Her Gün Biraz Daha / A Bit More Everyday

Her Gün Biraz Daha / A Bit More Everyday

  • her_gun_biraz_dahaYazan: Mahin Sadri
  • Yöneten: Afsaneh Mahian
  • Oyuncular: Setareh Eskandari, Elham Korda, Baran Kosari

“Daracık bir mutfakta günlük angaryalarıyla meşgul, koyu renk giyinmiş üç İranlı kadın, hayatlarının bir özetini anlatıyor; tutkuları, acıları, hayalleri ve hayatta kalma taktiklerini… Mahnaz, bir savaş kahramanın dul eşi. Shahla, tanınmış bir futbolcunun (değersiz) metresi. Geleneksel bir aileden gelen Leyla, dağ yürüyüşlerini keşfedip kurtarmış kendini. Mahin Sadri ve Afsaneh Mahian, bu ıstırap dolu kader öyküleri aracılığıyla 1981’den (İran devriminden iki yıl sonra) 2013’e uzanan tarihten bir kesit sunuyor. Sahnede gördüğümüz ev ortamının dışında, sahne arkasından gelen savaş ve dinden ibaret sesler, erkeklerin her daim orada olduğunu gösteriyor bize. 2015’in Ocak ayında Tahran Tiyatro Festivali’nden (Fajr) “En İyi Özgün Metin” ve “En İyi Kadın Oyuncu” dallarında ödüllerle dönen, aynı yıl İran Tiyatro Eleştirmenliği Birliği’nin “En İyi Oyun” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerini kucaklayan, Paris’te kapalı gişe oynayan Her Gün Biraz Daha….”

İran’dan kesitler sunan, İranlı yazar, yönetmen ve oyuncuları içeren filmler ve oyunlar beni değişik bir biçimde içine alıyor. Hem coğrafi olarak çok yanıbaşımızda olmalarından hem de İran’ın köklü kültür, eğitim ve sanat birikiminin politikalarla geldiği noktayı görebilmemizden etkileniyorum sanıyorum.

İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında izlediğim oyun, üç kadının müthiş performansıyla derinden yaralayarak seyirciyi içine alıyor. Sahnede hiç erkek olmamasına ve bir mutfakta sahnelenmesine rağmen hem hikayelere dahil erkeklerin sahnede olduğunu hissettik, hem de konu dönemdeki savaş ortamının içindeymiş gibiydik. Türkçe üstyazılı olarak Farsça izlediğimiz oyunda, bir çok kişiye belki arabesk veya acındırma gelebilecek kıvamda bölümler vardı ama ben çokça gözyaşı döktüm.

Keşke Dünyadan farklı oyunları çok daha sık izleme şansımız olsa…

İki Kişilik Yaz

İki Kişilik Yaz

  • iki kişilik yazDot Tiyatro
  • Yazan: David Greig & Gordon McIntyre
  • Yöneten: Serkan Salihoğlu
  • Oyuncular: Gizem Erdem, Tuğrul Tülek, Özgehan Özturan

35 yaşın keskin virajını dönerken, hayatın denk getirdiği bir adam ve bir kadın. Edinburgh’da bir barda kesişiyor yolları.

Yağmur yağıyor.
Yağmur hiç durmayacakmış gibi yağıyor.
Yağmur hafta sonu boyunca bir kere bile durmayacak.

Helena, boşanma avukatı, şarap dolabının gümüş rengi kapağında yansımasına bakıyor.
İç ses: “Evet, her şeye rağmen hâlâ bu kadına evet derdim.”
Bu gece yalnız olmak istemiyor.

Bob, boşanmış, yasadışı işler peşinde, bedeni düğüm düğüm, her yerinden negatif enerji fışkırıyor, neşelenmek için Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’ını okuyor.

Bob ve Helena şu konuda hemfikir: 35, bok gibi bir yaş!
Çünkü insan artık olayın bundan ibaret olduğunu anlıyor.

Desteden sana dağıtılan el bundan başkası değil.
Hayat bize kağıtları dağıtıyor ve görünen o ki oyunu oynamıyoruz bile, sadece kağıtları çevirip elimize bakıyoruz.

Artık sıkıcı olmaya başladı biliyorum ama Dot’un oyunlarına bayılıyorum!  Tuğrul Tülek’in direkt hastasıyım!

Yok sayılabilecek bir dekorda, evden kiliseye, ordan bara, ordan oraya giden bu ikilinin hastası olmamak mümkün değil. Zira iyi oyunlara ve iyi oyunculara büyük saygı ve sevgi besliyorum. Ve Tuğrul Tülek ve Gizem Erdem bütün bu mekanlara bizi götürüp, müthiş bir hikayeyi yaşayarak/yaşatarak anlatıyorlar.

Oyun bitiminde yüzümde hem keyiften bir gülümseme, hem de 35ime az kalmışken aklıma doluşan deli sorulardan dolayı bir endişe hali vardı. Konu itibariyle günümüz kadın-erkek ilişkilerini ve ilişki klişelerinden ayrılıp değişime açık olma durumunu sorgulayan oyun hem pembe bir romantizm, hem en umutsuz yaşlarda bile umut edebileceğiniz yeni şeyler olabileceğini, olabilecek en tatlı hikayeyle ve en tatlı şekilde anlatıyor.

Yazarın Sarı Ay oyununu da daha önce sahneleyen Dot’un, oyuncuların fiziksel performansına dayalı bu iki oyunu da mükemmele yakın çıkardığını düşünüyorum. Resmen İki Kişilik Yaz ile ilgili eleştirebileceğim tek bir nokta bile yok. Bir adam, bir kadın, aşk, müzikler, danslar… 35 yaşına umutla girmek isteyenler başta olmak üzere herkes, bu senenin en iyi oyununu kaçırmasın!

İkiKişilikYazDüğüm

On İki Öfkeli Adam ve #Cehennem

On İki Öfkeli Adam ve #Cehennem

On İki Öfkeli AdamOn İki Öfkeli Adam

  • Şehir Tiyatroları
  • Yazan: Reginald Rose
  • Yöneten: Arif Akkaya
  • Oyuncular: Ahmet Özaslan, Ali Gökmen Altuğ, Enes Mazak, Erkan Akkoyunlu, Gün Koper, Kutay Kırşehirlioğlu, Mehmet Avdan, Metin Çoban, Nihat Alpteki, Rahmi Elhan, Serdar Orçin, Yalçın Avşar

Şüphelinin suçlu olduğunun genel kabul görüldüğü jüride, bir üye bu karara karşı çıkarsa ne olur? 12 jüri üyesi üzerinden adalet kavramını sorgulayan oyun tiyatro seyircisi ile buluşuyor.

1957 yılında çekilen film ile meşhurlaşmış 12 Angry Men’in tiyatro sahnesindeki uyarlamasını beğendiğimi söyleyebilirim. Şehir ve devlet tiyatrolarında görmeye alışkın olduğumuz “teatral” tavırlar oyunculukların gerçeklik hissini aşağı çekiyor olsa da, konusu itibariyle (özellikle de sonunu bilmiyorsanız), bakış açılarını değiştirmek konusu ve adalet kavramı üzerinden merakla gelişen dava jürisini keyifle izleyebilirsiniz.

on-iki-ofkeli-adam_01

 

cehennemCehennem

  • Devlet Tiyatroları
  • Yazan: Jeniffer Haley
  • Yöneten: Metin Belgin
  • Oyuncular: Metin Belgin, Simay Tuna, Ahmet Somers, Hakan Onat, Aslı Sarınç

#cehennem, düşüncelerimizi kodlayan, yaşamı gerçeklikten koparan ve şiddet dürtüsünü tetikleyen sanal dünyanın gelecekte duygularımızı da ele geçirme boyutlarını bilimkurgu atmosferinde tartışıyor.

Yenilikçi oyunları gerçekten çok seviyor ve destekliyorum. Bir gelecekte, sanal dünyaların gerçek dünyayla karıştığı ve sanal dünyada suçların işlendiği bir zamanda, suçun “suç” olabilmesi için illa gerçek dünyada mı olması gerektiği sorgulanıyor. Pedofili ve sanal kimlik-gerçek kimlik konularını değişik bir bakış açısıyla sunan oyun, finalinde bazı sürprizler barındırıyor.

Oyunu annemle izledik. Maalesef internet-sanal dünya terimlerine çok hakim olmadığından oyunun asıl numarası olan ve açıkça söylenmeyen durumu (yazamıyorum spoiler olmasın diye!) anlamamış. Ben anlatınca ona, taşları yerine oturtabildi.

Dekoru şahsen çok sade ve uğraşılmamış bulmakla birlikte amaca hizmet eder bulmuştum. Fakat sonra oyunun dünyadaki versiyonlarındaki dekor tasarılarını görünce, bir ince kıskandım.  Ama olsundu. Böyle yenilikçi bir oyunu sahneye koymak bile bir adım, bir adım sonra dekorlar, bir adım sonra oyunculuklar derken derken gelişecek tiyatromuz. Yaşasın Polyannacılık ! Hey!

cehennem-01

cehennem-02

Uyuduğum Tiyatro Oyunları: Kısasa Kısas ve Sersem Kocanın Kurnaz Karısı

Uyuduğum Tiyatro Oyunları: Kısasa Kısas ve Sersem Kocanın Kurnaz Karısı

Tiyatro emekçilerine çok saygı duyuyorum ve iyi bir tiyatro izleyicisi olduğumu düşünüyorum. Fakat tiyatroya emek verenler kadar ben de seyirci olarak zamanımı ve paramı harcayıp, üstüne beklentilerle oyun izlemeye gidiyorum. E oyunları da beğenmeyince bir çift kelam etmeye hakkım olsun artık.

Kısasa KısasKısasa Kısas 

  • Yazan: William Shakespeare
  • Yöneten: Zişan Uğurlu
  • Oyuncular: Caner Bilginer, Cengiz Tangör, Enes Mazak, Erkan Akkoyunlu, Ertuğrul Postoğlu, Gün Koper, Hüseyin Köroğlu, İrem Arslan, Okan Karaca, Zeki Yıldırım
  • Süre: 105 dk / 2 perde

“Shakespeare tarafindan yazılan KISASA KISAS adalet, merhamet, ahlaki yetkinlik, evlilik öncesi ilişki, aşk kavramlarını sorgularken tebdil-i kıyafet sürprizleriyle dolu bir olaylar örgüsüyle, yapılan pazarlıkları, anlaşmaları ve otoriteyi dokunabileceğimiz bir yakınlığa getirip cağdaş dünya sorunlarına yeni bir gözle bakmamızı sağlar.”

Sahneyi görünce çok heyecanlandım. Üstüne broşürde Zişan Uğurlu’nun kariyerini okuyunca iyice beklentim arttı fakat ne söylediğini anlamakta zorlandığım, anaokulu temsiline çıkarcasına oyunculuklar… kimi rolünü aşırı büyüten, kimi sözleri içine yutan oyuncular…

Gözlerimi açık tutabilmek için çok zorlandım, çoğu zaman da başaramadım. Annemle gitmiştik, kadıncağız uyuyamadı da benim gibi, aşırı mutsuzdu oyun bitimi. Fakat insanlar ayakta alkışladılar. Baya şok geçirdik ve bizde mi bir problem var diye düşündük…

sersemkocaSersem Kocanın Kurnaz Karısı

  • Yazan: Haldun Taner
  • Yöneten: Nur Şubaşı
  • Oyuncular: Murat Karasu, Mehlika Balkan, Saydam Yeniay, Rüyam Dirin, Ali Fuat Çimen, Filiz Kılıç, Şamil Kafkas, Nurettin Özşuca, Ediz Akşehir, Orkun Gülşen, Ergun Akvuran, Necmettin Amaç, Ferdi Atuner,
  • Süre: 105 dk / 2 perde
 “”Öyle bir tiyatro ki buram buram biz koksun, hem de çağa uygun olsun…”
Bu sözlerle başlar serüven… Moliere’nin oyununu çalışan Tomas Fasülyeciyan ve tüluat oyunlarıyla üstadı Küçük İsmail Efendi arasında anlaşmazlıklarla sürüp gider…
Haldun Taner’in yazdığı bu oyun Türk Tiyatrosu’nun kimlik arayışını anlatan gerçek ve komedinin iç içe geçtiği “oyun içinde oyun” kurgusuyla tiyatromuzun en iyi örneklerinden biridir. “
Sevgili tiyatro oyuncusu abilerim ablalarım. Ermeni aksanı yapmaya çalışmışsınız ama dedikleriniz anlaşılmıyor. Profesyonel oyunculukla müsamere öğrencisi oyunculuğu arasında dağlar kadar fark var, sizin oyununuzda o fark hiç anlaşılmıyor. İlk yarı zor dayandık ve arada çıktık.  Güzelim oyunu harcamışsınız mı sanki?
Geçmiş Zaman Olur Ki: Huysuz ve Dövüş Gecesi

Geçmiş Zaman Olur Ki: Huysuz ve Dövüş Gecesi

dövüşgecesiDövüş Gecesi / Fight Night

  • Dot Tiyatro
  • Yazan: Alexander Devriendt & Lexander Devriendt & Fight Night Orjinal Prodüksiyon
  • Yöneten: Murat Daltaban
  • Oynayan: 1.Ekip: Ece Dizdar, Gizem Erdem, İbrahim Selim, Mert Öner, Pınar Töre, Serkan Altunorak, Tuğrul Tülek / 2.Ekip: Ezgi Bakışkan, Gizem Güçlü, Mert Öner, Mehmetcan Mincinozlu, Saim Karakale, Uğur Baran

Dövüş Gecesi, seyircinin oylarıyla yol alan ve yön değiştiren bir ?demokratik sistem simülasyonu?.

Modern seçim sisteminin çetrefilli yapısını ve tuzaklarını keşfetmeye çalışan oyun, ?Neye göre oy veririz??, ?bizi belli bir adaya oy vermeye iten şey nedir??, ?seçmen ve adaylar arasındaki ilişkinin derininde ne yatar?? gibi seçim sürecine dair kritik sorulara cevap arıyor.

Oyun, seçmenin ?çoğunluk? ve ?azınlık? fikirleriyle olan ilişkisini kurcalarken, çoğunluğun kurmaya meyilli olduğu tahakküme dair de söz söylüyor.

Hanımefendiler ve beyefendiler, Dövüş Gecesi başlıyor !

Tiyatro oyunu diye gidiyorsunuz, elinize bir oylama cihazı veriliyor. İçeri bir giriyorsunuz, karşınızda adaylar. Önce görünüşlerine göre, sonra söylemlerine göre adayları oylayıp bir başkan seçmeye çalışıyorsunuz.

Oyunu iki kere izledim. İkisinde de bambaşka şeyler yaşadı, çünkü gerçekten bulunan topluluğun seçimlerine göre oyun şekillendi. Örneğin ilk oyunda başkan seçilen Tuğrul Tülek, ikinci oyunda ilk elenen aday oldu. Ve bilin bakalım oyunun 10. dakikasından itibaren elenen adaylara ne oluyor? Salonu terk ettiler. Baya…

Seçim süreci ve seçimin demokrasisi üzerine uzun uzun düşündüren oyunun çıkışında gerçekten tokat yemiş gibi hissediyorsunuz. Dot oyunları her zaman insana hayatı sorgulatan oyunlar olmuştur ama Dövüş Kulübü bence içinde bulunduğumuz düzen de düşünülünce hem sorgulatan hem de acıtan oldu. Biz her oyun çıkışında en az 1 saat mekandan ayrılamayıp sohbete daldık.

huysuzHuysuz

  • Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu
  • Yazan-Yöneten: Engin Alkan
  • Oyuncular: Engin Alkan, Büşra Pekin, Deniz Uğur, Haki Biçici, Gülhan Tekin, Umut Temizaş, Esra Akbaş

“?Molière?in Huysuzu? lakaplı eski tiyatro oyuncusu Armağan Özcan?ın hafızasında kalan pek çok Molière oyunundan izler taşıyan eğlenceli, aşklı, entrikalı, danslı, müzikli rengarenk bir komedi olan ?Huysuz?da; Özcan?ın kendisi hastalık hastası, cimri, huysuz bir ihtiyarken, huzurevinin sakinleri, başhekimi, hemşiresi, hastabakıcısı da oyunun diğer karakterlerine dönüşür.

Tedavi masraflarına para dökmekten kurtulmak için kızını ille de bir doktorla evlendirmek isteyen Harpagan, evin hastabakıcısı, hizmetçisi ve belki de her şeyi olan Anjelik?in tüm uyarılarına rağmen kararından dönmez. Oysa kızı Sümbül, kalbini çoktan yakışıklı Klean?a kaptırmıştır. Ama Klean evlenme teklif etmek için cesaretini toplayamadan, budala doktor adayı Arif ve kibirli annesi Mürşide Huzurlu, Sümbül?ü istemeye gelmişlerdir bile. Anjelik, Harpagan?ın genç ve seksi karısı Madam Biju?ya mektup taşıyan Memo?dan, Madam Biju?nun çevirdiği dolapları öğrendiğinde; Sümbül?ü bu zoraki evlilikten kurtarabileceğini düşünse de, Klean ve Sümbül arasındaki yanlış anlaşılmalar işleri iyice karıştıracaktır.”

Artık senelerdir blogumu takip edenler Engin Alkan sevgimi de biliyorlar. Kimi oyunlarını birden çok kez izlemişliğim var ve son 10 yıldır yönettiği ve oynadığı bir çok oyunu izledim.

Üzülerek belirtmeliyim ki en ortalama bulduğum Huysuz oldu. Ortalama diyorum, zira kötü bir oyun çıkardığını görmedim Alkan’ın. Fakat Huysuz’da yolunda gitmeyen, akışını engelleyen bir şeyler vardı. Öncelikle şu arada rolden çıkıp bilerek unutma, laf atma, gülmesini tutamama olayı, ki Cem Davran’da sağolsun yapar, Engin Alkan oyunlarını takip eden bizler için bi tık sıkmaya başladı. (Son olarak izlediğim Şekerpare oyununda dozunu azaltmıştı). Sonrasında, diyalogların uzunluğu oyunun da uzunluğuyla birleşince izlemek oldukça zorladı.

Fakat bu olumsuzluklara rağmen dozunda komedi, iyi oyunculuklar ve keyifli bir hikaye olduğundan izlenesi bir oyundu.

Soytarılar Lear’ın Hikayesini Anlatırsa

Soytarılar Lear’ın Hikayesini Anlatırsa

  • Yazan: W. Shakespearesoytarımlear
  • Uyarlayan – Yöneten: Yiğit Sertdemir
  • Sahne, Kostüm, Maske, Kukla, Makyaj Tasarımı: Candan Seda Balaban
  • Müzik: Tuluğ Tırpan
  • Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz
  • Ses Tasarımı: Meriç Şeker, Aras Tüysüz, Okan Yalabık
  • Oyuncular: Tomris İncer, Berkay Ateş, Demet Evgar, Okan Yalabık, Sezin Akbaşoğulları, Umut Kurt, Yiğit Sertdemir
  • Akordeon: Hakan Ali Toker
  • Kontrbas: Aydın Balpınar, Çiğdem Tachouli

” Bu güçlü ve şimdiye dek belki de binlerce kez sahnelenmiş oyun, bir tragedya. Ancak biz yolculuğumuza, Lear?ın ve çevresindekilerin hikâyesini; Lear?a en yakın kişi olan, bütün gerçekleri ve fikrini hiç çekinmeden dillendirebilen, fakat her nasılsa oyunun bir yerinde kaybolan ve bir daha adı bile geçmeyen, Soytarı?nın gözünden başladık. Oyunun o bilinmedik anında kaybolan Soytarı, yanına aldığı bu hikâyeyi, başka soytarılarla yeniden anlatmayı seçse; Lear?ın yaşadıklarını, hem de kendi gözünden paylaşmayı tercih etse, ortaya ne çıkardı? Bu nedenle oyunu grotesk dille yeniden yaratmak ve seyirciyle ‘soytarıca? bir Lear hikayesini paylaşmak istedik. Groteskin o acıtıcı gerçekliğiyle baş başa kalmak? Jan Kott, Çağdaşımız Shakespeare adlı kitabında şöyle der: ‘Tragedya rahiplerin, grotesk soytarıların tiyatrosudur.’ Belki de yapmaya çalıştığımızı en iyi özetleyen sözleri de buradan yola çıkarak dillendirebiliriz: ‘Biz, ?Kral Lear?ı rahiplerden çalıp, soytarılara teslim ettik?’ “

Yiğit Sertdemir ile tanışmam pek keyifli değildi. Benim yalnızca ilk yarısına dayanabildiğim fakat o senenin önemli ödüllerine aday gösterilen “Leonce ile Lena” oyununda yönetmen ve oyuncuydu. Sonrasında hiç bir oyununu izlemedim.

soytarımlear2İKSV geçtiğimiz seneki 19.Uluslararası Tiyatro Festivali’nde 450. doğum yılı sebebiyle Shakespeare oyunlarına yer vermişti. Festival için Sertdemir’den de oyun istenmiş ve ortaya Altıdan Sonra Tiyatro ve Pangar Tiyatro ortak yapımı “Soytarım Lear” çıkmış. Meşhur “Kral Lear” tragedyasını soytarılara anlattırıp çok daha grotesk ve karanlık bir hale getirirken, aynı zamanda soytarıların hareketli ve çılgın enerjisini sahneye taşımak istemiş. Yiğit Sertdemir ile ikinci karşılaşmam işte bu oyun ile oldu.

Hiç kimsenin gerçekçi davranmadığı sarayda tüm doğruları dile getiren, tiyatro literatürünün en ünlü soytarısından yola çıkarak hikayeyi soytarılara anlattırmak oldukça zekice bir fikir. Şenlikli soytarıların giriş sahnesinde postere yaptıkları sprey çizimin sonrasında kızlar tarafından posterin (ülkenin) aç kurtlar gibi bölüşülmesi son dönemde izlediğim en etkileyici açılışlardan. Fakat böylesine iyi bir açılışa rağmen bu mükemmel fikrin ve castın çok daha iyi yorumlanabileceğini düşünüp durdum oyunun devamında.

soytarımlear3

Çoğu kişinin pek beğendiği sahne tasarımını yetersiz, kostümleri ise gereksiz bulduğumu öncelikle belirtmek isterim. Çok beğendiğim maskeler haricinde kostümlerin göz yormaktan başka bir amaca hizmet etmediğini düşünüyorum. Keşke bu denli alternatif bir yoruma yakışacak, daha sade ama etkili kostümler olsaydı ve maskeler çok daha ön planda kalsaydı. Zira yenilikçi fikirlere bu denli uyum sağlayan bir ekibin çok daha sade kıyafetler ile çok daha yoğun ve yüksek performanslar sergileyebileceğini düşünüyorum. Her ne kadar grotesk ve şatafatlı bir iş yaratılmaya çalışsa da bazen “less is more (az çoktur) ” istenileni daha iyi verebilir ve soytarılık kıyafetlerle değil oyunculuklarla canlandırılabilirdi.

soytarımlear4Ayrıca kısa ve vurucu bir anlatım yerine uzun tutulan metini çok yorucu buldum. Yaklaşık 3 saat süren oyun keşke daha kısa tutulan iki perde olarak tasarlansaydı da, bu denli anlamsız ve zorlama görünen soytarı hallerine ve kostümlerine gerek kalmasaydı. Oldukça dokunaklı olması planlanan finalin duygusunu bir miktar kaybetmesi ve soytarılıkların zaman zaman sıkıcı hale gelmesi bu uzun tutulan süreyle doğru orantılıydı.

Son olarak soytarının krala dönüştüğü değil de kralın soytarıya dönüştüğü bir versiyonun çok daha etkileyici olduğunu düşündüğümü ekleyerek;  oyuncuların tercih edilen bu versiyonda ellerinden gelenin en iyisini yaptığını, müziklerin sanki bir diğer oyuncuymuşcasına uyumlu eşlik ettiğini ve  ışık düzeninin de oldukça başarılı olduğunu hakkıya hakkını teslim etmek adına belirtmeliyim. Tüm eleştirilerime rağmen yine de izlemesi keyifli bir iş çıkardıklarını belirtip, tiyatroda parlak fikirleri merak edenlerin umut vaad eden bu oyunu izlemesini tavsiye ederim.

İyi seyirler,

Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi

Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi

  • Kimsenin_ölmediği_bir_günün_ertesiydi_afişKumbaracı 50
  • Yazan: Ebru Nihan Celkan
  • Yöneten ve Oynayan: Sumru Yavrucuk

Bugün?ün dünden farksız olduğu bir coğrafyada, varoluşunun tehdit olarak algılandığı bir kadının tek kişilik gösterisine hoşgeldiniz?Hep büyük bir hayatın figüranı olan Umut, bu kez anılarını paylaşmak için sahnededir. Aile bağları, ?madilik?, hayal kırıklıkları, çocukluk düşleri, muhatabını bulamadığından insanın dilini ekşiten her şey?

Asker bir babanın erkek vücudunda doğan kadın ruhlu çocuğu Umut. Ailesi ve toplum tarafından dışlanan, seks işçiliği dışında bir şey yapamayan, dövülmesi normal, öldürülmesi daha da normal olanlardan trans Umut’un hayatından ve çocukluğundan kesitleri izliyoruz. Bildik hikaye ve bildik olaylar olmasına rağmen Sumru Yavrucuk’un oyunculukta son nokta olduğuna inandığım başarısı sayesinde, oyun bambaşka bir noktaya gidiyor. Oyun artık oyun olmaktan çıkıyor ve bir çoğumuzun belki uzaktan şahit olduğu, belki sadece duyduğu bu hayatlardan biri olan Umut’un hayatı, birinci ağızdan öğrendiğimiz bir trajediye dönüşüyor.

kimsenin_olmedigi“Bugün kimse ölmedi, çok mutluyum”, “En son Umut ölür!”…

Sumru Yavrucuk, 1 saat içinde bizi Umut ile tanıştırıyor, Umut’un aklına ve bedenine sokuyor, acısını ta en içimize işliyor ve ayakta alkış üstüne alkış alıyor. Beni de en çok yukarıdaki iki cümle yaralıyor.

Bir hayli zamandır sahnede olan oyun, bu sene de seyircisiyle buluşacak. Kaçırmayın, mutlaka izleyin ve Sumru Yavrucuk’u dakikalarca ayakta alkışlamaya hazır olun.

İyi seyirler,

Kısa Kısa #10 – Kabare, Kapıların Dışında, Michalengelo, İsim Şehir Hayvan ve Alevli Günler

Kısa Kısa #10 – Kabare, Kapıların Dışında, Michalengelo, İsim Şehir Hayvan ve Alevli Günler

Bu oyunları izleyip yazılarını yazalı çok oldu ama paylaşmak bugüne kısmetmiş:

Kabare / Şehir Tiyatroları

  • 2013_Kabare_AfişYazan : Joe Masteroff
  • Yöneten : Yücel Erten
  • Koreografi: Selçuk Borak
  • Müzik: John Kander
  • Süre: 2 Saat 40 Dakika / 2 Perde
  • Oyuncular : Ayşem Yağmur Ulusoy, Berk Samur, Can Başak, Ceren Hacımuratoğlu, Deniz Evrenol, Doğan Şirin, Eraslan Sağlam, Ergün Üğlü, Hakan Arlı, Mehmet Soner Dinç, Mert Turak, Nurdan Kalınağa, Özge Borak, Özge Midilli, Pelin Budak, Pınar Aygün, Selma Kutluğ, Yılmaz Arda Alpkıray

“Bir kabare aktristi ile Amerikalı bir yazarın kısa ömürlü aşkı ve onları kuşatan büyük toplumsal kaos. 1931 yılı, Berlin Bir yanda faşizmin tırmanışıyla süre giden huzursuzluk ve açlık; diğer yanda yalnızca eğlence ve para peşinde küçük burjuvaların kendi kabuklarındaki umursamaz yaşam. Kült müzikaller sınıfında yer alan Kabare,1972’de beyaz perdeye aktarıldığında 8 Oscar kazanmış ve “Tüm Zamanların En İyi Yüz Filmi” listesine girmiştir.”

Bu oyundan bahsedeceksem öncelikle Mert Turak’tan bahsetmeliyim. Daha önce yine Şehir Tiyatrolarının Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ve Romeo ve Juliet oyunların izlediğim oyuncu, bu iki oyunda olduğu gibi yine başroldeydi ve yine oyunu sırtladı. O kadar yüksek bir enerjisi var ki, sahnede görüldüğü her an dikkatleri üzerine çekmesini biliyor.

Dünyanın  en ünlü müzikallerinden birini oynayan Şehir Tiyatrolarının bu oyununa bir hayli konsantre gitmiştim fakat şu yazımda belirttiğim üzere arkamda oturan kadın yüzünden dikkatim darmadağın oldu.

Ümraniye sahnesi de berbat ses düzeniyle (su ara yenileniyor/ ya da yenilendi sanırım) bu dağınıklığıma eklendi .Zira ses o kadar çok dağılıyordu ki, ne söylendiğini hiç anlamadık. Çoğu diyalog ve şarkı sözlerinin tamamı gürültüden ibaretti.

Bu kadar çok dikkat dağıtıcı olmasına rağmen, oyunun prodüksiyonunu fena bulmadım. İzleyeceklere iyi seyirler dilerim;

Kapıların Dışında / Yolcu Tiyatro

  • kapıların dışındaYolcu Tiyatro
  • Yazan: Wolfgang Borchert
  • Çeviren: Behçet Necatigil
  • Yöneten: Ersin Umut Güler
  • Oyuncular: Cenk Dost Verdi, Müzeyyen Durgun, Yasemin Ertorun, Ersin Umut Güler

“Yolcu Tiyatro seyircisi ile buluşacağı ilk oyun için, tiyatro tarihinin en güçlü savaş karşıtı oyunlarından biri olan, ?Kapıların Dışında? oyununu, dijital 3D mapping teknolojisini kullanarak sahneliyor.

Animasyonlarla gerçek oyuncuların iç içe geçtiği oyunda, dijital teknoloji bir fon olarak değil, oyunun bir parçası olarak kullanılıyor. Oyuncuların, animasyonlar ile interaktif olarak sürekli iletişim halinde oldukları oyun, seyirciler için bugüne kadar tiyatro sahnesinde yaşamadıkları farklı bir deneyim oluşturacaktır.

Savaşın birey üzerindeki yıkıcı etkisinin anlatıldığı ?Kapıların Dışında? oyununda, ruhsal ve fiziksel yaralarla savaştan yurduna dönen bir askerin, döndüğünde hiçbir şeyi eskisi gibi bulamamasının hikayesi anlatılıyor.”

Prömiyeri’nde izlediğim ve üzerinden çoook uzun zaman geçen oyunda; oyuncuların video/animasyon görüntüleri ile gerçek oyunlarını iç içe geçirmişlerdi. Açıkçası oyun tanıtımında bu özelliğini o kadar çok ön plana çıkarmışlardı ki, beklentim bir hayli yüksekti. Fakat pek beklediğim gibi olmadığını söyleyebilirim.

Yine de bu kadar genç bir ekibin, böyle cesur denemeler yapmasını takdir ediyorum ve takip etmeye devam edeceğim.

Michelangelo / Devlet Tiyatroları

  • michalengeloDevlet Tiyatroları
  • Yazan: Irmak Bahçeçi
  • Yöneten: Saydam Yeniay
  • Oyuncular: Atilla Şendil, Mahmut Gökgöz, Cemal Ünlü, Ozan Uçar, Tevfik Tarhal, Kemal Topal, Nurettin Özşuca, Çetin Demir, Onur Serimer, İpek Gülbir, Duygu Yürükçe, Arda Baykal, Utku Çorbacı, Merve İleri, Merve Bağdatlı, Gökay Müftüoğlu, Yiğit Kartal, Çetin Demir, Samet Silme

“Rönesans’ın önemli sanatçılarından biri olan Michelangelo Buanorotti’nin, Roma’daki Sistine Şapeli’ni resimlerken yaşadığı son birkaç hafta… Heykeltraş, ressam, mimar Michelangelo sanatın iktidarla yaşadığı çatışmaları, dehasının sonucu gelen kaçınılmaz yalnızlığı ve güvensizlikleriyle, yüzyıllar boyunca insanlık tarihinin en büyük hazinelerinden biri olarak anılacak olan büyük eserini tamamlamaya çalışır.”

michelangeloDevlet Tiyatrolarının bol ödüllü oyununu konuşmaya dekorundan başlamak gerekir. Sistine Şapali’nin resimlendiği zamanı anlatan oyundaki dekor kilisedeki iskeleleri ve oyunun sonunda büyük bir ihtişamla süpriz yapan detayları içeriyor.

Kalabalık kadronun bu gösterişli dekoru kullanımı ışıklarla da birleşince gerçeken çok etkileyiciydi. Fakat Devlet Tiyatrosu oyuncularının klasik oyun anlayışı, bu kadar çok modern tiyatroyla haşır neşir olan benim gibi bir çok izleyiciye abartılı ve gerçeklik duygusundan uzak geliyor.

Keşke bu güzel dekorun  hakkını vererek biraz daha modern yorumlayabilselermiş… Ama yine de izlenmeye değer olduğunu düşünüyorum. En azından Michelangeloyu biraz daha yakından tanımak için… İyi seyirler.

İsim Şehir Hayvan

  • Tiyatro İstanbul
  • Yöneten : Metin Serezli
  • Yazan : Yılmaz Özdil 
  • Oynayanlar   : Nusret Çetinel, Sabri Özmener, Hülya Gülşen, Bilal Çatalçekiç, Burcu Kazbek, Taner Ergör, Banu Çiçek, Yeliz Şatıroğlu, Levent Çimen, Aybar Taştekin, Serdar Aslan, Alev Azyok, Zafer Aslan, Anıl Yülek

Yılmaz Özdil’in köşe yazılarından hazırlanan “skeç”lerden oluşan oyunumsu çalışma. Uzun yıllardır izlediğim en kötü işlerden biri. Ne oyunculuklar, ne rahmetli Metin Serezli’nin yönetimi, ne “hala bu işi neden yaptığını anlamadığım” Barış Dinçel’in sahne tasarımı… Hiç birinin elle tutulur bir yanı yoktu. Yılmaz Özdil’in yazılarını merak ediyorsanız, yazılarını okuyun! Hiiiç oyuna gitmeye zahmet etmeyin…

alevli_gunlerAlevli Günler

  • İstanbul Halk Tiyatrosu
  • Yazan: Irmak Bahçeci
  • Yöneten : Yıldıray Şahinler
  • Oyuncular: Cem Davran, Erkan Can, Yıldıray Şahinler, Bahtiyar Engin, Selin Yeninci

“Çocukluğundan beri ayrılmamış üç arkadaş, biri mahallenin kasabı, biri muhasebeci, biri de Türk kültürü profesörü olmuş üç kafadar… İçlerinden biri kanser olunca, inançları gereği öldükten sonra yakılmak ister ve farklı olana yaşam hakkı vermeyen düzenle karşı karşıya gelirler. Başvurdukları her yerde başka komediler yaşar, her türden anlaşmazlık ve anlayışsızlıklarla karşılaşır, bize çağdaş bir ?Yaşar-yaşamaz? hikayesi sunarlar. “

Göndermeleri, esprileri ve oyunculukları çok iyi olan oyunun iki büyük kusuru olduğunu düşünüyorum. Birincisi 2,5 saate varan süresi. Komedi unsurları içeriyor olsa da 2,5 saat boyunca konsantre olmak çok zor oluyor. Ayrıca uzatılan ve sıkan bir kaç sahnenin çok rahat kısaltılabileceğini düşünüyorum. İkincisi ise artık benim görmekten bıktığım, fakat dekor tasarımcısı kıtlığı varmışçasına tüm tiyatroların çalıştığı Barış Dinçel tasarımı olduğu her halinden belli ahşaplı saçma kalabalıklı dekor!

Bu iki unsur dışında en azından usta oyuncuları izlemek için seyredilebilir. İyi seyirler,

Kısa Kısa #1 – Dot’tan Makas Oyunları 1, Altın Ejderha ve Yüksek

Kısa Kısa #1 – Dot’tan Makas Oyunları 1, Altın Ejderha ve Yüksek

MimarcaSanat’ta artık yeni bir yazı dizisi var. Her gittiğim etkinlikle ilgili minik de olsa notlar alıyorum, fakat hepsini ayrı birer yazıya dönüştürmeye zamanım olmuyor. Ayrıca bazı etkinliklerle ilgili söyleyecek sözüm kısa oluyor. Hal böyle olunca bu tip konularda “Kısa Kısa” başlığı altında yazılar yazmaya karar verdim. Söz konusu yazılar birden fazla eseri, etkinliği ve/ya sanatçıyı içeriyor olabilir, dikkat!

Uyarımı yaptıktan sonra ilk yazının ilk konusuna geleyim: Dot Tiyatro’nun izlediğim son üç oyunu. Artık bildiğiniz üzere Karatavuk ile başlayan Dot maceram hız kesmeden devam ediyor. O oyundan bu yana hemen her oyunlarını izledim. Aşağıda bahsedeceğim üç oyunu da muhtelif zamanlarda izledim ve sonrasında yazılarımı yazmıştım fakat derleyip yayınlamak bugüne kısmetmiş.

Makas Oyunları

makas oyunları

  • Şişman Adam / The Fat Man – Yazan: Anders Lustgarten  – Yöneten: Serkan Salihoğlu – Oyuncu: İbrahim Selim
  • Bazı Şeyler Çok Saçma / Things That Make No Sense – Yazan: Dennis Kelly – Yöneten: Tuğrul Tülek – Oyuncular: Deniz Türkali, Pınar Töre, Enis Arıkan
  • Pankart / A Bigger Banner – Yazan: Mark Ravenhill – Yöneten: Serkan Salihoğlu – Oyuncular: Elvin Aydoğdu / Ezgi Bakışkan, Su Olgaç, Tuğçe Altuğ, Can Şıkyıldız
  • Hassas / Fragile – Yazan: David Greig – Yönetmen: Murat Daltaban – Oyuncular: Tuğrul Tülek

Dot’un bu sezon başladığı kısa oyunları içeren bir seri oyunun adı. 2011’de Britanya’da başlayan “Theatre Uncut” adlı kısa oyun yazma ve okuma projesinde yer alan güncel ve politik oyunları alıp, bütün sezon boyunca sıra sıra sergileyecekler. Seçkin oyun yazarları tarafından yazılan bu kısa oyunlardan Şişman Adam, Bazı Şeyler Çok Saçma, Pankar ve Hassas adlı dört tanesini içeren Makas Oyunları 1’in sanat yönetimi, Dot’un kurucularından Murat Daltaban’a ait.

15’er dakikadan oluşan oyunlardan ilki Şişman Adam (The Fat Man), pek sevdiğim Oyuncu İbrahim Selim tarafından sahnelendi. Kapitalizmi simgeleyen şişman adamın ne olduğunu, nasıl yaşadığını ve ona karşı neler yapmamız gerektiğini anlatan oyun, açılışı yaptı. Peşinden Deniz Türkali, Pınar Töre ve Enis Arıkan’ın yer aldığı, suç işlediğine dair bir kanıt olmadığı halde suçlanan bir kadını anlatan Bazı Şeyler Çok Saçma (Things That Make No Sense) geldi. Üçüncü oyun, Pankart ( A Bigger Banner), Serkan Salihoğlu yönetimindeki genç oyuncularla, 50lerdeki bir öğrenci hareketi ile günümüzü bağdaştırarak “devrim hayali” üzerine yoğunlaştı.

Bu üç oyunda da metinlerin yetersiz olduğunu düşünüyorum zira başlık olarak kapitalizm, suçsuz suçlular ve devrim hayali konuları verilse, herkesin benzer tekstleri yazabileceğini düşünüyorum. Hep konuşulan klişe cümleler ve derinliği olmayan kara mizah Dot’un bu zamana kadar sahneledikleri ile uzaktan yakından alakalı değildi. Dot oyunlarının sonunda, kafamda deli sorularla salondan ayrılmaya alışık olduğumdan, bu oyunlar bana pek yavan geldi. Ve metinlerde duyduğum bu sıkıntı, daha önce bayıla bayıla izlediğim oyuncuları da tutuklaştırmış gibi hissettim.

makas oyunları2Dördüncü oyun ise, diğerlerine göre daha üstündü. Tuğrul Tülek’in hayat verdiği bir karakterle, genellemeden nispeten daha uzak durarak, özel bir durumu ve karakteri anlatıp empati kurmamızı sağlayan Hassas (Fragile) çok daha ilgi çekiciydi. Bütçe kesintileri nedeniyle kapanan bir kliniğin hastası olan Jack’in terapistinin evine gitmesini ve dünya düzeninde insana verilen değeri sorgulamasını anlatan oyunu baştan sona mükemmel götüren Tülek, bir bölümü seyircilere oynatarak, katılımımızı da sağladı. Doktor karakterinin konuşmalarına, hep bir ağızdan biz seyirciler can verdik. Değişik bir deneyimdi, yalnız replikleri takip edeceğim diye oyuna konsantrasyonum bozuldu ne yalan söyleyeyim.

Son oyun dışındaki oyunları pek beğenmediğim Makas Oyunları 1’in sahne tasarımı ise hoştu. Farklı yüksekliklerde ve renklerdeki platformların hem görseli güzeldi, hem de oyuncular çok verimli bir şekilde kullandıklarından işlevseldi. Ayrıca yine müzik kullanımı ve ışık düzeni başarılıydı. Artık Dot’tan beklentilerim, özellikle geçen seneki Sarı Ay (Yellow Moon)‘dan sonra, çok çok yükseldi. O nedenle başarılardan kısa, beklentilerimi karşılamayan şeylerden ise uzun bahseder oldum sanırım. Fakat görüldüğü üzere her zaman oyunlarından çok etkilendiğim Dot’ta bu sefer Hassas oyunu dışında herhangi bir etki alamadım. Bu yüzden de ikincisine gidip gitmemekte kararsızım.

Altın Ejderha / Der Goldene Drache 

altınejderha

  • Yazan: Roland Schimmelpfenning
  • Yöneten: Serkan Salihoğlu
  • Oyuncular: Deniz Türkali, Köksal Engür, Ece Dizdar, Enis Arıkan, Saim Karakale

“Oyun bir apartmanın en alt katındaki Altın Ejderha, Çin-Thai-Vietnam lokantasında geçer? Mutfakta Uzak Doğulu aşçılar durmadan yemek pişirirler. Aralarındaki en genç çocuk orada kaçak olarak çalışmaktadır? Çocuğun diş ağrısıyla başlayan oyunda apartmanın farklı katlarında yaşayan ve tamamen farklı hayatlara sahip olan tüm komşuları tanırız? Balkondaki yaşlı adam ve torunu, Çatı katında oturan genç çift, Bir kat aşağıda; bir kadın ve erkek arkadaşı Altın Ejderha?nın yanındaki bakkal? Herkes hayatından farklı bir şey bekler, herkes başka biri olmak ister, herkes Altın Ejderha?da yemek yemeye devam eder?”

Dot Tiyatro’nun ülkemiz tiyatro tarihinde nasıl bir yere sahip olduğunun şu anda farkında mıyız? Tam emin değilim. Zira Türkiye’de yapılmayanı yapma, henüz görmediğimiz, bilmediğimiz metinleri ve tarzları bulup, kötü bir kopya değil daha da iyi ve modern bir şekle sokma konusunda her geçen zaman kendini daha da geliştiriyor.

Roland Schimmelpfenning’in yazdığı, Serkan Salihoğlu’nun yönettiği Altın Ejderha, bir apartmanın en alt katındaki Çin-Thai-Vietnam lokantasının adı. Ve oyun, o lokantada kesişen hayatları kapitalist düzen ve  kaçak işçi konularının eleştirileriyle birlikte seyirciye anlatıyor.

Oynayan beş oyuncunun maksimum performans gösterdiği tek perdelik oyun, takip edilmesi zor bir hızla aktı. Fakat sürekli karakter değiştiren oyuncular, öyle güzel altından kalktılar ki bu işin, bazen hızdan yorucu olsa da derin konuları keyifli bir seyirlik haline getirdiler.

Bu sezon tekrar oynarlar mı bilmiyorum ama şansınız olursa kaçırmayın derim.

Yüksek / Overspill 

  • yüksek2Yazan:Ali Taylor
  • Yöneten: Tuğrul Tülek
  • Oyuncular: Mehmetcan Mincinozlu, Onur Öztay, Aykut Akdere

 “Baron, Pıt, Çakı. Üç çocukluk arkadaşı. Aynı okula gitmiş, aynı mahallede büyümüşler,  aynı takımı tutuyor,  aynı müzikleri dinliyor, adeta tek vücut olmuş gibi yaşıyorlar. Her Cuma gecesi birlikte dışarı çıkıp, o mekandan bu mekana geçer, kalabalığa karışır, içer, eğlenir, sarhoş olurlar?

O gece, ?hikayeleri? yine her zamanki gibi devam ederken, şehirde patlamalar başlar. Üç ?Panpa??nın gittikleri ve hatta içinde bulundukları mekanlar teker teker  yok olur.  Şehirde paranoya artmaktadır? Baron, Pıt ve Çakı suçlunun peşine düşer, istedikleri tek şey onu yakalamak ve hikayelerini eski haline döndürmektir. Kahramanlarımız ?hikayeyi? değiştirmeye çalıştıkça geri dönüşü olmayan bir yola girer? ?Hikaye? gittikçe büyür, ağırlaşır ve derin bir karanlığa doğru gider.”

Tuğrul Tülek elini attığı her işte bir farklılık yaratıyor ve başarısını hep bir üst kademeye taşımayı başarıyor. Yüksek’de bu başarılarından biri.

Yine bildiğimiz anlamda, tefrişli-dekorlu sahne düzenlemesi yok. Çok başarılı ışıklar ve müzikler dışında koca bir alan ve 3 oyuncu. Fakat metin o kadar iyi yazılmış ve düzenlenmiş ki, oyuncuların anlatımıyla tüm seyirciler Taksim’de hissettik kendimizi. Tülek’in cümleleriyle; “Oyun, her birimizin kendi hikayesi olduğunu fakat bizim dışımızda akan hayat içinde ne yazık ki kendimizi istediğimiz gibi yaşayamadığımızı ve anlatamadığımızı irdeliyor. “du ve bunu hepimizin bildiği sokaklar ve mekanları kullanarak yaparak, hikayenin “gerçek” hissiyatını içimize işliyordu.

İzleyeli bir hayli zaman geçti ama düşünüyorum da oyunda olmamış diyebileceğim hiçbir şey yoktu. Oyunculuklar, metin, koreografi, ışık, reji…

Tuğrul Tülek’in yeni işlerini merakla bekliyor ve takip ediyorum.

Berkun Oya’dan Babamın Cesetleri

Berkun Oya’dan Babamın Cesetleri

  • Tiyatro Krek
  • Yazan ve Yöneten: Berkun Oya
  • Oynayanlar: Defne Kayalar, Kaan Taşaner, Öner Erkan, Özge Özel, Şerif Erol, Ulaş Tuna Astepe, Yurdaer Okur

Yaklaştı, yüzlerimiz arasında yirmi santim yok. Nefesi burnumda ve şeytan konuştu. Just watch my friend? Just watch. Kıpırdamadan baktım şeytana, my friend dediği için alçak bir umut doğdu içime. Şeytanın arkadaşıyım ve hayatta kalacağım.

httpv://www.youtube.com/watch?v=fOcD1YQkwHs

Berkun Oya çok acayip bir adam. İşlerini yakından takip ederim ve hep çok saygı duyarım. Babamın Cesetleri’ni izlemeden önce sahneye koyuşu açısından bir farklılık bekliyordum. Hani tüm tiyatrolar klasikten vazgeçip fiziksel ve yüzüne tiyatro örneklerini sergilemeye başladı ya, o anlamda bir değişiklik beklemiştim. Fakat iyi ki böyle bir deneme yapılmamış, zira mükemmel bir metin, inanılmaz oyunculuklar ile son zamanlarda izlediğim en iyi tiyatro oyunlarından birini ortaya koymuşlar.

Bir kere baba ve oğulların ve tüm ailenin içinde yaşanan o olaylara tanıklık etmek, sıkılmadan, hatta nefes almadan izlemenizi sağlıyor. İki perde olan oyunda, neden ara verildi diye üzüldüm o derece.

Bu kadar derin aile mevzuları işlenirken Öner Erkan ve  Kaan Taşaner inanılmaz oyunculuk performansları sergiliyorlar. Gerçi yine sevgili seyirciler, oyunun dram olduğunun farkında değilmişcesine, şu anda komedi dizisinde oynadığından mıdır nedir Öner Erkan ağlarken bile gülmeyi başardılar ya … Neyse…

Birçoklarının sıkıcı bulduğu, babanın hikaye anlattığı yaklaşık 15 dakika süren sahne beni büyüledi. Kitap okur gibi anlattı Şerif Erol ve seyircinin hayal gücüne bırakıldı. Bayıldım, bayıldım!

Dekor olarak bir hastane odası vardı. Abartısı, gereksiz hiç bir detayı yoktu sahnenin. Olması gerektiği gibi. Kapı açıldığında koridordan gelen “hastane sesi” mükemmel bir detaydı, ilk saniyeden itibaren oyunun içinde olmamıza katkı sağladı.

Bıraksam kendimi, sabaha kadar övebilirim. Ama özellikle Öner Erkan’ın o yükselen oyunculuğu, ağlama sahnesinde ben hüngür şakır ağladım, ve finali ile unutamayacağım bir oyun oldu.  Gerçekten uzun zamandır izlediğim en iyi dram tiyatro oyunuydu.

Mutlaka seyredin.

Not: Gidiş gelişler sorun olur sanıyor insan. Malum Santral İstanbul biraz uzak. Fakat biz Kabataş sahilden direk servise bindik, tiyatronun kapısında indik. Sitelerinde detaylı bilgi var, yoldan korkmayın, gidin!

Çehov’un Vişne Bahçesi Sahnede

Çehov’un Vişne Bahçesi Sahnede

  • VişneBahçesi_AfişİBB Şehir Tiyatroları
  • Yazan: Anton Çehov
  • Yönetmen: Engin Alkan
  • Süre: 2 sa 15 dk
  • Oyuncular: Aslı Nimet Altaylar, Başak Erzi, Berna Adıgüzel, Cemal Ahhan Şener, Çağlar Polat, Destan Batmaz, Emre Şen, Engin Alkan,Erhan Abir, H.Samet Hafızoğlu, Hümay Güldağ, Hüseyın Tuncel, Işıl Zeynep Tangör, Murat Üzen, Selin Türkmen, Zafer Kırşan, Zeynep Ceren Gedikali

“Aristokrat bir ailenin son fertleri tüm servetlerini tüketmişlerdir. Ellerinde kalan son şey olan vişne bahçesiyle çevrili çiftlikleri ise borçlarından ötürü satılmak üzeredir. Üretmeye ve çalışmaya alışık olmayan bu insanlar; kapılarını sıkıca kapadıkları evlerinde, servetlerinin son kırıntılarını tüketirken, dışarıda yaşanan büyük değişim, sadece o ünlü vişne bahçelerini değil, eskiden olduğu gibi sürdürebileceklerini sandıkları yaşamlarını da tehdit etmektedir. Çehov, “değişim” denilen süreci sorgularken, 19. yüzyıl sonu Rus aristokrasisinin çözülüşüne ve çöküşüne tanıklığa çağırıyor.”

Şimdiye kadar 10’a yakın oyununu izleme şansı bulduğum ve yeni oyunlarını heyecanla bekleyip, koşa koşa gidip izlediğim Engin Alkan, bana göre Türk Tiyatrosu’nun en önemli yönetmenlerinden. Vişne Bahçesi bu sezon boyunca izlemek istedim, biraz geç oldu ama sonunda bu nefis oyunla buluştum.

Oyuna geçmeden büyük alkış hakeden Cem Yılmazer ve Duygu Türkekol’u yazmalıyım önce. Dekor ve ışık gerçekten çok çok güzeldi. Oyuna bu kadar iyi katkı  yapan dekoru uzun zamandır görmemiştim. Renkler, sahne giriş çıkışları, o mükemmel dal parçalarından heykel ve onunla yakalanan gölgeler ile sahnenin gerçekten bir vişne bahçesine dönüşmesi… Sonra ailenin o bahçeye hapsolduğunu anlatan o koca ahşap duvarlar, hep yenilen içilen harcanan tüketileni anlatan o koca masa… Hepsi çok çok iyiydi. Dekorla ilgili tek yapabileceğim eleştiri masanın yerini biraz uzak bulmuş olmam olabilir. Masanın önünü de kullandılar oyuncular ama biraz daha yakın olabilirdi sanki. (bir de hem miyopum hem astigmatım var, ondan uzak gelmiş olabilir :))

Ayrıca dekorla birlikte kostümler de çok başarılıydı. Oyunun içine girmemize çok büyük etkenlerdi. Değişimin olduğu Rusya’ya ayak uyduramamış aristokratlar pudralı yüzleri ve dönem kostümleri ile sahneye çıkarken, mücadeleci çağdaşlar günümüz kıyaferleriyle sahnedelerdi. (Hatta oyun içinde taraf değiştirenler bile oldu…)

vişne bahçesi

akbahaber.com

vişne bahçesi

oznurdogan.com

Oyuna gelecek olursak, Çehov’un eserini çok uzun yıllar evvel okumuştum. Hatırımda kalan, oldukça ağır bir hikayeye sahip oluşuydu. Engin Alkan’ın rejisi bu ağırlığı olabildiğince yumuşatıp, bazı uzatılan sahneler akışı yavaşlatsa da,  metnin mesajlarını yok etmeden daha rahat seyredebilecek bir hale getirmişler.

Oyunculukları da beğendim. Karikatürize karakterler gayet kararında tutularak, oyunun dengesini çok iyi sağlamıştı. Bunu özellikle tebrik etmek isterim çünkü bu tip oyunlara katılmaya çalışan komedi unsuru çoğunlukla oyundan kopmamıza neden olacak kadar abartılıyor. Bu oyunda denge çok iyiydi. Oyunculuklar deyince Engin Alkan özellikle oyunun sonlarına doğru yükselen performansıyla müthişti. O mükemmel tiradı gerçekten tüylerimi diken diken etti.

Oyunun keyfi damağımda, verdiği mesajları ve alt metni uzun uzun yazamayacağım. Özetle, biraz uzun olması ve zaman zaman akışındaki sıkıntılar haricinde çok keyifliydi. Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler,

Bahçe

Sınıfların yeniden belirlendiği, sermayenin, elitlerden yeni zenginlere el değiştirdiği, para kazanma hırsının alevlendiği, değer yargılarının değiştiği, eski ile yeninin, geçmiş ile şimdinin yaman çelişkisiyle bezeli bir Bahçe’ yi hikaye edeceğiz birazdan.

Bu bahçede geleneğin ve statükonun var ettiği seçkin insanlar yoksullaşmayı ve belki de yok oluşa  katlanmayı göze alsalar bile kemikleşmiş ezberlerinden ödün vermeye yanaşmazlar. Zamanın dayattığı yenilenmeye ayak uydurmayı reddederler. Varlıklarını sürdürebilmenin çözümü kendilerinde olmasına karşın, hiç bir eylemde bulunmazlar. Durmaksızın konuşurlar ama kimsenin birbirini dinlemediği gülünç bir o kadar da acıklı cümleler sarf ederler. Bu bahçede adeta hiç bir cümle tamamlanamaz. 

Seçkinlerimiz, eski güçlerini ve görkemlerini arzularlar fakat varlıklarını borçlu oldukları değerlerin giderek anlamsızlaşmasını görmezden gelme refleksiyle bir çeşit körlüğe sığınırlar. Bu körlük sürekli bir nostalji hissiyle şimdinin boşluğundan beslenir.

Peki, eski olanın çöküşünden  bir ” yeni” var edilebilecek midir? Her dönüşüm ilerleme ile eş anlam içerir mi? Yozlaşma ile ilerleme arasındaki sınır nedir? Bahçedeki dönüşümün öncülleri ilerlemeyi ve çağdaşlığı kültüre dönüştürebilecek bir sistemi var edebilecekler midir? Sözü edilen toplumsal dönüşüm bir yenilenme midir, yoksa topyekûn  bir tepetaklak oluş mu?

Değişim arzusu taşımayan bir toplum yoktur. Statükoya karşı çıkarak çağdaşlaşmayı hedefleyen bir çaba, var olan sistemin yok saydıklarından ihtiyaç duyduğu desteği bulabilir. Ne var ki taşları yerinden oynatacak denli güçlenen tabanın sesi,  kendine bir yer edindikten sonra, yeni bir felsefe yaratmayı seçecek midir? Yoksa gücünü şeklen değişmiş statükonun restorasyonu için mi harcayacaktır?

Biz bu sorularımızın yanıtlarını kendi bahçemizde aramaya devam edeceğiz.”

?Engin Alkan

Bilmeyenler için Tiyatro Adabı!

Bilmeyenler için Tiyatro Adabı!

“Seyircilerin eğitilmesi ile ilgili Muhsin Ertuğrul: 1927?de yeni seyirciler yetiştirmek için ?talebe matineleri? yapmış. Seyircilerin ?adabını? oluşturmak için iki sayfalık bir broşür hazırlanmış. Muhsin Ertuğrul?un kaleme aldığı ?Tiyatro Adabı? adlı bu broşürün baş sayfasına ?Bilmeyenler İçin? kaydının konulması da unutulmamış.” (kaynak: tiyatrodunyasi.com – Ali Çakır )

 

Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Kabare adlı oyununu izlemeye gittik. Oyunla ilgili eleştiriler çok iyi, Mert Turak’ın performansı dillere destanmış, çok keyifli bir akşam olacak derken, arkamda oturan kadını öldürme şeklimi hayal ederek  geçirdim iki saatimi! Gerçekten sınırlarımı çok zorladı. Üstelik bu ilk değil!

Hemen her hafta muhtelif tiyatrolarda oyunlar izlediğimden, daha önce defalarca benzer şeyler yaşadım ama artık ayrıca yazma ihtiyacı duydum. Daha da olmazsa, bu yazıyı broşür olarak bastırıp oyunlardan önce dağıtmayı planlıyorum!

Lütfen telefonunuzu kapatın!

Öncelikle herkesin bildiği ama nedense bir türlü uygulamadığımız bir kuralı hatırlatmak isterim: Lütfen oyundan önce telefonlarınızı kapatınız!

Son oyunda üşenmedim saydım: 6 kere telefon çaldı! Üstelik her iki perdenin başında anons yaptılar. Anlaması mı güç? Uygulaması mı zor? Yani ben her seferinde hem sesi hem alarmı iki kez kontrol ediyorum, açık olmasın diye. Saygıdır yahu bu!

Bir de şu var. Telefonun sesini kapattı diyelim, titreşim açık! E ne anladım ben o işten? Melodi çalmıyor ama zar zar zar sürekli titreşim sesi duyuyorum! Ya da telefonun sesini de titreşimi de kapattı Allah razı olsun ama o telefonu elinde tutuyor ve mesaj/arama geldikçe ışığı yanıyor! Çaktırmadan kontrol ediyor ekranı, açıyor hafif bir açıyla, sonra hemen kucağına gömüyor!

Eğer bir haber bekliyorsanız veya biriyle iletişim kurma ihtiyacındaysanız oyuna girmeyin lütfen!

Biraz da olsa araştırın!

Şöyle saçma bir durum oluştu son günlerde. Kültürlü olduğunu ispat etmeye çalışan herkes tiyatroya gitmeye başladı. Yani sırf gitmiş olmak için, gittiğini sağa sola anlatmak için tiyatroya giden bir kitle oluştu. Fakat bilinçli olarak izlemediklerinden ve oyun araştırmak gibi bir huyları olmadığından sıkılıp herkesi rahatsız ediyorlar. Ve bu yüzden kültürlü olmayı bırakın amiyane tabirle kırolar!

Eğer sıkılgan bir insansanız ve beğenmeseniz bile sessizce oturup izleyemeyecekseniz lütfen önceden detaylı bir araştırma yapın. İnternet denen bir şey var artık elimizin altında, ayrıca bir sürü oyun var. Beğenebileceklerinize gidin. Örneğin ben de, tarihi oyunlara pek ilgi duymuyorum, o nedenle pek tercih etmiyorum. Çok basit yani.

Bir de konuyu araştırmak şu açıdan önemli.  Bazen kara komedi oyunlar oluyor. Bir diğer algımız olan tiyatroya “eğlenmek” için gitmek konusu hemen devreye giriyor, okumadan etmeden bilet alan kültür mantarı kişisi oyunu komedi sanıyor! Gördü ya afişte “komedi” yazısını, “kara”sı umrunda değil. Sonra koca salonda, aslında çok önemli bir konuyu kara mizahla anlatmaya çalışan oyunculara, olur olmadık yerde gülen tipler çıkıyor. Ağlaya ağlaya ölen oyuncuya, komik karakteri oynuyor diye gülen gördüm yahu!

Benzer şekilde küfre gülmek gibi bir alışkanlığımız da var. Hele yabancı dilden çeviri oyunlarda çok karşılaşıyorum. “Lanet olsun Amy, seni bir daha burada görmek istemiyorum. S.ktir git!” diyor oyucu sinirle. Seyirciler kıkırdıyor. Bazen gerçekten herkesin delirdiğini düşünüyorum…

tiyatro adabıSesli yorumlar yapmayın!

Hafta sonu sinir hastası olduğum oyunda, arka sırada oturan hanımefendi, henüz oyunun başında yanındaki beyefendiye bir şeyler anlatmaya başladı. Dönüp bakış attım anlar belki diye ama nerede?! Oyunun ortasına kadar ya sabır çekip dayandım.

İkinci yarıda artık tahammül edemeyeceğim bir seviyeye geldi. Zira yanındaki beye “Aaa baş roldeki Özge Borak! Ata Demirer var ya onun karısı…” gibi yorumları daha da artan ses tonuyla yapmaya başladı. Dönüp elimle sus işareti yaptım ama 5 dakika sonra aynı tas aynı hamam.

Oyun bitene kadar gerçekten zor dayandım. Selamlama bittikten sonra da kapıdan dışarı çıkana kadar önce hanımefendinin kendisine, sonra peşinden ortaya sesli sesli söylenip durdum: “Tiyatroda konuşulmaz! Tiyatroda sesli yorum yapılmaz! Çok önemli bir şey söyleyeceksen illa, 5-6 kere dekor değişti, o aralarda söyle.!”

Ah o pet şişeler!

Telefonlar, sesli yorumlar, gereksiz kahkahalar dışında en çok karşılaştığım bir diğer sinir bozucu şey de pet şişe hışırtısı. (hışırtı mı denir ona?) Yani milletçe bol su içiyoruz anladığım kadarıyla, ne güzel ama biraz daha sessiz içebilirsek…

Geçen oyunda, iki aşık sahnede el ele göz göze, romantik bir konuşma yapıyorlarken yanımdaki hanımefendi bir su içti ki, maşallah romantizm tavan yani! O pet şişeyi daha az ezerek kullanabilse ne güzel olacak.

Aynı şekilde, artık tiyatro/sinema büfelerinde satılması yasak olsa da çantada getirilen bisküvilerin kaplarının sesi de insanı çıldırtacak cinsten. Yakın zamanda sinemada bir beyefendi koca bir paket cipsi bitirene kadar filmden hiçbir şey anlamamıştım!

Tiyatro Adabı!

Son olarak  diğer genel kuralları basitçe sıraladım:

Eğer oyunu beğenmediyseniz, sıkıcı bulduysanız sesli sesli “of” çekmeyin. Beğenenler vardır unutmayın. Beğenmediyseniz perde arasında çıkarsınız olur biter.
Uykunuz geldiyse sesli sesli esnemeyin, sessizce perdenin bitmesini bekleyin.
Ayaklarınızı çişiniz gelmiş gibi sallamayın. Bütün sıra sallanıyor siz öyle yapınca!
Sesli sakız çiğnemeyin. Dahası sakızı balon yapılıp patlatmayın. (Bunu da gördüm!)
Durup durup parfüm sıkmayın. Dip dibe olunca kokudan başı ağrıyor insanın. (Bunu da gördüm!)
Lüzumlu lüzumsuz her yerde alkışlamayın. (Bazen alkış yersiz olunca, oyuncular da sıkıntıya düşüyor, devam mı etsem beklesem mi diye. Devam edince alkıştan sesi duyulmuyor … vs. (özellikle ilk oyunlarda))
Lütfen nezle, grip, faranjitseniz veya öksürüğünüz, hapşuruğunuz çoksa, burnunuzu sürekli silmeniz gerekiyorsa; öncelikle hastalığını kalabalığa yaymamak adına sağlık için, sonra etrafınızdakilerin ruh sağlığı için biletinizi erteletin.

Yapmamamız gerekenler bunlar. Yapmamız gereken ise çok daha basit. Sakince koltuğumuza yerleşip, oyun boyunca konuşmadan, ses çıkarmadan oyunu izlemek ve bitiminde oyuncuları takdir için alkışlamak. Bu kadar.

Diliyorum bundan sonra çok daha bilinçli seyircilerle, oyun izleme zevkini paylaşabiliriz.

İyi seyirler,

Civan Canova’nın Yazıp Yönettiği Oyun: Düğün Şarkısı / Akhilleus ile Ophelia

Civan Canova’nın Yazıp Yönettiği Oyun: Düğün Şarkısı / Akhilleus ile Ophelia

  • düğün şarkısıDevlet Tiyatroları
  • Yazan: Civan Canova
  • Yöneten: Civan Canova
  • Oyuncu: Berrin Akhasanoğlu
  • Tek perde, 1 saat

Atların çektiği ışıltılı gelin arabasının zaman içerisinde bal kabağına dönüşmesini, ya da dönüşme ihtimalinin neden olduğu korkuları, tedirginlikleri anlatmaktadır, “Düğün Şarkısı”. Bütün bunları yaşamış ya da yaşamak üzere olan bir kadının diliyle…

Birçoğumuzun oyuncu olarak tanıdğı Civan Canova aslında oyunculuğunun yanı sıra sağlam bir oyun yazarı.  Canova’nın Açelya Akkoyunlu ile evliliğinden yola çıkarak yazdığı Düğün Şarkısı / Akhilleus ile Ophelia  daha önce İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından Işıl Kasapoğlu’nun yönetmenliğinde oynanmış. Bu sezon ise Civan Canova’nın kendi tekstini yönetmesiyle yeniden hayat bulmuş.

Bir otel odasında başlayan ve zaman zaman geçmişe giderek bize hikayesini anlatan tek kişilik oyun, Berrin Akhasanoğlu’nun inanılmaz performansı ile herkesi içine çekiyor. Bazılarına aşırı melankolik bir hikayeymiş gibi gelse de, kadınlar aslında bu dozda hüznün ve acının kendilerine yabancı olmadığını bilirler.

Her seferinde tek kişilik oyunlara giderken çok tedirgin olduğumu söyler, müzikallerde bile sıkıldığım olmuşken tek kişiye odaklanmanın zorluğunu filan anlatırım ama bu sefer, özellikle sonuna doğru, göz yaşları içinde izledim oyunu. Gerek ışık, dekor, kostüm, gerekse dış sesin kullanımı ile birlikte, Berrin Akhasanoğlu oyundan kopmamıza izin vermedi, aksine onun aşkına sonuna kadar ortak olduk.

Bu noktada bir ilişkiyi kadının gözünden yazabilme başarısı açısından Civan Canova’nın önünde saygıyla eğilmek gerekir. Zira ilişkilerde kadınların gelgitleri, duygusal çıkmazları, ufak şeyler mutlu olmaları ya da derin üzüntü duymaları çok güzel işlenmişti. Bir tek oyunun sonunda ‘keşke adamın gözünden de olanları görebilseydik’ diye diledim. O kadar. (belki ilerde ?)

Aşağıda Civan Canova’nın sitesinden oyunu yazma hikayesini alıntılıyor ve oyunu izlemenizi tavsiye ediyorum.

İyi seyirler,

“Nereden başlasam bilmem ki? Duygular diyelim. Korkular mesela. Korkular değişmiyor. Cinsiyeti yok korkularımızın. Mutluluklarımız da öyle. Ben bu oyunu kaleme aldığım dönemde, bir kadının gözlerinde  ?mutluluğu? ve de ?o mutluluğu yitirme korkusu? nu görmüştüm, aynı anda. Ve de o sıralar onun yüreğini aralayabilmem ya da  kendimi onun duygu süzgeçinin ağzında bulabilmem için, aşırı bir empati gayreti içersine girmem de gerekmiyordu. Çünkü o sıralarda yüreklerimiz aynı şarkının ritmini tutuyordu birlikte. ?Düğün Şarkısı?

   İlk yazma isteği, o iki korkuyu, o gözlerde yakaladığım an başladı işte. O noktadan sonra benim için en önemlisi, sahnede gördüğümüz ve de görmediğimiz oyun kişilerini ve yeni atmosferi oluşturmaktı. Bütün bir yazımı bu işe ayırdım. Sonbahar bitiminde doğru bu oyun çıktı. O zamanki hayat arkadaşım ve ilham kaynağıma teşekkür ediyor, saygı ve sevgilerimi yolluyorum. Bütün bir yaz destek olmuştu bana. Bu oyunu günün birinde onun oynamasını tasarlıyordum ama hayat bizim tasarılarımızı kaale almıyor pek. Korkularımız da bu yüzden işte. Tasarılarımızı yarım bırakma korkusu. Planlarımızın allak bullak olması ihtimali…”

 

 

kaynak: civancanova.net

Bir Engin Alkan Müzikli Oyunu: İstanbul Efendisi

Bir Engin Alkan Müzikli Oyunu: İstanbul Efendisi

  • 2013_İstanbulEfendisi_Afişİstanbul BB Şehir Tiyatroları
  • Yazan: Musahipzade Celal
  • Yöneten: Engin Alkan
  • Süre: 164 dk , 2 perde
  • Oyuncular: Berna Adıgüzel, Cihan Kurtaran, Çağlar Çorumlu, Çığdem Gürel, Derya Çetinel, Emrah Özertem, Engin Alkan, Hamit Erentürk, Hüseyın Tuncel, Murat Üzen, Reyhan Karasu, Selin Türkmen, Senem Oluz, Serkan Bacak, Sevil Akı, Sevinç Erbulak, Tankut Yıldız, Tuğrul Arsever, Ümit Daşdöğen, Volkan Ayhan, Zafer Kırşan

Kendine damat beğenen bir baba kızının başka birini sevdiğini öğrenirse ne yapar? Savletî Efendi, kızının gönlüne yön vermek için cinlere perilere bel bağlamıştır… Musahipzade Celâl, İstanbul Efendisi ile Osmanlı’nın Lale Devri’nden sonraki gündelik yaşantısını ve sosyal ilişkilerini hicvediyor.

Yazıyı okuyanları uyarmam lazım. Zira yine Engin Alkan’a hayranlığımdan, yine Çağlar Çorumlu’ya sevgimden bahsedeceğim!

Şark Dişçisi‘nin yorumunu yazarken, “her zaman takipçisiyim bu ekibin” demişim. Öyleyim!  Hatta şöyle bir ritüele doğru adım adım ilerliyorum. Her Engin Alkan oyununu bir sefer seyrediyorum, sonra sevdiklerimi de götürdüğüm ikinci, üçüncü seferler oluyor.

İstanbul Efendisi’ni  de bu ikinci seyredişim. Musahipzade Celal’in eserini ilk sergilendiği yıllarda izlemiştim. Üzerinden bir hayli zaman geçmiş. Tekrar büyük bir zevkle izledim.

İlk defa gittiğim Ümraniye’deki Şehir Tiyatroları sahnesinin girişinde biraz şaşırdım. Zira otoparktan giriş ve fuayesi biraz bakımsızdı. (Ama olsundu!) Nescafe otomatından sıcak içeceklerimizi alıp pufların üzerine oturduk sohbet ettik. Bir hayli erken gittiğimizden, oyuncuların bazılarının provaya girişine de şahit olduk. Sevgili Çağlar Çorumlu provaya girerken, ev sahibi edasıyla selamlaştı bizle.

Ümraniye’deki tiyatronun sahnesi büyüktü fakat akustikte bir problem vardı. Oyuncuların sesleri çok dağıldı. Özellikle hızlı konuşulan sahnelerde hiçbir şey anlaşılmadı. Hatta bir ara, hafta içi olmasına rağmen tamamı dolu olan salonda, homurdanmalar başladı. Fakat müzikler çoğalıp oyunun temposu artınca herkes anladığı kadarıyla yetinip oyunun içine girdi.

Evde geçen bir oyuna oturma odası, boks konulu bir oyuna ring tasarlamasını işin kolayına kaçmak olarak gördüğümden genelde tasarımlarını beğenmediği Barış Dinçel’e ait sahne tasarımı, bu defa şaşırtıcı bir biçimde deneysel ve özgündü.  Dönemin İstanbul’unda bozulan idari yapıdan dini anlayışa bir çok konuda göndermeleriyle tozlu ve koyu geçmişimizi hicveden eseri, kalabalık oyuncu grubunun önüne çıkmadan ama olumlu anlamda destekleyen, yer yer postmodern etkiler taşıyan sahne, Dinçel’in şimdiye kadar ki en iyi sahnelerinden biriydi. Ayrıca kostümler ve makyajda yaratılan atmosfere büyük katkı sağlıyordu.

Çağlar Çorumlu ölene kadar benim için Tarla Kuşuydu Juliet‘teki “Wili” olarak kalacak olsa da her oyununda öyle çok parlıyor, öyle çok parlıyor ki, beğenmemek mümkün değil. Sevinç Erbulak enerjisiyle, keyfiyle, her şeyiyle oyunun içinde. Engin Alkan her zamanki gibi oyunu alıp götürüyor, seyirciyle bağını hiç koparmıyor. Tuğrul Arsever oyunu yükseltiyor…

Ve müzikler… Hepimizin aşina olduğu müzikler, biraz dağınık bir kurguda olsa da, seyircilere çok hoş anlar yaşatıyor. Başlarda sadece “seyirciyken”, sonlara doğru el çırpıp eşlik etmeye başlıyorsunuz.

Sözün özü gidin. Eşi dostu da götürün.

İyi seyirler,

 

 

Dot’tan Yine Bir Fiziksel Tiyatro Oyunu: Sarı Ay

Dot’tan Yine Bir Fiziksel Tiyatro Oyunu: Sarı Ay

  • sarı ayDot Tiyatro
  • Yönetmen: Pınar Töre
  • Yazan: David Greig
  • Oyuncular: Gizem Erdem, İbrahim Selim, Kaan Turgut, Ayşecan Tatari

Sarı ay, çağdaş bir Bonnie ve Clyde masalı.

Lee Macalinden.
Lee Macalinden?in şapkası.
Bir kere adı çıkmıştı.
Başta polis olmak üzere herkes onu tanırdı.

Billy. Lee?nin annesinin erkek arkadaşı.
Keşke Billy, Lee?nin şapkasına dokunmasaydı.

Leila Suleiman.
Sessiz bir kızdı ve konuşmaması dünyanın umurunda değildi.
Leila, o malum akşamda Lee ile süpermarkette karşılaşmasaydı, bu masalın kahramanlarından biri olmayacaktı.
Hatta Billy, Lee?nin şapkasına dokunmasaydı bu masal hiç bir zaman anlatılmayacaktı.

Şimdi, Leila ile Lee kaçıyorlar.

İskoçya?nın dağlarında, Lee?nin babasını arıyorlar.
Güçleri tükenmek üzereyken bir bekçi onları kurtarıyor.
Lee, bir an her şeyin iyi olacağına inanıyor.

Ama dünya kaçakları unutmuyor.
Lee babası hakkındaki gerçeği öğrenirken,
masalın kahramanları kendi gerçekleri ile yüzleşiyor.

 

Karatavuk ile başlayan Dot macerası bu sene de sürüyor. Sezonu açıp oyunları duyurdukları ilk an, heyecanı yaşamaya başlıyorum. Acaba bu sefer ne yaptılar?

1 saat kadar erken gittik Maçka G-Mall’a ve bir ritüel olarak NumNum’a gidiyorduk ki, kapanmış. Mecburen ikinci mekan PopUp’a gittik. Dot’a ait olan bu sempatik kafe tıka basa doluydu. Oyunu bekleyen seyirciler, oyuncular, yönetmenler…

Neyse yedik içtik, salona çıktık. Biletimi sağolsun oyundaki oyunculardan Gizem Erdem kontrol etti (!). Yerimize oturduk. Kare bir sahne vardı ve dört tarafta biz seyirciler.  Dekor olaraksa 4 pembe sandalye ve bir şapka…

Oyun öyle güzel bir tempoda başladı ve devam etti ki herhalde 1-2 saat daha devam etseler bayıla bayıla izlerdim.  5 yaşındayken babası tarafından terk edilen Lee’nin annesi ile beraber yaşayan sevgilisi Billy’i bıçaklaması ve ardından Leila ile birlikte kaçışlarını anlatan oyunda o bomboş sahne ev oldu, süpermarket oldu, orman oldu, klübe oldu, mağara oldu…

Masalsı bir anlatımı olan oyunda ışık ve ses kullanımı pek yoktu. Gerek de yoktu. Oyuncular kuşların sesini de, araba sesini de, tren sesini  de kendileri yaptılar ayrıca hem asıl karakterlerini hem yan karakterleri oynadılar, hem de zaman zaman anlatıcı oldular.

Karmaşık gibi görünen oyunun hikayesi biraz sıradan aslında. Ama Pınar Töre öyle bir anlatım yolu seçmiş ki sürüklenip gidiyorsunuz. İlk olarak Malafa‘da daha sonra ise Süpernova’da izlediğim ufacık tefecik Pınar Töre, ilk yönetmenlik denemesinde inanılmaz bir iş çıkarmış. Devamı gelir umarım.

En son  Öksüzler‘de izleyip oldukça beğendiğim oyuncu İbrahim Selim yine bekleneni veriyordu. Sadece Lee’nin üvey babasını oynadığı sahnelerde gerektiği kadar sert olamadığını düşündüm. Ama sahnede o kadar rahat ve kendine güvenli ki izlemesi çok keyifli oluyor. Gizem Erdem ise inanılmazdı. Çok motive bir şekilde sahnedeydi ve oyunun o kadar içindeydi ki beğenmemek mümkün değil. Fakat o kadar güzel, fit ve genç ki, sahnede oğlunu oynayan Kaan Turgut (27 yaşında)’un annesi rolünde kafamda oturmadı. 1978 doğumlu oyuncunun bu rol için çok genç göründüğünü düşünüyorum. (üstteki fotoğrafta en önde)

Punk Rock‘ta çok başarılı bulduğum Kaan Turgut ve genç oyuncu Ayşecan Tatari’de çok iyilerdi. (Kızcağız hikayeyi anlatırken kolundan bacağından tutup havada çeviriyorlardı ve o hikayeyi aynı sakin ses tonuyla anlatmaya devam ediyordu! Ben olsam: “AAAaaAaaa!”)

Günün sonunda bin türlü sekilde anlatılabilecek bir hikayeyi bu kadar performansa dayalı bir biçimde anlatmayı tercih edip, zaten yukarıda olan çıtasını daha da yükselten Dot ekibini tebrik etmek gerekir diye düşünüyorum.

Herkese iyi seyirler,

İki Kişilik Bir Oyun

İki Kişilik Bir Oyun

  • İKSV Salon ve Dot Tiyatro
  • Yönetmen: Bülent Erkman
  • Yazan: Aslı Mertan, Bülent Erkman
  • Oyuncular: Tan Temel, Serkan Salihoğlu

Karşılaşan, tanışan, bakışan, şakalaşan, dokunan, sevişen, seven, sahiplenen, özleyen, kıskanan, aldatan, kandıran, terkeden, terkedemeyen, tutunan, tutunamayan, unutan ve hatırlayan, yeniden ve yeniden deneyen iki kişinin bir yaşam boyu sürdürdükleri bir ?ilişki oyunu?.

Devasa bir metal ağın içinde, sıkışıp kalmış iki kişi. Bazen birisi kadın, diğeri erkek. Bazen ikisi kadın, bazen ikisi de erkek. Ne tutunabiliyor, ne bırakabiliyorlar. Yalnızca birbirleriyle temas edip, sonra uzaklaştıkları, bitmek bilmeyen bir med-cezirin içinde hapisler.

Bülent Erkmen?in bu konsept temelinde kurduğu ve sahnelediği ?İki Kişilik Bir Oyun?un, her biri ?tek bir kelime?den oluşan cümlelerini Aslı Mertan ve Bülent Erkmen birlikte yazdılar.

Tüm mekanların, zamanların ve sosyal, kültürel, ulusal, cinsel tüm kimliklerin ötesinde bir gerçekliğe ulaşmaya çalışan bu iki kişilik oyunu dört oyuncu, ?farklı eşleşmeler?le, dönüşümlü olarak oynuyorlar.

Bu oyunun aynı isimli, Yekta Kopan?ın yazdığı, farklı ilk versiyonu 2006 yılında Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali ve Tiyatro Olimpiyatları kapsamında oynanmıştı.

Salon – DOT işbirliğiyle gerçekleşen yeni ?İki Kişilik Bir Oyun? Kasım, Aralık 2012 ve Ocak 2013 ayları boyunca her Pazartesi Salon?da tiyatroseverlerle buluşuyor.

Oyunu izleyeli iki hafta oluyor. İzlemeden almış olduğum oyun kitabını biraz evvel okumayı bitirdim. İki taraflı kitabın bir tarafında oyunun metni bulunuyor, diğer tarafında ise Aslı Mertan ile Bülent Erkman’ın oyunu yaratma süreçleri anlatılıyor.

Öyle çok uğraşmışlar, öyle çok irdelemişler ki… Neredeyse kelime kelime sorgulayarak ve aylarca uğraşarak yazmışlar metni. Bu çabayı okuyunca beğenmedim demek ayıp olacak ama beğenemedim maalesef.

Oyunun “iki erkek” versiyonuna gittik Salon’da. Kapıda mahşer kalabalığı, önlerde safımızı aldık, zira içeride seyirci sayısının yarısı kadar tabureler var. Kaptınız kaptınız. Neyse tecrübeli arkadaşım kaptı tabureleri oturduk. Ama oyuna 50TL verip, üstelikte ayakta ve yukarı doğru bakarak izlemek zorunda kalanlara çok içim acıdı. (Üzülmeyin! Tabureler de çok rahatsızdı zaten!)

Sahnenin ortasında demirden bir konstrüksiyon vardı. Ve oyuncular demirlere tutunmuş bizi bekliyorlardı. Zaten oyunun tamamında da o konstrüksiyonun üzerinde hareket ediyorlar. Loş bir aydınlatma ve hiç müzik olmadan 40 dakika boyunca kelimelerle iki kişinin aşkının evrelerine tanık oluyorsunuz.

Metin gerçekten güzeldi. Kitaptan tekrar okuyunca da beğendim fakat metnin sadeliği ile sahnelemenin sadeliği birleşince ortaya sıkıcı bir iş çıkmış. İlk beş dakika oyuncuları tanımakla ve metni takip etmekle geçiyor fakat sonrasında yavaş yavaş oyuna ilgili azalmaya başlıyor. Seyircilere dikkat ettim, sonlara doğru herkes başka bir yerlere bakıyordu.

Oyunu aldığımız biletle iki versiyon izleyebiliyormuşuz. Maalesef bir tanesi bile benim için yeterince sıkıcı oldu. Fakat sade ve deneysel oyunları sevenler beğenebilirler belki.

İyi seyirler,

Not: Oyunun seneler evvel sahnelenen Yekta Kopan’ın yazdığı versiyonunu çok merak ediyorum. (Zamanı geri alabilsek…)

 

Herkesin İzlemesi Gereken Oyun: MiMinör

Herkesin İzlemesi Gereken Oyun: MiMinör

  • Yazan: Meltem Arıkan
  • Yönetmen: Memet Ali Alabora
  • Oyuncular: Memet Ali Alabora, Pınar Öğün, Can Kahraman, Sennur Nogaylar, Fuat Onan, Coşku Cem Akkaya, Bora Cengiz,  Gözde Seda Altuner, Barış Yalçınsoy, Gizem Yağız, Onur Ay, Öznur Serçeler, Anıl Eroğul, Cansu Kasapoğlu, Deniz Çakır, Ege Arıkan,

Mi Minör ?Kendine Özgür Ülke Pinima?da geçen bir oyundur. Oyun alanına girdiğiniz anda Pinima?ya girmiş olursunuz. Pinima herşeye başkanın karar verdiği, demokrasiyle yönetilen bir ülkedir. Yakışıklı, akıllı ve gece gündüz uykusuz kalarak halkı için neyin doğru neyin yanlış olduğunu düşünen başkan seçimlere katılacak iki partinin de başkan adayıdır. Pinima?da düşünmenize gerek yoktur, ama isterseniz düşünce özgürlüğü satın alabilirsiniz. Pinima?da tek tehlike uzaylılardır. Pinima halkı en çok uzaylılardan korkar çünkü uzaylılar akılları ele geçirebilir. Mi Minör?de seyirci isterse tribünlere oturarak seyirci kalmayı, isterse oyuncularla aynı zeminde ayakta durarak oyuna katılmayı seçebilir. Gösteri boyunca Ustream, Twitter ve Facebook?da neler olduğunu kaçırmak istemiyorsanız, akıllı telefonlarınızı kullanabilirsiniz. Piyanosunun tiz sesleri yasaklanan Piyanist, ona eşlik eden müzisyen ve seyirciler gösteri sırasında bambaşka bir deneyim yaşamanızı sağlayabilir. Piyanist ve ekibi sosyal medyayı kullanarak ülkede yaşananları tüm dünyaya canlı olarak duyuracaklar. Mi Minör sadece oyunun oynandığı alanda değil, dijital medya üzerinden dünyanın her yerinden canlı olarak takip edilebilir. Dijital seyirciler de isterlerse sosyal medya aracılığı ile oyuna katılabilir ya da sadece olanları seyretmeyi tercih edebilir.

Herkesi kolundan tutup bu oyuna götüresim var! Öyle bir anlatma hevesindeyim ki, hem her şeyi bir anda aktarayım istiyorum, hem iyi anlatayım istiyorum, hem çok anlatmayayım da gidin görün istiyorum… Bu nedenle günlerdir yazıyı toparlamaya çalışıyorum.

Türkan dizisinden beri takip ettiğim oyuncu Pınar Öğün’ün twitter hesabından duydum oyunu. Pinima diye hayali bir ülkenin linkini göndermişti. Biraz araştırmayla eşi Memet Ali Alabora ile bir oyun hazırlığında olduklarını öğrendim. Fakat yeterince araştırmamışım. O nedenle oyunu biraz yanlış anlayarak ön gösterime gitmiş bulundum.

Ön gösterim davetiyesi olarak bir vize gönderilmişti. Pinima ülkesine giriş vizesi. Formu çıkartıp gerekli yerleri doldurmamız söyleniyordu. Pinimalı polisler girişte bizi kontrol edeceklermiş… Bir de rahat giyinmemiz söylenmişti, oyunu ayakta izleyecekmişiz…

Hiç bir şey olmasa bile bu davet şekli insanı heyecanlandırıyor. Başımıza neler gelecek diye düşünüp havaya giriyorsunuz.

Neyse bastık vizelerimizi gittik. Çokta detaylı okumamışız internet sitelerini, biraz kafamız karışık. Girişte hakikaten elinde coplarıyla polisler var. Bir vizedeki fotoğrafa bakıyorlar, bir bize, üstümüzü arıyorlar…

İçeri girdik. Maslak Refresh The Venue’de ortasında geniş bir açıklığı olan salondayız. Oturacak yer yok, ayaktayız. Sol taraftaki ekranda reklamlar dönüyor. Pinima ülkesi televizyonunun reklamları.  Sol tarafımızda ise yüksek mi yüksek bir kürsü var.

Derken enteresan bir deneyim olan 2,5 saat başlıyor. Oyun kısa özeti ile şöyle: Bir distopya ülkesi olan, sözde demokratik Pinama ülkesindesiniz. Ve seyirci yani siz dahil herkes Pinama halkından. Ülkenin diktatör başkanı (Memet Ali Alabora) kendi saçma kararlarıyla ülkeyi yönetiyor. Ve bir gün notalardan bazılarını yasaklamasıyla işler değişiyor. Piyanist (Pınar Öğün) eşliğindeki bir grup ayaklanmaya, halka gerçekleri anlatmaya çabalamaya başlıyor. Bu noktadan sonra polis ve televizyon kanalları da devreye giriyor, olaylar çığırından çıkıyor.

httpv://www.youtube.com/watch?v=sB0xP6Z17bI&feature=plcp

Oyunun kısa özeti bu, fakat verilen mesajlar o kadar iç acıtıcı ki… Distopya diyoruz ama Pinima’da olan şeyler aslında bugün yaşadıklarımıza çok benziyor. Olayların gidişatı çok dikkat çekici. Başkanın tavırları ve konuşma şekli bir yerden (!) tanıdık geliyor. Sonra, tüm halkı aydınlığa çıkarmak için didinenin sanatçılar oluşu… Yakın zamanda Ortadoğu’da yaşadıklarımıza benzer bir şekilde sosyal medyanın olaylara dahil edilişi… Polisin sürekli halk içinde dolaşması ve başkana karşı olanların bir şekilde (!) susturulması… Ve oyunun alaycı sonu! Müthiş göndermeler…  Detaylı yazıp büyüyü bozmak istemiyorum ama çok çok zekice yazılmış bir metni var oyunun. Meltem Arıkan inanılmaz bir iş çıkarmış. ( Kendime not: Tez zamanda kitapları alınıp, okuna!)

İşte bu ülkenin vatandaşlarından biri olarak siz seyirciler istediğiniz tarafı seçmekte ve desteklemekte özgürsünüz. Aslında oyuna henüz gitmeden internet üzerinden, twitterdan desteklere başlayabilirsiniz. Ve oyun esnasında da akıllı telefonlarınızla twitter üzerinden Pinima’da yaşananları tüm dünyayla paylaşabilirsiniz. Piyanist ve ekibi de sürekli twitter hesaplarından yaşananları anlatıyorlar. Hatta Piyanist, Ustream üzerinden yaşananları canlı olarak tüm dünyaya aktırıyor. Dolayısıyla herkesin Pinima’da olması gerekmiyor, interneti olan herkes oyunu takip edebiliyor.

Oyunda bir dekor yok. Daha doğrusu kurmaca bir ülkenin içinde olduğunuzdan sadece ülke televizyonunu seyredeceğiniz perde ve başkanın konuşmasını yaptığı devasa kürsüsü var. Onun dışındaki hareketli platformları zaman zaman Piyanist ve ekibi performansları için kullanıyorlar.

Piyanist’i canlandıran Pınar Öğün’ün gerçekten güzel bir sesi varmış. Şarkılar ve müzikler canlıydı. Hoplayarak, zıplayarak, dans ederek çok iyi performanslar çıkardı. Yalnız şarkılar belki biraz daha özenli seçilebilirdi. Piyanist’in o mücadeleci ve muhalefet ruhuna göre çok yumuşak kalmışlardı. (örneğin rock bir parça?)

httpv://www.youtube.com/watch?v=aXwPJIL8-Sw&feature=plcp

İlk 15-20 dakika neler olduğunu anlamaya çalışmakla geçti. Pek ısınamadık, acaba beklentimiz çok mu yüksek diye düşündük. Üstüne bir de teknik arıza oldu, mecburen bir 15 dakika ara verilmek zorunda kaldı. Fakat sonra, hem oyuna ısındık, hem twitterdan olaya dahil olduk. 2,5 saate yakın süre ayakta olmamıza ve belimiz ağrımasına rağmen oyundan kopmadık. (Oyunun biletli gösterimleri başladığında seyirciye iki seçenek sunulacakmış. Ya halka dahil olup ayakta izleyip/oynayacaksınız, ya da oturup olan biteni seyredeceksiniz.)

Oyun o kadar çok şeyi, o kadar güzel bir hikaye de anlatıyor ki. Sevmemek gerçekten mümkün değil. Belki kurgusuna ve müziklerine bir iki eleştirim olabilir ama anlattıkları çok değerli. O nedenle 1 Aralık’tan itibaren sahnelenecek oyunun biletlerini tükenmeden, hemen almanızı tavsiye ederim. Ben mutlaka bir gösterime daha gideceğim. Bir de son olarak, oyundaki polislere dikkat etmeniz gerektiğini söylemeliyim. Başkana karşı gelenlerin başına iyi şeyler gelmiyor…

İyi seyirler,

Oyunla ilgili bilgilerin yer aldığı siteler:

Duru Tiyatro – Kadıköy Anadolu Lisesi Sahnesi Kapatılıyor! #DuruTiyatroyaDokunma

Duru Tiyatro – Kadıköy Anadolu Lisesi Sahnesi Kapatılıyor! #DuruTiyatroyaDokunma

Geçen sene tiyatrosu için büyük emekler veren bir başka sanatçı, Metin Zakoğlu’nun tiyatrosu için benzer bir yazı yazmak durumunda kalmıştım. Maalesef bütün itirazlara rağmen Zakoğlu’nun tiyatrosu kapatıldı. Fakat o yılmadı, onlar kapasın ben yine açarım dedi ve yakın muhitte yeni bir sahne açtı.

Şimdi yine Kadıköy’ün önemli sanat noktalarından Emre Kınay’ın kurucusu olduğu Duru Tiyatro’nun sahnesi kapatılmak isteniyor. Emre Kınay olanları twitterdan aşağıdaki sözlerle duyurdu:

  • Buyuk emek ve askla yasam verdigimiz Kadikoy Anadolu Lisesi bahcesindeki Duru Tiyatro yu atmak icin sozlesmemizi feshettiklerini bildirdiler
  • Ancak yasal ve ahlaki acidan hakli oldugumuza olan inancimizla son dakikaya kadar bu hukuksuzlukla mucadele edecegiz…
  • Bu baglamda ilk itirazlarimizi adalet mekanizmasina yapacagiz.Ama belki daha da onemlisi o tiyatronun varolus sebi olan seyircisi en buyuk+
  • Destegimiz olacak. En azindan ben oyle umuyorum. Aksi durum varlik sebebimizi ortadan kaldirir zaten…sizi tum surecle ilgili buradan+
  • Ve basindan bilgilendirmeye calisicam…yorum ve goruslerinizi de bekliyorum ve lutfen duyduk duymadik kalmasin rica ediyorum RT lutfen
  • Bu arada baslangictan bu gune -son donem yoneticileri haric- tum Kadikoy Anadolu Lisesi camiasina varolan ve suren desteklerine tesekkurler4
  • Bu okulun ve Kultur Merkezinin asil sahipleri onlardir ve bende her ne olursa olsun kendimi hep onlardan biri olarak gorecegim ama kazanicaz
  • Hukuki mucadele surecimizi son noktasina kadar surdurecegimizi burdan duyurmak isteriz.
  • Veee son gune kadar oyunlarimizi oynamaya hicbirsey yokmus gibi oynamaya ve provalarimiza devam edecegiz..oyuna devam Sizler de bizimle olun
  • Nasil destek olabilirz diye cok sayida msj aldim an itibariyle. Tesekkurler mumkun oldugunca bu haksizligi duyurun ve tiyatrolara gelin 🙂

Kapanma nedenini verdiği röportajda şöyle açıklamış Emre Kınay:

29188 no’lu bir kararla yönetmelikte bir değişiklik yapıldı. Bir okula bağlı alanların kiraya verilmesi hususundaki yönetmeliklerin yeniden düzenlenmesiyle bakanlık ya da müsteşarlar tarafından geçici iki madde konuldu. Bu maddelerde, “Önceki yüklenicilerin sözleşmeleri bitim süresinde yenilenmeyecektir” denildi.

Bu kararın nedeni nedir bilmiyorum. O tiyatronun o okulun bahçesinde olmasının, öğrencilerin sanatla ve sanatçılarla içiçe olması, Kadıköylülerin yanıbaşlarında müthiş bir tiyatroya sahip olması dışında ne gibi bir zararı var onu da bilmiyorum.

Bildiğim ve istediğim şu ki, Kadıköy’e oyundan 1-2 saat önce gidip, Bahariye Caddesinde mağazalara baka baka yürüyüp, oyundan önce bir çayını içtiğim kafesinde oturup, sonra güzelim salonunda yerimi alıp defalarca oyunlarını izlediğim Duru Tiyatro’nun aynı sahnede oyunlarına devam etmesi… Olur da işler ters giderse, Emre Kınay bir yolunu bulur “iki kalas bir heves” başka yerlerde de seyircisiyle buluşur o ayrı, ama bu ayıbı içimize nasıl sindiririz onu bilemiyorum.

Şimdi yapmak gereken 3 şey var.

Birincisi Emre Kınay’ın da belirttiği gibi bu olayın duyulmasını sağlamak, ki bunun için twitterda #DuruTiyatroyaDokunma adlı bir hashtag var. Düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

İkincisi açılan imza kampanyasına destek vermek.

Üçüncüsü ve esas yapmamız gereken: oyunları izlemek. Kasım ayında; ödülü bol, benim de çok beğendiğim Sondan Sonra oyunu, müthiş bir komedi Aşk Her Yerde ve yeni oyun Tatlı Çarşamba sahnelenecek. Biletler MyBilet’te. Koltuğunuzu seçerek biletinizi alın, izleyin derim.

#DuruTiyatroyaDokunma !

 

İletişim: Emre Kınay twitter , Duru Tiyatro

Uçlarda Bir Aşk: Pandaların Hikayesi

Uçlarda Bir Aşk: Pandaların Hikayesi

  • Oyun Atölyesi
  • Yazan : Matéi Visniec
  • Yöneten: Kemal Aydoğan
  • Animasyon: Mertcan Mertbilek, Hande Öztürk
  • Oynayanlar: Ebru Özkan, Caner Cindoruk

Visniec aşk ile ölüm arasındaki hayatın tüm belirsizliğinin barındırdığı potansiyelleri aşikar eder. Ölümden korkan, ölümden sonrasını karanlık olarak nitelendiren batılı modern erkek kültürünün tıkanıp kaldığı, nefes alamadığı yerden başlayan “Pandaların Hikayesi” ölümü yeni bir doğuş olarak gören doğunun çok boyutlu derinliğinde devam eder.”

Dün akşam tam adı “Frankfurt’ta Kız  Arkadaşı Olan Bir Saksafoncu Tarafından Anlatılan Pandaların Hikayesi” olan, adı kadar tuhaf, şiirsel, romantik ve felsefi bir oyun izledik.

Oyunun broşüründe anlatıldığı gibi hikayenin merkezinde sıkıntılı, sert, kuşku dolu, umutsuz, hatırlamaz bir adam ve beklenmedik anda beliren, aşkı temsil eden, ona görmeyi, tat almayı, sessizliği, sesleri, anıları, sevişmeyi öğreten bir kadın vardı.

Bütün oyun, belki gözümüze sokmadan ve bilinen gerçeklerden uzak bir şekilde, aşkla yeni boyutlar kazanmayı, hayatı kavramayı, evreni kendinde hatırlamayı anlattı seyircilere. Ve bunu büyük bir dinginlikle, Ebru Özkan’ın şevkatli ve yumuşak sesiyle, bembeyaz sahneyle yaptı. Terapi gibiydi…

Oyundan çıkınca biraz sersemlemiş ve rahatlamış oluyor insan fakat üzerine düşündükçe çok daha keyif alınıyor.

Bir çok anlam yüklenmiş nesne ve aktivite var oyunda: Elma, kuş, kuş kafesi, telesekreter, şarap, saksafon, reenkarnasyon, a, ağaç, sessizlik, çalar saat, 9 rakamı…

Müzikler ve sahne oyuna çok uygundu. Ve özellikle final sahnesindeki olmak üzere sahne geçişlerinde de kullanılan animasyonlar çok iyiydi.

Çokta anlam aramadan, sakince ve bazen gözünüzü kapatarak (tamamen karanlık 3-4 dakikalık bir sahne vardı.) izlemeniz gereken bir oyun Pandaların Hikayesi. Anlamını zaman içinde bulacaksınız.

İyi seyirler,

 

Uyarı notu: Aşağıda oyunun sonunda yer alan animasyon bulunmaktadır. Oyunu izleyeceklerin, animasyonu daha sonra izlemesi tavsiye edilir.

Pandaların Hikayesi – Dokuzuncu Gece from Gentlemen Visuals on Vimeo.

Ionesco’dan Gergedan

Ionesco’dan Gergedan

  •  Théâtre de la Ville-Paris
  • Yazan: Eugène Ionesco
  • Yöneten: Emmanuel Demarcy-Mota
  • Sahne ve Işık Tasarımı: Yves Collet
  • Müzik: Jefferson Lembeye
  • Ortak Yapımcılar: Grand Théâtre de Luxembourg?Le Grand T, scène conventionnée de Loire Atlantique
  • Yönetmen Yardımcısı: Christophe Lemaire

Bir kente saldıran bir gergedan ve bu olayın peşi sıra gergedana dönüşen insanların yarattığı ve yaşadığı panik… Ünlü yazar Eugène Ionesco?nun 1950?li yılların tarihsel ve politik dalgalanmalarını aktardığı metin Théâtre de la Ville ve Paris Festival d?Automne Festivali?nin yönetmeni Emmanuel Demarcy-Mota tarafından yeniden sahneye konmuş… Bu defa genç yönetmenin farklı buluşları ve günümüze yaptığı cesur göndermelerle… Emmanuel Demarcy-Mota, ortak tarih bilinci içinde bireyin yerini ve rolünü, sorumluluğunu, düşünce özgürlüğünü her türlü bireyci biçimden uzak kalarak ele alan yazarlara dönem dönem geri dönmek gerektiğini savunuyor. Sahnede yarattığı dille hem gerçekdışı hem somut arasında gerilimi yaratırken şehrin sağır edici sesleri ile düzensizliği ortaya koyuyor.

Sözlerime İKSV’ye teşekkürlerimle başlamalıyım. Zira düzenledikleri festivallerle dünyadan muhteşem film, tiyatro, müzik örneklerini izleme, dinleme fırsatını buluyoruz. Zaman zaman bilet fiyatlarını ve bilet satma yöntemlerini eleştirsem de, sanatseverler için bulunmaz bir nimettir vakıf.

Gergedan geçtiğimiz seneki tiyatro festivalinde izlediğim oyunlardandı. Bilet bulabilmek için, biletlerin satışa çıktığı ilk saatlerde, yeni açılmış bir Biletix gişesine gidip, insanların henüz o gişeyi keşfetmemiş olmasını dilemiştim. Dileğim yerine gelmiş ve istediğim birçok oyuna bilet almıştım.

Gergedan, absürd tiyatronun önemli yazarlarından Eugène Ionesco tarafından 1959 yılında kaleme alınmış bir oyun. Dönemin tarihsel sıkıntılarına değişik bir pencereden bakan oyunu, Fransız tiyatro grubu  Théâtre de la Ville sergiledi.

Oyunda mükemmel bir sahne düzeni vardı. Sahnedeki konstrüksiyonu evirdiler, çevirdiler, sağından girdiler, solundan çıktılar, kırdılar… Hakikaten gergedanlar saldırdı sandık resmen…  Sahne ve sahne kullanımı müthişti.

Fakat oyun Fransızca olduğundan ve Muhsin Ertuğrul’daki sahne büyük ve üst yazı yansıtılan bölüm yüksekte olduğundan çevirilere hem bol diyaloglu oyuna hakim olmak hayli zor oldu. Çıkışta herkesin boynu tutuktu =)

Oyuncuların performansı çok iyiydi, ışıklar ve müzik bizim tiyatrolarımızda görmeye alışık olmadığımız biçimde oyunu çok çok fazla destekliyordu.

Dilerim oyunu beraber izlediğim bir çok oyuncu ve yönetmen, kendilerine önemli dersler çıkarmıştır.