değiştirecek bir yere doğru sürüklenmeye başlar…”

Senaryoyu okuyacak olsak dramı dozu çok fazla gelir, fakat olan biten öyle bir karmaşa içinde ve Meryl Streep öyle çatlak bir kadını oynuyor ki, izlediğimiz hikaye dram-kara mizah-komedi üçgeni içinde bir yerlerde gidip geliyor. Tony ödüllü Brodway oyunun sinema uyarlaması olan filmin oyuncu kadrosu yıldız takımı gibi, görüntü (özellikle ışık) yönetimi mükemmele yakın, tek aile üzerinden anlattığı bir dolu hikaye ile içi dolu bir senaryosu var fakat Streep’in oyunculuğunu biraz abartılı buldum. Bu nedenle, Streep’in ekrana geldiği sahnelerde hikayeye konsantrasyonumu çok kaybettim. Julia Roberts ne denli doğal bir oyunculuk sergilediyse, Meryl Streep de o derece yapaydı bence.

Before Midnight / Geceyarısından Önce

  • before_midnightYönetmen: Richard Linklater,
  • Tür: Dram, Romantik
  • Yapım: 2013, ABD, Yunanistan
  • Oyuncular. Julie Delpy, Ethan Hawke, Seamus Davey-Fitzpatrick 
  • Süre: 108 dk

“Paris’teki ikinci buluşmanın ardından Jesse ve Celine bir kez daha vedalaşıp kendi yollarına devam eder. İlk buluşmanın ardından geçen uzun yılların ardından tekrar, bu kez Yunanistan’da karşılaştığımız ikili, bu süreçte bir yığın değişim yaşamış, çeşitli sürprizlerin yaşanacağı bir hayata doğru yelken açmıştır. Tüm sorunlara ve değişikliklere rağmen, değişmeyen tek şey ise birbirlerine duydukları naif aşktır. Yunanistan’da geçirdikleri bir tatil günü, geçmişlerini muhakeme edip ilişkilerini masaya yatırdıkları içten bir sohbete tanık olacaktır.”

Before Sunrise ve Before Sunset’ten sonra üçlemenin son filminde çiftimiz evli ve çocuklu haldeler. Uzun sohbetlere tanık olduğumuz kesintisiz planlarla pek keyifli bir film olan Before Midnight, oyuncuların upuzun sahnelerdeki performanslarıyla göz dolduruyor. Bu kadar gerçek hissiyatı veren ilişki film(ler)i daha izlememişizdir sanıyorum, zira Julie Delpy çok beğendiğim ve ünlü bir oyuncu olmasına rağmen, her “before” filminde gerçekten  Jesse ve Celine’in aşık olduklarını ve bir filmi değil de, gerçekten olanları izliyormuşum hissine kapılıyorum. İkilinin her filmde gelişen ve değişen hayat görüşleri, aşkları, pişmanlıkları, olgunlukları öyle doğru tespitlerle aktarılıyor ki, senaryo ayakta alkışlanmayı hak ediyor. Diyalog filmi sevenlere üç filmi kronolojik sırayla izlemelerini tavsiye ediyorum. Hatta sinefil çiftler için güzel bir 14 Şubat planı bile olabilir…

Kısa Kısa #1 – Dot’tan Makas Oyunları 1, Altın Ejderha ve Yüksek

Kısa Kısa #1 – Dot’tan Makas Oyunları 1, Altın Ejderha ve Yüksek

MimarcaSanat’ta artık yeni bir yazı dizisi var. Her gittiğim etkinlikle ilgili minik de olsa notlar alıyorum, fakat hepsini ayrı birer yazıya dönüştürmeye zamanım olmuyor. Ayrıca bazı etkinliklerle ilgili söyleyecek sözüm kısa oluyor. Hal böyle olunca bu tip konularda “Kısa Kısa” başlığı altında yazılar yazmaya karar verdim. Söz konusu yazılar birden fazla eseri, etkinliği ve/ya sanatçıyı içeriyor olabilir, dikkat!

Uyarımı yaptıktan sonra ilk yazının ilk konusuna geleyim: Dot Tiyatro’nun izlediğim son üç oyunu. Artık bildiğiniz üzere Karatavuk ile başlayan Dot maceram hız kesmeden devam ediyor. O oyundan bu yana hemen her oyunlarını izledim. Aşağıda bahsedeceğim üç oyunu da muhtelif zamanlarda izledim ve sonrasında yazılarımı yazmıştım fakat derleyip yayınlamak bugüne kısmetmiş.

Makas Oyunları

makas oyunları

  • Şişman Adam / The Fat Man – Yazan: Anders Lustgarten  – Yöneten: Serkan Salihoğlu – Oyuncu: İbrahim Selim
  • Bazı Şeyler Çok Saçma / Things That Make No Sense – Yazan: Dennis Kelly – Yöneten: Tuğrul Tülek – Oyuncular: Deniz Türkali, Pınar Töre, Enis Arıkan
  • Pankart / A Bigger Banner – Yazan: Mark Ravenhill – Yöneten: Serkan Salihoğlu – Oyuncular: Elvin Aydoğdu / Ezgi Bakışkan, Su Olgaç, Tuğçe Altuğ, Can Şıkyıldız
  • Hassas / Fragile – Yazan: David Greig – Yönetmen: Murat Daltaban – Oyuncular: Tuğrul Tülek

Dot’un bu sezon başladığı kısa oyunları içeren bir seri oyunun adı. 2011’de Britanya’da başlayan “Theatre Uncut” adlı kısa oyun yazma ve okuma projesinde yer alan güncel ve politik oyunları alıp, bütün sezon boyunca sıra sıra sergileyecekler. Seçkin oyun yazarları tarafından yazılan bu kısa oyunlardan Şişman Adam, Bazı Şeyler Çok Saçma, Pankar ve Hassas adlı dört tanesini içeren Makas Oyunları 1’in sanat yönetimi, Dot’un kurucularından Murat Daltaban’a ait.

15’er dakikadan oluşan oyunlardan ilki Şişman Adam (The Fat Man), pek sevdiğim Oyuncu İbrahim Selim tarafından sahnelendi. Kapitalizmi simgeleyen şişman adamın ne olduğunu, nasıl yaşadığını ve ona karşı neler yapmamız gerektiğini anlatan oyun, açılışı yaptı. Peşinden Deniz Türkali, Pınar Töre ve Enis Arıkan’ın yer aldığı, suç işlediğine dair bir kanıt olmadığı halde suçlanan bir kadını anlatan Bazı Şeyler Çok Saçma (Things That Make No Sense) geldi. Üçüncü oyun, Pankart ( A Bigger Banner), Serkan Salihoğlu yönetimindeki genç oyuncularla, 50lerdeki bir öğrenci hareketi ile günümüzü bağdaştırarak “devrim hayali” üzerine yoğunlaştı.

Bu üç oyunda da metinlerin yetersiz olduğunu düşünüyorum zira başlık olarak kapitalizm, suçsuz suçlular ve devrim hayali konuları verilse, herkesin benzer tekstleri yazabileceğini düşünüyorum. Hep konuşulan klişe cümleler ve derinliği olmayan kara mizah Dot’un bu zamana kadar sahneledikleri ile uzaktan yakından alakalı değildi. Dot oyunlarının sonunda, kafamda deli sorularla salondan ayrılmaya alışık olduğumdan, bu oyunlar bana pek yavan geldi. Ve metinlerde duyduğum bu sıkıntı, daha önce bayıla bayıla izlediğim oyuncuları da tutuklaştırmış gibi hissettim.

makas oyunları2Dördüncü oyun ise, diğerlerine göre daha üstündü. Tuğrul Tülek’in hayat verdiği bir karakterle, genellemeden nispeten daha uzak durarak, özel bir durumu ve karakteri anlatıp empati kurmamızı sağlayan Hassas (Fragile) çok daha ilgi çekiciydi. Bütçe kesintileri nedeniyle kapanan bir kliniğin hastası olan Jack’in terapistinin evine gitmesini ve dünya düzeninde insana verilen değeri sorgulamasını anlatan oyunu baştan sona mükemmel götüren Tülek, bir bölümü seyircilere oynatarak, katılımımızı da sağladı. Doktor karakterinin konuşmalarına, hep bir ağızdan biz seyirciler can verdik. Değişik bir deneyimdi, yalnız replikleri takip edeceğim diye oyuna konsantrasyonum bozuldu ne yalan söyleyeyim.

Son oyun dışındaki oyunları pek beğenmediğim Makas Oyunları 1’in sahne tasarımı ise hoştu. Farklı yüksekliklerde ve renklerdeki platformların hem görseli güzeldi, hem de oyuncular çok verimli bir şekilde kullandıklarından işlevseldi. Ayrıca yine müzik kullanımı ve ışık düzeni başarılıydı. Artık Dot’tan beklentilerim, özellikle geçen seneki Sarı Ay (Yellow Moon)‘dan sonra, çok çok yükseldi. O nedenle başarılardan kısa, beklentilerimi karşılamayan şeylerden ise uzun bahseder oldum sanırım. Fakat görüldüğü üzere her zaman oyunlarından çok etkilendiğim Dot’ta bu sefer Hassas oyunu dışında herhangi bir etki alamadım. Bu yüzden de ikincisine gidip gitmemekte kararsızım.

Altın Ejderha / Der Goldene Drache 

altınejderha

  • Yazan: Roland Schimmelpfenning
  • Yöneten: Serkan Salihoğlu
  • Oyuncular: Deniz Türkali, Köksal Engür, Ece Dizdar, Enis Arıkan, Saim Karakale

“Oyun bir apartmanın en alt katındaki Altın Ejderha, Çin-Thai-Vietnam lokantasında geçer? Mutfakta Uzak Doğulu aşçılar durmadan yemek pişirirler. Aralarındaki en genç çocuk orada kaçak olarak çalışmaktadır? Çocuğun diş ağrısıyla başlayan oyunda apartmanın farklı katlarında yaşayan ve tamamen farklı hayatlara sahip olan tüm komşuları tanırız? Balkondaki yaşlı adam ve torunu, Çatı katında oturan genç çift, Bir kat aşağıda; bir kadın ve erkek arkadaşı Altın Ejderha?nın yanındaki bakkal? Herkes hayatından farklı bir şey bekler, herkes başka biri olmak ister, herkes Altın Ejderha?da yemek yemeye devam eder?”

Dot Tiyatro’nun ülkemiz tiyatro tarihinde nasıl bir yere sahip olduğunun şu anda farkında mıyız? Tam emin değilim. Zira Türkiye’de yapılmayanı yapma, henüz görmediğimiz, bilmediğimiz metinleri ve tarzları bulup, kötü bir kopya değil daha da iyi ve modern bir şekle sokma konusunda her geçen zaman kendini daha da geliştiriyor.

Roland Schimmelpfenning’in yazdığı, Serkan Salihoğlu’nun yönettiği Altın Ejderha, bir apartmanın en alt katındaki Çin-Thai-Vietnam lokantasının adı. Ve oyun, o lokantada kesişen hayatları kapitalist düzen ve  kaçak işçi konularının eleştirileriyle birlikte seyirciye anlatıyor.

Oynayan beş oyuncunun maksimum performans gösterdiği tek perdelik oyun, takip edilmesi zor bir hızla aktı. Fakat sürekli karakter değiştiren oyuncular, öyle güzel altından kalktılar ki bu işin, bazen hızdan yorucu olsa da derin konuları keyifli bir seyirlik haline getirdiler.

Bu sezon tekrar oynarlar mı bilmiyorum ama şansınız olursa kaçırmayın derim.

Yüksek / Overspill 

  • yüksek2Yazan:Ali Taylor
  • Yöneten: Tuğrul Tülek
  • Oyuncular: Mehmetcan Mincinozlu, Onur Öztay, Aykut Akdere

 “Baron, Pıt, Çakı. Üç çocukluk arkadaşı. Aynı okula gitmiş, aynı mahallede büyümüşler,  aynı takımı tutuyor,  aynı müzikleri dinliyor, adeta tek vücut olmuş gibi yaşıyorlar. Her Cuma gecesi birlikte dışarı çıkıp, o mekandan bu mekana geçer, kalabalığa karışır, içer, eğlenir, sarhoş olurlar?

O gece, ?hikayeleri? yine her zamanki gibi devam ederken, şehirde patlamalar başlar. Üç ?Panpa??nın gittikleri ve hatta içinde bulundukları mekanlar teker teker  yok olur.  Şehirde paranoya artmaktadır? Baron, Pıt ve Çakı suçlunun peşine düşer, istedikleri tek şey onu yakalamak ve hikayelerini eski haline döndürmektir. Kahramanlarımız ?hikayeyi? değiştirmeye çalıştıkça geri dönüşü olmayan bir yola girer? ?Hikaye? gittikçe büyür, ağırlaşır ve derin bir karanlığa doğru gider.”

Tuğrul Tülek elini attığı her işte bir farklılık yaratıyor ve başarısını hep bir üst kademeye taşımayı başarıyor. Yüksek’de bu başarılarından biri.

Yine bildiğimiz anlamda, tefrişli-dekorlu sahne düzenlemesi yok. Çok başarılı ışıklar ve müzikler dışında koca bir alan ve 3 oyuncu. Fakat metin o kadar iyi yazılmış ve düzenlenmiş ki, oyuncuların anlatımıyla tüm seyirciler Taksim’de hissettik kendimizi. Tülek’in cümleleriyle; “Oyun, her birimizin kendi hikayesi olduğunu fakat bizim dışımızda akan hayat içinde ne yazık ki kendimizi istediğimiz gibi yaşayamadığımızı ve anlatamadığımızı irdeliyor. “du ve bunu hepimizin bildiği sokaklar ve mekanları kullanarak yaparak, hikayenin “gerçek” hissiyatını içimize işliyordu.

İzleyeli bir hayli zaman geçti ama düşünüyorum da oyunda olmamış diyebileceğim hiçbir şey yoktu. Oyunculuklar, metin, koreografi, ışık, reji…

Tuğrul Tülek’in yeni işlerini merakla bekliyor ve takip ediyorum.