Herkesin İzlemesi Gereken Oyun: MiMinör

Herkesin İzlemesi Gereken Oyun: MiMinör

  • Yazan: Meltem Arıkan
  • Yönetmen: Memet Ali Alabora
  • Oyuncular: Memet Ali Alabora, Pınar Öğün, Can Kahraman, Sennur Nogaylar, Fuat Onan, Coşku Cem Akkaya, Bora Cengiz,  Gözde Seda Altuner, Barış Yalçınsoy, Gizem Yağız, Onur Ay, Öznur Serçeler, Anıl Eroğul, Cansu Kasapoğlu, Deniz Çakır, Ege Arıkan,

Mi Minör ?Kendine Özgür Ülke Pinima?da geçen bir oyundur. Oyun alanına girdiğiniz anda Pinima?ya girmiş olursunuz. Pinima herşeye başkanın karar verdiği, demokrasiyle yönetilen bir ülkedir. Yakışıklı, akıllı ve gece gündüz uykusuz kalarak halkı için neyin doğru neyin yanlış olduğunu düşünen başkan seçimlere katılacak iki partinin de başkan adayıdır. Pinima?da düşünmenize gerek yoktur, ama isterseniz düşünce özgürlüğü satın alabilirsiniz. Pinima?da tek tehlike uzaylılardır. Pinima halkı en çok uzaylılardan korkar çünkü uzaylılar akılları ele geçirebilir. Mi Minör?de seyirci isterse tribünlere oturarak seyirci kalmayı, isterse oyuncularla aynı zeminde ayakta durarak oyuna katılmayı seçebilir. Gösteri boyunca Ustream, Twitter ve Facebook?da neler olduğunu kaçırmak istemiyorsanız, akıllı telefonlarınızı kullanabilirsiniz. Piyanosunun tiz sesleri yasaklanan Piyanist, ona eşlik eden müzisyen ve seyirciler gösteri sırasında bambaşka bir deneyim yaşamanızı sağlayabilir. Piyanist ve ekibi sosyal medyayı kullanarak ülkede yaşananları tüm dünyaya canlı olarak duyuracaklar. Mi Minör sadece oyunun oynandığı alanda değil, dijital medya üzerinden dünyanın her yerinden canlı olarak takip edilebilir. Dijital seyirciler de isterlerse sosyal medya aracılığı ile oyuna katılabilir ya da sadece olanları seyretmeyi tercih edebilir.

Herkesi kolundan tutup bu oyuna götüresim var! Öyle bir anlatma hevesindeyim ki, hem her şeyi bir anda aktarayım istiyorum, hem iyi anlatayım istiyorum, hem çok anlatmayayım da gidin görün istiyorum… Bu nedenle günlerdir yazıyı toparlamaya çalışıyorum.

Türkan dizisinden beri takip ettiğim oyuncu Pınar Öğün’ün twitter hesabından duydum oyunu. Pinima diye hayali bir ülkenin linkini göndermişti. Biraz araştırmayla eşi Memet Ali Alabora ile bir oyun hazırlığında olduklarını öğrendim. Fakat yeterince araştırmamışım. O nedenle oyunu biraz yanlış anlayarak ön gösterime gitmiş bulundum.

Ön gösterim davetiyesi olarak bir vize gönderilmişti. Pinima ülkesine giriş vizesi. Formu çıkartıp gerekli yerleri doldurmamız söyleniyordu. Pinimalı polisler girişte bizi kontrol edeceklermiş… Bir de rahat giyinmemiz söylenmişti, oyunu ayakta izleyecekmişiz…

Hiç bir şey olmasa bile bu davet şekli insanı heyecanlandırıyor. Başımıza neler gelecek diye düşünüp havaya giriyorsunuz.

Neyse bastık vizelerimizi gittik. Çokta detaylı okumamışız internet sitelerini, biraz kafamız karışık. Girişte hakikaten elinde coplarıyla polisler var. Bir vizedeki fotoğrafa bakıyorlar, bir bize, üstümüzü arıyorlar…

İçeri girdik. Maslak Refresh The Venue’de ortasında geniş bir açıklığı olan salondayız. Oturacak yer yok, ayaktayız. Sol taraftaki ekranda reklamlar dönüyor. Pinima ülkesi televizyonunun reklamları.  Sol tarafımızda ise yüksek mi yüksek bir kürsü var.

Derken enteresan bir deneyim olan 2,5 saat başlıyor. Oyun kısa özeti ile şöyle: Bir distopya ülkesi olan, sözde demokratik Pinama ülkesindesiniz. Ve seyirci yani siz dahil herkes Pinama halkından. Ülkenin diktatör başkanı (Memet Ali Alabora) kendi saçma kararlarıyla ülkeyi yönetiyor. Ve bir gün notalardan bazılarını yasaklamasıyla işler değişiyor. Piyanist (Pınar Öğün) eşliğindeki bir grup ayaklanmaya, halka gerçekleri anlatmaya çabalamaya başlıyor. Bu noktadan sonra polis ve televizyon kanalları da devreye giriyor, olaylar çığırından çıkıyor.

httpv://www.youtube.com/watch?v=sB0xP6Z17bI&feature=plcp

Oyunun kısa özeti bu, fakat verilen mesajlar o kadar iç acıtıcı ki… Distopya diyoruz ama Pinima’da olan şeyler aslında bugün yaşadıklarımıza çok benziyor. Olayların gidişatı çok dikkat çekici. Başkanın tavırları ve konuşma şekli bir yerden (!) tanıdık geliyor. Sonra, tüm halkı aydınlığa çıkarmak için didinenin sanatçılar oluşu… Yakın zamanda Ortadoğu’da yaşadıklarımıza benzer bir şekilde sosyal medyanın olaylara dahil edilişi… Polisin sürekli halk içinde dolaşması ve başkana karşı olanların bir şekilde (!) susturulması… Ve oyunun alaycı sonu! Müthiş göndermeler…  Detaylı yazıp büyüyü bozmak istemiyorum ama çok çok zekice yazılmış bir metni var oyunun. Meltem Arıkan inanılmaz bir iş çıkarmış. ( Kendime not: Tez zamanda kitapları alınıp, okuna!)

İşte bu ülkenin vatandaşlarından biri olarak siz seyirciler istediğiniz tarafı seçmekte ve desteklemekte özgürsünüz. Aslında oyuna henüz gitmeden internet üzerinden, twitterdan desteklere başlayabilirsiniz. Ve oyun esnasında da akıllı telefonlarınızla twitter üzerinden Pinima’da yaşananları tüm dünyayla paylaşabilirsiniz. Piyanist ve ekibi de sürekli twitter hesaplarından yaşananları anlatıyorlar. Hatta Piyanist, Ustream üzerinden yaşananları canlı olarak tüm dünyaya aktırıyor. Dolayısıyla herkesin Pinima’da olması gerekmiyor, interneti olan herkes oyunu takip edebiliyor.

Oyunda bir dekor yok. Daha doğrusu kurmaca bir ülkenin içinde olduğunuzdan sadece ülke televizyonunu seyredeceğiniz perde ve başkanın konuşmasını yaptığı devasa kürsüsü var. Onun dışındaki hareketli platformları zaman zaman Piyanist ve ekibi performansları için kullanıyorlar.

Piyanist’i canlandıran Pınar Öğün’ün gerçekten güzel bir sesi varmış. Şarkılar ve müzikler canlıydı. Hoplayarak, zıplayarak, dans ederek çok iyi performanslar çıkardı. Yalnız şarkılar belki biraz daha özenli seçilebilirdi. Piyanist’in o mücadeleci ve muhalefet ruhuna göre çok yumuşak kalmışlardı. (örneğin rock bir parça?)

httpv://www.youtube.com/watch?v=aXwPJIL8-Sw&feature=plcp

İlk 15-20 dakika neler olduğunu anlamaya çalışmakla geçti. Pek ısınamadık, acaba beklentimiz çok mu yüksek diye düşündük. Üstüne bir de teknik arıza oldu, mecburen bir 15 dakika ara verilmek zorunda kaldı. Fakat sonra, hem oyuna ısındık, hem twitterdan olaya dahil olduk. 2,5 saate yakın süre ayakta olmamıza ve belimiz ağrımasına rağmen oyundan kopmadık. (Oyunun biletli gösterimleri başladığında seyirciye iki seçenek sunulacakmış. Ya halka dahil olup ayakta izleyip/oynayacaksınız, ya da oturup olan biteni seyredeceksiniz.)

Oyun o kadar çok şeyi, o kadar güzel bir hikaye de anlatıyor ki. Sevmemek gerçekten mümkün değil. Belki kurgusuna ve müziklerine bir iki eleştirim olabilir ama anlattıkları çok değerli. O nedenle 1 Aralık’tan itibaren sahnelenecek oyunun biletlerini tükenmeden, hemen almanızı tavsiye ederim. Ben mutlaka bir gösterime daha gideceğim. Bir de son olarak, oyundaki polislere dikkat etmeniz gerektiğini söylemeliyim. Başkana karşı gelenlerin başına iyi şeyler gelmiyor…

İyi seyirler,

Oyunla ilgili bilgilerin yer aldığı siteler:

Duru Tiyatro – Kadıköy Anadolu Lisesi Sahnesi Kapatılıyor! #DuruTiyatroyaDokunma

Duru Tiyatro – Kadıköy Anadolu Lisesi Sahnesi Kapatılıyor! #DuruTiyatroyaDokunma

Geçen sene tiyatrosu için büyük emekler veren bir başka sanatçı, Metin Zakoğlu’nun tiyatrosu için benzer bir yazı yazmak durumunda kalmıştım. Maalesef bütün itirazlara rağmen Zakoğlu’nun tiyatrosu kapatıldı. Fakat o yılmadı, onlar kapasın ben yine açarım dedi ve yakın muhitte yeni bir sahne açtı.

Şimdi yine Kadıköy’ün önemli sanat noktalarından Emre Kınay’ın kurucusu olduğu Duru Tiyatro’nun sahnesi kapatılmak isteniyor. Emre Kınay olanları twitterdan aşağıdaki sözlerle duyurdu:

  • Buyuk emek ve askla yasam verdigimiz Kadikoy Anadolu Lisesi bahcesindeki Duru Tiyatro yu atmak icin sozlesmemizi feshettiklerini bildirdiler
  • Ancak yasal ve ahlaki acidan hakli oldugumuza olan inancimizla son dakikaya kadar bu hukuksuzlukla mucadele edecegiz…
  • Bu baglamda ilk itirazlarimizi adalet mekanizmasina yapacagiz.Ama belki daha da onemlisi o tiyatronun varolus sebi olan seyircisi en buyuk+
  • Destegimiz olacak. En azindan ben oyle umuyorum. Aksi durum varlik sebebimizi ortadan kaldirir zaten…sizi tum surecle ilgili buradan+
  • Ve basindan bilgilendirmeye calisicam…yorum ve goruslerinizi de bekliyorum ve lutfen duyduk duymadik kalmasin rica ediyorum RT lutfen
  • Bu arada baslangictan bu gune -son donem yoneticileri haric- tum Kadikoy Anadolu Lisesi camiasina varolan ve suren desteklerine tesekkurler4
  • Bu okulun ve Kultur Merkezinin asil sahipleri onlardir ve bende her ne olursa olsun kendimi hep onlardan biri olarak gorecegim ama kazanicaz
  • Hukuki mucadele surecimizi son noktasina kadar surdurecegimizi burdan duyurmak isteriz.
  • Veee son gune kadar oyunlarimizi oynamaya hicbirsey yokmus gibi oynamaya ve provalarimiza devam edecegiz..oyuna devam Sizler de bizimle olun
  • Nasil destek olabilirz diye cok sayida msj aldim an itibariyle. Tesekkurler mumkun oldugunca bu haksizligi duyurun ve tiyatrolara gelin 🙂

Kapanma nedenini verdiği röportajda şöyle açıklamış Emre Kınay:

29188 no’lu bir kararla yönetmelikte bir değişiklik yapıldı. Bir okula bağlı alanların kiraya verilmesi hususundaki yönetmeliklerin yeniden düzenlenmesiyle bakanlık ya da müsteşarlar tarafından geçici iki madde konuldu. Bu maddelerde, “Önceki yüklenicilerin sözleşmeleri bitim süresinde yenilenmeyecektir” denildi.

Bu kararın nedeni nedir bilmiyorum. O tiyatronun o okulun bahçesinde olmasının, öğrencilerin sanatla ve sanatçılarla içiçe olması, Kadıköylülerin yanıbaşlarında müthiş bir tiyatroya sahip olması dışında ne gibi bir zararı var onu da bilmiyorum.

Bildiğim ve istediğim şu ki, Kadıköy’e oyundan 1-2 saat önce gidip, Bahariye Caddesinde mağazalara baka baka yürüyüp, oyundan önce bir çayını içtiğim kafesinde oturup, sonra güzelim salonunda yerimi alıp defalarca oyunlarını izlediğim Duru Tiyatro’nun aynı sahnede oyunlarına devam etmesi… Olur da işler ters giderse, Emre Kınay bir yolunu bulur “iki kalas bir heves” başka yerlerde de seyircisiyle buluşur o ayrı, ama bu ayıbı içimize nasıl sindiririz onu bilemiyorum.

Şimdi yapmak gereken 3 şey var.

Birincisi Emre Kınay’ın da belirttiği gibi bu olayın duyulmasını sağlamak, ki bunun için twitterda #DuruTiyatroyaDokunma adlı bir hashtag var. Düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

İkincisi açılan imza kampanyasına destek vermek.

Üçüncüsü ve esas yapmamız gereken: oyunları izlemek. Kasım ayında; ödülü bol, benim de çok beğendiğim Sondan Sonra oyunu, müthiş bir komedi Aşk Her Yerde ve yeni oyun Tatlı Çarşamba sahnelenecek. Biletler MyBilet’te. Koltuğunuzu seçerek biletinizi alın, izleyin derim.

#DuruTiyatroyaDokunma !

 

İletişim: Emre Kınay twitter , Duru Tiyatro

Uçlarda Bir Aşk: Pandaların Hikayesi

Uçlarda Bir Aşk: Pandaların Hikayesi

  • Oyun Atölyesi
  • Yazan : Matéi Visniec
  • Yöneten: Kemal Aydoğan
  • Animasyon: Mertcan Mertbilek, Hande Öztürk
  • Oynayanlar: Ebru Özkan, Caner Cindoruk

Visniec aşk ile ölüm arasındaki hayatın tüm belirsizliğinin barındırdığı potansiyelleri aşikar eder. Ölümden korkan, ölümden sonrasını karanlık olarak nitelendiren batılı modern erkek kültürünün tıkanıp kaldığı, nefes alamadığı yerden başlayan “Pandaların Hikayesi” ölümü yeni bir doğuş olarak gören doğunun çok boyutlu derinliğinde devam eder.”

Dün akşam tam adı “Frankfurt’ta Kız  Arkadaşı Olan Bir Saksafoncu Tarafından Anlatılan Pandaların Hikayesi” olan, adı kadar tuhaf, şiirsel, romantik ve felsefi bir oyun izledik.

Oyunun broşüründe anlatıldığı gibi hikayenin merkezinde sıkıntılı, sert, kuşku dolu, umutsuz, hatırlamaz bir adam ve beklenmedik anda beliren, aşkı temsil eden, ona görmeyi, tat almayı, sessizliği, sesleri, anıları, sevişmeyi öğreten bir kadın vardı.

Bütün oyun, belki gözümüze sokmadan ve bilinen gerçeklerden uzak bir şekilde, aşkla yeni boyutlar kazanmayı, hayatı kavramayı, evreni kendinde hatırlamayı anlattı seyircilere. Ve bunu büyük bir dinginlikle, Ebru Özkan’ın şevkatli ve yumuşak sesiyle, bembeyaz sahneyle yaptı. Terapi gibiydi…

Oyundan çıkınca biraz sersemlemiş ve rahatlamış oluyor insan fakat üzerine düşündükçe çok daha keyif alınıyor.

Bir çok anlam yüklenmiş nesne ve aktivite var oyunda: Elma, kuş, kuş kafesi, telesekreter, şarap, saksafon, reenkarnasyon, a, ağaç, sessizlik, çalar saat, 9 rakamı…

Müzikler ve sahne oyuna çok uygundu. Ve özellikle final sahnesindeki olmak üzere sahne geçişlerinde de kullanılan animasyonlar çok iyiydi.

Çokta anlam aramadan, sakince ve bazen gözünüzü kapatarak (tamamen karanlık 3-4 dakikalık bir sahne vardı.) izlemeniz gereken bir oyun Pandaların Hikayesi. Anlamını zaman içinde bulacaksınız.

İyi seyirler,

 

Uyarı notu: Aşağıda oyunun sonunda yer alan animasyon bulunmaktadır. Oyunu izleyeceklerin, animasyonu daha sonra izlemesi tavsiye edilir.

Pandaların Hikayesi – Dokuzuncu Gece from Gentlemen Visuals on Vimeo.

Ionesco’dan Gergedan

Ionesco’dan Gergedan

  •  Théâtre de la Ville-Paris
  • Yazan: Eugène Ionesco
  • Yöneten: Emmanuel Demarcy-Mota
  • Sahne ve Işık Tasarımı: Yves Collet
  • Müzik: Jefferson Lembeye
  • Ortak Yapımcılar: Grand Théâtre de Luxembourg?Le Grand T, scène conventionnée de Loire Atlantique
  • Yönetmen Yardımcısı: Christophe Lemaire

Bir kente saldıran bir gergedan ve bu olayın peşi sıra gergedana dönüşen insanların yarattığı ve yaşadığı panik… Ünlü yazar Eugène Ionesco?nun 1950?li yılların tarihsel ve politik dalgalanmalarını aktardığı metin Théâtre de la Ville ve Paris Festival d?Automne Festivali?nin yönetmeni Emmanuel Demarcy-Mota tarafından yeniden sahneye konmuş… Bu defa genç yönetmenin farklı buluşları ve günümüze yaptığı cesur göndermelerle… Emmanuel Demarcy-Mota, ortak tarih bilinci içinde bireyin yerini ve rolünü, sorumluluğunu, düşünce özgürlüğünü her türlü bireyci biçimden uzak kalarak ele alan yazarlara dönem dönem geri dönmek gerektiğini savunuyor. Sahnede yarattığı dille hem gerçekdışı hem somut arasında gerilimi yaratırken şehrin sağır edici sesleri ile düzensizliği ortaya koyuyor.

Sözlerime İKSV’ye teşekkürlerimle başlamalıyım. Zira düzenledikleri festivallerle dünyadan muhteşem film, tiyatro, müzik örneklerini izleme, dinleme fırsatını buluyoruz. Zaman zaman bilet fiyatlarını ve bilet satma yöntemlerini eleştirsem de, sanatseverler için bulunmaz bir nimettir vakıf.

Gergedan geçtiğimiz seneki tiyatro festivalinde izlediğim oyunlardandı. Bilet bulabilmek için, biletlerin satışa çıktığı ilk saatlerde, yeni açılmış bir Biletix gişesine gidip, insanların henüz o gişeyi keşfetmemiş olmasını dilemiştim. Dileğim yerine gelmiş ve istediğim birçok oyuna bilet almıştım.

Gergedan, absürd tiyatronun önemli yazarlarından Eugène Ionesco tarafından 1959 yılında kaleme alınmış bir oyun. Dönemin tarihsel sıkıntılarına değişik bir pencereden bakan oyunu, Fransız tiyatro grubu  Théâtre de la Ville sergiledi.

Oyunda mükemmel bir sahne düzeni vardı. Sahnedeki konstrüksiyonu evirdiler, çevirdiler, sağından girdiler, solundan çıktılar, kırdılar… Hakikaten gergedanlar saldırdı sandık resmen…  Sahne ve sahne kullanımı müthişti.

Fakat oyun Fransızca olduğundan ve Muhsin Ertuğrul’daki sahne büyük ve üst yazı yansıtılan bölüm yüksekte olduğundan çevirilere hem bol diyaloglu oyuna hakim olmak hayli zor oldu. Çıkışta herkesin boynu tutuktu =)

Oyuncuların performansı çok iyiydi, ışıklar ve müzik bizim tiyatrolarımızda görmeye alışık olmadığımız biçimde oyunu çok çok fazla destekliyordu.

Dilerim oyunu beraber izlediğim bir çok oyuncu ve yönetmen, kendilerine önemli dersler çıkarmıştır.

 

Oyun Atölyesi’nden Don Juan’ın Gecesi

Oyun Atölyesi’nden Don Juan’ın Gecesi

  • Oyun Atölyesi 
  • Yazan: Éric-Emmanuel Schmitt
  • Yöneten: Kemal Aydoğan
  • Oyuncular: Haluk Bilginer, Gülen Karaman, Güneş Berberoğlu, Funda İlhan, Zeynep Alkaya, Evrim Alasya, Muharrem Özcan, Umut Temizaş, Seda Türkmen, Selin Yeninci

Efsanevi kadın avcısı Don Juan?ın kadınlar tarafından yargılandığını anlatan oyun, temelinde aşk kavramını ele alıyor. 

Oyunda; Düşesin, Don Juan?ın beraber olduğu beş kadınla birlikte hazırladığı büyük bir sürpriz konu ediliyor. Düşes?in kraldan çıkardığı yakalama emri ile o gece Don Juan maskeli baloya katılma hayalleriyle partiye gelmiştir. Kadınların kalbini ustaca fetheden çapkın Don Juan, içinde yaşadığı trajedilerle gecenin asıl sürprizinin kendisi olacağını ise oyunun sonunda anlayacaktır.

Yazıları yazmakta gecikince oyunları tekrar hatırlamakta çok zorlanıyorum. Hele ki beni etkilemeyen bir oyunsa işim iyice zorlaşıyor.Oyun Atölyesi’ndeki bu oyunu da izleyeli uzun zaman olmuş., hafızamı şöyle bir yoklayınca da ne oyunculuk, ne metin, ne sahneden beni çok etkileyen bir iz kalmadığını fark ettim.

Hatırladıklarım arasında öncelikle Haluk Bilgilner’in çapkın, ruh hali değişken Don Juan’ı çok başarılı canlandırması ve hiç özenilmemiş sahne (tasarımı diyemiyorum bile tasarlanmış bir şey yoktu) var.

Sonraki hatırladığım ve canımı sıkan detay ise çok abartılı ve karikatürize bir Rahibe karakteri ile Zeynep Alkaya. O kadar abartılı ve absürd bir karakterin böyle bir hikayede ne işi olduğunu sorup durmuştum kendime.

Akış çok yavaş, metinler çok sıradandı. Finalindeki süprizi dışında da etkileyici bir yanı yoktu.

Kısacası Oyun Atölyesi’nden beklediğimin çok altında bir performanstı.

İyi seyirler,

Oynayan İnsan Tiyatrosu’ndan “Ağaç İrfan-Istıranca”

Oynayan İnsan Tiyatrosu’ndan “Ağaç İrfan-Istıranca”

  • ağaç irfanOynayan İnsan Tiyatrosu
  • Yönetmen: Halil Ersan
  • Yazan: Serkan Bilgi
  • Oynayanlar: Beran Soysal, Cansu Fırıncı, Erhan Alpay, Halil Ersan, Pınar Alev

Istıranca ormanlarında 700 yıllık bir çınar? Tales. Bilge Ağaç. Gölgesinde yetişmiş bir meşe. Meşeye sırtını yaslayan bir yazar? Sabahattin Ali. Ve bir ağacın ilk kez yalvarması gürgenden kopan bir ağaç parçasına: Dur! İnme! Alet olma günahına insanın!İBRET GÖZÜYLE SEYRETMEK, CEZA GEREKTİRMEZ?

Bir arkadaşım vesilesiyle haberdar olduğum oyuna giderken, internette yazanları biraz okumuştum fakat ne ile karşılaşacağımı pek bilmiyordum. Yazar Sabahattin Ali’nin, hükümet tarafından uygulanan baskılar nedeniyle ailesinden ayrılıp yurt dışına çıkmak zorunda kalması ve sonrasında halen aydınlatılamamış bir cinayetle öldürülmüş ve cesedinin Bulgaristan sınırındaki Istıranca Ormanları’nda bulunmuş olmasını, bu ormanda bulunan bir ağacın gözünden anlatan oyun, özgün hikaye seçimiyle benden artı puanı almıştı.

Sahneye “İki Şehir” adlı grubun müzikleriyle girdik. 4 kişiden oluşan grup oldukça sağlam müzikler yapıyordu. Hem girişteki müzikleri, hem de oyun içindeki performansları çok iyiydi.

Giriş parçasından sonra hikayeyi gölge oyunları ile izlemeye başladık. Klasik gölge oyunlarından farklı olarak ışığın  ileri geri hareket ettirilmesiyle gölgeler büyütülüp küçültülüyor ve ortaya üçüncü hatta bazen dördüncü boyutlar çıkıyordu. Oynayan Adam Tiyatrosu bu yöntemi uygulama konusundaki becerisi bir hayli başarılıydı.

Gölge oyunları, oyunun aynı zamanda yönetmeni olan, anlatıcı Halil Ersan tarafından kesiliyordu. Araya giren Halil Ersan hikayeyi destekleyici konuşmalar yapıyordu fakat gölge oyunlarının büyüsünden sonra koca sahnede tek başına çok anlamsız kalmıştı bence. Hele bir de ara ara bağrış çağrış girişleri vardı ki… Olmasaydı da olabilirdi.

Oyununun kurgusu biraz karmaşıktı ve bazı sahneler biraz uzundu ama yine de alternatif bir oyun olması ve Oynayan İnsan Tiyatrosu’nun ilk oyunu olması nedeniyle ümit vadediyordu.

Oyun çıkışı aldığım duyumlara göre ekibi önümüzdeki sene yine Türkiye’den bir geçmiş dönem anlatısıyla izleyeceğiz. Ve bu sefer gölge oyunları konusunda bu oyunda kazandıkları müthiş deneyimin desteğiyle, çok daha iyi bir oyun seyrettireceklerine inanıyorlar.

Takipte kalalım, göreceğiz.

İyi seyirler,

httpv://www.youtube.com/watch?v=N-RLWTWGeJc&feature=player_embedded#!
İKSV’nin 40.Yıl Kutlaması – La Fura Dels Baus “İstanbul İstanbul” Gösterisi

İKSV’nin 40.Yıl Kutlaması – La Fura Dels Baus “İstanbul İstanbul” Gösterisi

İKSV’nin 40.yıl kutlaması için, ünlü Katalan sokak tiyatrosu grubu La Fura Dels Baus’a bir gösteri sipariş ettiğini duyduğumda oldukça heyecanlandım. İstanbul temalı gösterinin Camialtı Tersanesi’nde sunulacağını öğrendiğimde daha da heyecanlandım. Zira Tersane-yi Amire’nin akibeti, özellikle 1933 yılında kurulan Camialtı Tershanesi’nin akibeti mimari çevrelerce tartışılmış, bir sanat merkezine çevrilmesi bir dönem gündeme gelmişti.

Malum İstanbul’da bu aralar herkes trafik mağduru. Gösteride Haliç’te olunca, bir panik havası esti. Fakat o kadar büyük bir keyifle gittik ki gösteri alanına…

Üsküdardan kalkan Haliç Hattı vapuruna bindik. Simidimizi çayımızı içerken, vapur önce Karaköy’e, sonra Eminönü’ne uğradı ve 3.durak olan Kasımpaşa İskelesi’nde indik. Yürüyerek 10dakika’da Camialtı Tershanesi’ne vardık. Bu esnada yolda iki İKSV mensubu ellerinde oklarla bizi yönlendirdiler.

 


Tersanenin içinde girince ben fotoğraf makinama sarıldım tabi… Onlarca yıllık bir çalışma sonrası o terk edilmişlik görüntüsü garipti. Ve gösteri alanına girdiğimizde vinçler, konteynerler ve ışık düzeneklerinin ortasındaki bir meydana tüm izleyiciler toplandık.
Sonrası benim için bir parça heyecanla birlikte hayal kırıklığı oldu. Heyecan gösterinin sürekli değişen ritminden kaynaklıydı. Önce ellerinde ateşleri olan adamlar kalabalığı yararak bir kadını kaçırdılar, bu sırada biz sağa sola savrulduk. Oldukça heyecanlıydı. Sonra kaçırdıkları kadını, vince asılı duran topa götürdüler ve gösteri başladı.

httpv://www.youtube.com/watch?v=tujGiNtIKJA&sns=fb

Gösteri, meydanın dört bir yanında devam etti. Sağımızda, solumuzda, arkamızda, önümüzde sürekli bir şeyler oldu.

 Fakat hayal kırıklığı yaşatan bölüm, İstanbul’a özel olduğunu düşündüğümüz gösteride, grubun diğer gösterilerindeki numaralardan değişik pek bir şey olmamasıydı. “İstanbul İstanbul”u izlemeden önce grubun çeşitli ülkelerde yaptıkları gösterilerin videolarını izlemiştim. Ana hatları buradaki gösteri ile aynıydı. Sadece müzikler daha oryantaldi. Ve arada bir ağıt ve bir Kazım Koyuncu şarkısı dinledik. Bir de Tilbe Saran’ın sesinden Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirini…

Açıkçası daha özel şeyler beklemiştim ama yine de değişik bir deneyimdi.

İKSV’ye nice yıllar diliyorum.

Sevgiler,

La Fura dels Baus - Dişi Kukla

 

twitter / ulkuaydin_com

 


Üç Faz

Üç Faz

  • üç fazOrtak Yapımcı: İstanbul Tiyatro Festivali
  • Konsept ve Koreografi: Aydın Teker
  • Yaratıcı Dansçılar: Bilge Sürmeli, Irmak Altınbulak
  • Süre: 40 dk

“Birinci Faz (…)
İkinci Faz İki
Üçüncü Faz İsimsiz

40? sürer; ara yoktur.

Üç Faz minimal ve kompleks bir iş. İçinde ayrı katmanlar barındırıyor. Eserde kullanılan platformlar, işe mimari bir bakış açısı getiriyor. Hareketli platformlar sayesinde düzlemler değişiyor ve bedenlerin bu düzlemlerle ve mekânla olan ilişkisi sorgulanıyor. Diğer bir katman ise kadını gündeme getiriyor. İki kadın, platformlar aracılığıyla, üç ayrı riskli durumda buluşuyorlar. Karakterlerin aralarında oluşan dinamikler hiçbir zaman tiyatroya dönüşmüyor ama soyut çağrışımlar yaratıyor. Bu durum yaratım sürecinde koreografın kendi dışında ? hatta ona karşı? oluşmuştur…”

Tiyatro festivalinin ilk oyunu, Garaj İstanbul’daki “Üç Faz” idi.  Soyut oyunları izlemeden önce, hep bir şüphe oluyor içimde. Ya çok sıkıcıysa, ya hiçbir şey anlamazsam, ya beğenmezsem…

Fakat korktuğum olmadı. Soyut konsept beni bir sürü düşünceye götürdü. Benim gözümde bu iki kadın, kimi zaman birbirine yakınlaşmak isteyen iki sevgili, kimi zaman ayrılıklar yaşayan iki aşık, kimi zaman çekişen iki ev kadını belki gelin kaynana, kimi zaman ise birbiriyle çok uyumlu iki sporcu oldular.

İki dansçının 3 bölümden oluşan performansları oldukça etkileyiciydi.1 saat daha devam etse, izlemeye devam edebilirdim.

Tekrar ne zaman gösteri yapılır bilmiyorum ama izlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler,

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

marina

Film festivalini bu yüzden seviyorum! Yine şimdiye kadar adını duymadığım ama tüm dünyada müthiş bir üne sahip bir sanatçı ile tanıştım: Marina Abramoviç!

İnanılmaz bir kadın, inanılmaz bir beden, inanılmaz bir oto kontrol, inanılmaz bir iş aşkı, inanılmaz bir sanat anlayışı… Bu kadınla ilgili her şey inanılmaz!

Bir kere yanda gördüğünüz fotoğraftaki bu kadın 66 yaşında. Yüzünün genç görünmesini geçtim, filmde çıplaktı ve vücudunu gördüm. Taş çatlasın 35 gösteriyor! İ-na-nıl-maz!

Anlatacaklarım ve Marina’nın performanslarından göstermek istediklerim çok. O nedenle açık kalan ağzımı kapatarak, dilim döndüğünce size de onu anlatmak ve tanımayanlarla tanıştırmak isterim.

——————————————————————

Öncelikle filmin bilgilerini ileteyim:

  • Film adı: Marina Abramoviç:  Sanatçı Aramızda / The Artist is Present
  • Yönetmen: Matthew Akers
  • Yapım:  ABD / 2011 
  • Süre: 105dk

2012 Berlin Panorama İzleyici Ödülü
Marina Abramovic yaklaşık kırk yıldır sanatı yeniden tanımlıyor ve kendi bedenini bir araç olarak kullanıp, meydan okuyan, şok eden ve düşündüren performanslar sergiliyor. 1995 İstanbul Bienali?nin de katılımcılarından biri olan sanatçı, günümüzün en etkili ve tartışmalı sanatçıları arasında yer alıyor. Bu belgeselde Marina?nın, New York?taki Modern Sanatlar Müzesi?nde (MoMA) gerçekleştirilecek retrospektifine hazırlanma sürecini izlerken, MoMA?da bir sandalyede hareketsiz olarak 736 saat boyunca oturduğu performansının da dahil olduğu gösterisinin üç aylık dönemine de şahit oluyoruz.

 ——————————————————————

Marina Abramoviç, 1946 yılında Yugoslavya’da doğmuş. Annesi de babası da II.Dünya savaşında orduda olan sanatçının babası, evi 1965 senesinde terk etmiş. Bu zamandan sonra evin tüm kontrolü, askeri disiplini evde de uygulayan annesine geçmiş. Sanatçı bir röportajında 29 yaşına kadar eve saat 10’dan geç gelmediğini anlatmış.

1965-70 yılları arasında Belgrad’da Academy of Fine Arts, 1972 yılında Zagreb’de Academy of Fine Arts’ta yüksek lisansı ve 1973-75 yılları arasında ise Novi-Sad’daki Academy of Fine Arts bölümünde eğitim görmüş ve sonrasında solo performanslarına başlamış.

1971-76 yılları arasında Nesa Paripoviç ile evli kalan sanatçı, 1976’da Yugoslavya’yı terk etmiş ve Amsterdam’a taşınmış.

Marina’nın 1973 yılında gerçekleştirdiği “Rhythm 10” adlı performansında, 20 bıçağı sırayla ritmik bir şekilde parmaklarının arasına  saplayarak, meşhur Rus oyununu oynamıştır. Bıçak, parmağına her denk gelişinde bıçak değiştirmiş ve tüm bu olanları kaydetmiştir. Kendini 20 kere kestikten sonra, kaseti çalıştırıp sesleri dinleyip, seslere göre aynı hareketleri tekrar yaparak geçmişle şimdiyi bütünleştirmeye çalışmıştır. Fiziksel ve zihinsel sınırları zorlamaya çalıştığı performasında, yaşadığı acı ile geçmiş ve şimdinin seslerinin çakışması durumunu inceleyen sanatçı, performansı yapanın bilinç durumunu incelemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=h9-HVwEbdCo

Marina Abramovic «Rhythm 5»1974 yılında ise Rhythm 5 adlı performansını gerçekleştiren sanatçı ahşaptan yapılmış büyük bir yıldızın içine 100 kilo kadar petrolü koyup yakmıştır. Daha sonra yıldızın içinden çıkıp el, ayak tırnaklarını ve saçlarını kesip ateşe atan sanatçı, daha sonra da yıldızın içine uzanıp yatmış. Fakat performansı sırasında oksijen azlığından bilincini kaybeden sanatçının fenalaştığını anlamayan izleyiciler, ancak bacağına sıçrayan ateşe tepki vermemesinden kötüleştiğini farketmiş. Daha sonrasında sanatçı bu performansı ile ilgili sinirli olduğunu çünkü fiziksel bir sınır olduğunu ve bilinç kaybolduğunda performansın mümkün olmadığını söylemiştir.

 Yine 1974 yılındaki Rhythm 2 adlı performansında bu sefer bilinçsizliği performansına dahil etmeye çalışmıştır. Bu çalışmasını iki bölüme ayıran sanatçı, birinci bölümde katoni hastaları için verilen ve vücut kaslarının kontrolünü yitimesine neden olan, fakat zihnini berrak tutan bir ilaç almış, 10 dakika sonraki ikinci bölümde ise depresif kişilere verilen ilaçlardan kullanmış ve zihinsel olarak tamamen dağılmıştır. (Hatta bu bölümü sonradan hatırlamaz). Sanatçı bu performansı ile zihinsel ve fiziksel bağları keşfetmeye çalışmıştır.

Aynı yıl yapmış olduğu Rhythm 0 adlı performansında ise performansı yapan kişi ile seyirciler arasında bir ilişki kurmak istemiştir. İçlerinde gül, tüy, makas, tabanca ve mermi dahil 72 objeyi etrafa bırakan ve seyircilere, bu objelerle sanatçıya istedikleri her şeyi yapma özgürlüğü veren bu performansın başlangıcında, seyirciler oldukça tutukmuş. Zaman ilerledikçe tamamiyle hareketsiz bulunan sanatçıya davranışları değişen seyirciler, altı saatlik performans boyunca gittikçe artan şiddet eğilimi göstermişler. Bir seyirci Marina’nın elbiselerini keserken, bir diğeri karnına dikenli gülü batırmış, birisi kafasına silahı dayamış, bir diğeri ise onu durdurmuş. 6 saat sona erdiğinde Marina performansını bitirdiğinde, performans sırasında ona dokunan herkes göz göze gelmemek için kaçışmış. Performans sonrası Marina, “Öğrendim ki, seyircilere izin verirseniz, sizi öldürebilirler!” şeklinde yorum yapmış.

1976 yılında Amsterdam’a taşındıktan sonra Alman sanatçı Ulay ile tanışmış ve beraber çalışmalara başlamıştır. Birlikte yaptıkları performansları oldukça ses getiren iki sanatçı, beraber olmaya başlamış. Marina, en büyük problemlerini “sanatçı egosu” olarak belirtirken, birbirlerini dengelemeye çalıştıklarını anlatmıştır.

Birlikte performe ettikleri “Death Self” adlı performansta, ağızlarını tamamen yapıştırarak birbirlerinin verdiği nefesi almışlardır. On yedi dakika sonra oksijen tamamen tükendiğinden ve ciğerleri karbondioksitten zehirlendiğinden ikisi de fenalaşmıştır.

Amacı bir kişinin yaşamını elinden alırken, kendininkini de yok ettiğini deneyimlemek olan performanslarından sonra 1977 yılında “Imponderabilia” adlı performanslarını gerçekleştirmişlerdir. İkisi de çırılçıplak, aralarında çok az bir mesafe bırakarak bir geçitte durmuşlar ve insanların bu geçitten, ikisinden birinin yüzüne doğru dönerek, geçmesi şartmış.

httpv://www.youtube.com/watch?v=QgeF7tOks4s

Bu ve benzeri bir çok çalışmadan sonra 1988 yılında Ulay ve Marina, ilişkilerini biterecek olan ruhsal bir yolculuğa çıkmak istemişler. Çin Seddi’nin bir ucuna Ulay, diğer ucuna Marina geçmiş ve birbirlerine doğru romantik bir yürüyüşe başlamışlar. Her biri 2500 km yol katettikten sonra ağlayarak buluşmuş ve birbirlerine elveda demişler.

2005 Kasım’ında başlamak üzere, Marina New York Guggenhaim Müzesi’nde “Seven Easy Pieces” adlı çalışmaları  performe etmiştir. 5i başka sanatçıların, ikisi kendi performansı olmak üzere yedi çalışmayı sunduğu bu sergi oldukça ilgi görmüş.

14 Mart – 31 Mayıs 2010 tarihleri arasında Museum of Modern Art (MoMa)’da hayatının en büyük sergisi açılmıştır. Sergide sanatçının önemli performansları başka sanatçılar tarafından canlandırılırken, sanatçı da “The Artist is Present” adlı performansını sergilemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=2GD5PBK_Bto

Kendisi için hazırlanan bir masa ve iki sandalyeden oluşan sahnede, sandalyeye oturan ve bunu hergün sabahtan akşama kadar hiçbir şey yemeden ve tuvalete gitmeden, toplamda 736 saat boyunca yapan sanatçı yaşına rağmen inanılmaz bir performans sergilemiştir. MoMa’da günlerce kuyruk oluşmasına neden olan performansında, sanatçı sandalyede otururken karşısına seyirci gelmektedir ve Marina başını kaldırıp karşısındakilerin direk gözlerine bakmıştır. Diledikleri kadar oturmakta serbest olan seyircilerin oldukça etkilendiği performans, çoğu zaman seyircilerin ağlamasıyla son bulmuştur. Aradan bir süre geçtikten sonra masanın da kaldırılmasını isteyen Marina, seyircilerin direk karşısına oturmasını, aralarında masanın  olmamasını istemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=jY3VwmiT3j4

Aralarında, yukarıda bahsi geçenlerin dışında sesi kısılana kadar bağırdığı, tamamen çıplak olarak hareketli kolonları vücudunu vurarak ilerlettiği (Expanding in Space), bilincini kaybedene kadar ezber yaptığı, kendini kırbaçladığı performansları dahil birçok çalışması olan sanatçı. Vücudunu sanata dahil ettiği, fiziksel ve zihinsel olarak sınırları zorladığı çalışmaları ile “performans sanat”ını çok başka konumlara taşımıştır.

httpv://www.youtube.com/watch?v=HEQUC0-AlUo&feature=related

Festivalde izlemiş olduğum belgeselindeki tavırlarından oldukça muzip, şakacı ve enerji dolu bir insan olduğu görünen Marina’nın, kendisinden gençlere verdiği dersler ve öğretileri çok etkileyiciydi. Ayrıca yıllar sonra Umay’ın MoMa’daki sergi ve belgesel çekimleri için gelmesi ve karşılaşmaları oldukça romantikti.

Sanatçıyı günün birinde canlı olarak izlemeyi umuyorum.

İyi seyirler,

 

Oyun Atölyesi’nden: Antonius ile Kleopatra

Oyun Atölyesi’nden: Antonius ile Kleopatra

antonius kleopatra

  • Oyun Atölyesi
  • William Shakespeare 
  • Yönetmen: Kemal Aydoğan
  • Oynayanlar: Zerrin Tekindor, Haluk Bilginer, Kevork Malikyan, Emre Karayel, Mert Fırat, Onur Ünsal, Evrim Alasya, Muharrem Özcan, Gözde Kırgız, Zeynep Alkaya, Tuğçe Karaoğlan, Mehmet Özbek

Oyun atölyesinin 26-27 Mayıs’ta Londra’daki Globe’s 2012 International Shakespeare Festivali’nde, Türkiye’yi temsil edeceği oyunu Antonius ile Kleopatra, oyuncu kadrosu ile çok şey vaad ediyor.

Shakespeare’in iktidar savaşı içinde aşkı anlattığı oyununu, klasik Shakespeare yorumu ile değil de oldukça muzip bir dille ele alan oyun, maalesef beni tatmin edemedi.

Öncelikle ağır bir dram barındıran bu hikayenin komediyle harmanlanarak anlatılmasına, tutucu bir gözle yaklaştığımdan değil, sakil durması ve oyunun içine girmeme engel olduğu için karşıyım. Zerrin Tekindor’un Kleopatra olduğu sahnelerde seyircilere kocaman kahkahalar attıran bir cinsellik konulu komedi ve abartılı karakterler varken, bir sonraki sahnede oynadığı karaktere tam anlamıyla bürünmüş, onun yaşadığı ikilemleri ve aşkı müthiş bir olgunlukla yaşatan Antonius-Haluk Bilginer beliriyor. Hal böyle olunca, seyirciler dram dolu sahnelerde oyuncu komedi mi yapıyor, dramatik mi oynuyor anlayamıyor. Sonra sahnede bağıra bağıra ağlayan oyuncuya gülen seyirciler ortaya çıkıyor.

Amacım ve isteğim oyunların basitleştirilmesinden yana değil. Tabi ki Shakespeare oyunları komediyle harmanlayarak sahneye konabilir, konmalıdır da. Ama bu oyunda ben oyuncuların harmonisini yakalayamadım maalesef. Mert Fırat, Emre Karayel, Haluk Bilginer oyunun klasik versiyonunu oynarken, Zerrin Tekindor komedi versiyonunu oynuyor gibiydi. Bu komedi ve dram öğeleri kaynaştırılamamıştı.

Ayrıca bu karmaşıklığı destekleyen diğer bir unsur, bir iki kostüm değişimi dışında oyuncuların tamamının sürekli sahnede kalmasıydı. Sahnesi biten oyuncu, sahnenin arkasına doğru konumlanmış koltuklara oturup, sahneleri izliyordu. Bu da oldukça dikkat dağıtıcıydı.

Fakat bunun dışında oldukça yoğun kullanılan müzikler etkileyici, ışık kullanımı ise bir hayli başarılıydı.

Sanıyorum bu gözüme batanlar, Testosteron gibi mükemmel bir işe imza atmış ekipten çok daha iyi işler başarmasını beklememden kaynaklanıyor. Yine de, tabi ki, ülkemizi Londra’daki festivalde en iyi şekilde temsil etmelerini diliyorum.

İyi seyirler,

Dot’un Fiziksel Tiyatro Oyunu: Supernova – Beautiful Burnout

Dot’un Fiziksel Tiyatro Oyunu: Supernova – Beautiful Burnout

  • Dot Tiyatro
  • Yazan: Bryony Lavery
  • Yöneten: Murat Daltaban
  • Oyuncular: Cemil Büyükdöğerli, Hakan Kurtaş, Berrak Kuş, Ünal Silver, Pınar Töre, Tuğrul Tülek, Emre Yeti

Dot tiyatroyu 3-4 senedir büyük bir ilgiyle takip ediyorum. In yer face (yüzüne tiyatro) akımını ilk olarak Dot’ta izleyip benimsemiştim. Mısır Apartmanındaki o siyah kutu sahnede izlediğim 2 oyun da, beklediğimin çok üstünde performanslara ev sahipliği yapıyordu.

Sonraları oynamaya başladıkları Maçka G-Mall ise benim için tarifsiz bir mekan haline geldi. Her Dot oyunundan önce mümkün olduğunca erken gidip, önce bir D&R turu, sonra Numnum’da ya da Dot’un kafesinde bir yemek ve sonra tiyatro ziyafeti. Otoparkı da var. Daha ne olsun!

Bu seferki ritüel, Bryony Lavery’nin orjinal gösteriminden sonra dünyada ilk kez oynanan ikinci versiyonu Beautiful Burnout’u izlemek içindi. Her zamanki siyah kutu salonun ortasında koca bir boks ringi duruyordu. Açıkçası Barış Dincel’in sahnenin tasarımını yaptığını öğrendiğimden beri bir hayli korkuya kapılmıştım fakat her zamanki gibi yaratıcılıktan uzak olmasına karşın, sade bir sahne tasarlamıştı. Işıktan (görünmez) iplerle çevrili sahnenin ortasında kocaman bir ışık panosu vardı, ve oyunda bu panonunun etrafından yazılar aktı. Bir hayli yüksek panodaki yazıları okumak dikkatimi dağıtsa da, oyunun güzel birçok özelliğinin yanında ufak bir kötü detaydı.

Bir grup gencin, boks tutkularıyla birlikte kurdukları hayalleri anlatan oyun Uygur Yiğit’in muazzam müzik seçimleri, Tan Temel ve Sernaz Demirel’in kareografileri ve oyuncuların müthiş boks performansları ile oldukça zirvedeydi. Tüm oyuncuların 1,5 yıl boyunca boks dersleri alarak oluşturdukları fiziksel disiplin daha önceki Dot oyunlarından aşina olduğum bu oyunculardaki değişimi fark edilir kılmıştı.

Cemil Büyükdöğerli ve Tuğrul Tülek yine üstlerine düşeni fazlasıyla yapmışlardı. Pınar Töre geçirdiği fiziksel değişim bir yana, oynadığı karaktere tamamen dönüşmüş olmasıyla ve Hakan Kurtaş salt final sahnesindeki mükemmel performansıyla alkışı hakediyordu. Ünal Silver, diğer oyuncuların hareket ve enerjisine karşın elinde taburesiyle kurduğu oyun dengesiyle ve sesiyle muhteşemdi. Berrak Kuş, bence genç anne rolüne göre fazla minyon ve cılız kalmıştı. Daha önce izlediğim performanslarında kendisini çok beğenmiş olsam da, bu oyundaki rolünün, kendisinin fiziksel durumuna yakışmadığını düşündüm. Emre Yeti ise, artık başka bir rolü oynayamacağına emin olmakla birlikte, her zamanki ezik, sesi çıkmayan ve anlaşılmayan kişi rolünde vasattı.

“In-yer face” akımından sonra “Fiziksel tiyatro” akımını da bizlere sunan Dot’un, oyunun geneline ve oyuncuların duygusal rolle birlikte verdikleri fiziksel çabaya bakarak oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. Benim gözüme takılan olumsuzluklar ise Dot’un hep çıtayı daha yükseğe taşımasından kaynaklı…

Sahnede terlerinin son damlasına kadar oynayan oyuncuları mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler,

Mehmet Turgut imzalı tanıtım fotoğrafı

Şehir Tiyatroları’ndan Son Dönemlerin En Renkli Müzikali : Şark Dişçisi

Şehir Tiyatroları’ndan Son Dönemlerin En Renkli Müzikali : Şark Dişçisi

  • Sehir Tiyatroları
  • Yazan: Hagop Baronyan
  • Yöneten: Engin Alkan
  • Koreografi: Selçuk Borak
  • Müzik: Selim Atakan
  • Sahne Tasarımı: Cem Yılmazer
  • Kostüm Tasarımı: Tomris Kuzu
  • Oyuncular: Çağlar Çorumlu, Tuğrul Arsever, Sevinç Erbulak, Çiğdem Gürel, Emrah Özertem, Hüseyin Tuncel, Murat Üzen, Okan Patirer, Özge O’Neill Sarımola, Reyhan Karasu, Salih Bademci, Selçuk Borak, Selin Türkmen, Senem Oluz, Serkan Bacak, Sevil Akı, Ümit Daşdögen, Yasemin Güvenç, Yılmaz Arda Alpkıray

Tarihin belirsiz bir zamanından çıkıp gelen gezici bir tiyatro kumpanyası,19. yüzyıl Osmanlı mizah yazınının en önemli kalemlerinden olan Hagop Baronyan’ın eğlenceli komedisini; müzikli, danslı, şenlikli bir gösteriyle bugünün seyircisiyle buluşturuyor ve zamanın İstanbul Ermenileri arasında geçen; birbirini aldatan eşlerin, kavuşamayan aşıkların hikayesini konu alan oyunla, izleyenleri bir arada güldüğümüz zamanları hatırlamaya davet ediyor.

Engin Alkan’ı ne kadar çok sevdiğimi daha önce yazmış mıydım? Sanırım yazmıştım. Peki Çağlar Çorumlu’nun oyunculuğuna bayıldığımı? Evet bunu da yazmıştım.

Bu yazıda tekrar tekrar söylememek için baştan söylüyorum. Engin Alkan, Türk tiyatrosu adına inanılmaz işler yapan çok güzel bir beyin. 3 saatten fazla süren 2 perdelik bu oyunda belki çok bilindik hikayeleri barındıran bir metin var ama öyle güzel detaylar bir araya getirilmiş ki, hiç sıkılmadan izleniyor.

Çağlar Çorumlu… Ömür boyunca unutamayacağım Shakespeare… Hala hatırladıkça gülümsüyorum. Bu oyunda ise Şark Dişçisi kendisi… Ama nasıl kurnaz, nasıl muzip, nasıl komik…

Sırasıyla anlatmam gerekirse;

  • Dekor çok iyiydi. O kumpanya aracının 4 bir yanını evire çevire kullandılar. Kah üstüne tırmandılar, kah yatak odası oldu, kah antre oldu, kah kumpanya yapıldı… Çok iyiydi. Sade ama fonksiyoneldi.
  • Kostümler inanılmaz bir renk şöleni sunuyordu. Fotoğraflardan da gördüğünüz üzere bir renk cümbüşü vardı.
  • Müzikler çok sevimliydi. Ses düzeni ise ufak tefek aksaklıklara rağmen iyiydi.
  • Engin Alkan oyunlarının en sevdiğim yanı olan doğaçlamalardan bolca vardı. Hele sevişme sahnesi yapmaya çalışan iki oyuncunun peruklarının çıktığı sahnede çok çok komik diyaloglar yaşandı.
  • Sevinç Erbulak’ın, her ne kadar Tarla Kuşuydu Juliet‘teki performansını kendi skalasına göre biraz düşük bulsam da, bu oyundaki performansı müthişti. Kelimenin tam anlamıyla sahneye sığamadı. Enerjisini tüm seyircilere hissettirdi.
  • Beğendiğim milyonlarca şeye rağmen iki şeye çok takıldım. İlki Tarla Kuşuydu Juliet gibi müthiş bir senaryoda neler yapabileceğini ispatlamış olan Engin Alkan’ın, oldukça sempatik olmasına karşın bu sıradan metni seçmesiydi.
  • İkincisi ise  oyuncuların konuşmasıydı. Yazarı Ermeni olan bir oyun için hemen hemen tüm oyuncular dile dikkat etmişti fakat yer yer Roman şivesine geçen konuşmalar oldu. Açıkçası kulağımı tırmaladı.
Fakat tüm bu detayları toparlayınca, ortaya çıkan şeyin çok başarılı ve Türk tiyatrosu adına ümit vaad edici olduğunu söyleyebilirim.

Yani Hollywood’un Tim Burton’ı varsa bizim de sinemada Ezel Akay’ımız, tiyatroda da Engin Alkan’ımız var! İstanbul Efendisi ve Tarla Kuşuydu Juliet (ki 3 sefer seyrettim) başarılarından sonra kemikleşmiş seyircilerine süpriz olmayan bu başarı ve görsel şölen, ilerleyen zamanlardaki oyunların da habercisi. Her zaman takipçisiyim bu ekibin…

İyi seyirler,

 

Anita’nın Aşkı – Antigone NewYork’ta

Anita’nın Aşkı – Antigone NewYork’ta

  • Devlet Tiyatroları
  • Yazan: Janusz Glowacki
  • Yönetmen: Faik Ertener
  • Oyuncular: Özden Çiftçi, Mehmet Ali Kaptanlar, Şamil Kafkas, Ali Düşenkalkar, Adnan Kürkçü, Ethem Tuncay

“New York?un Parklarından birinde dünyanın bir çok yerinden Amerika?ya göç etmiş insanların bazıları hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Evsizlerin, sokaklarda yaşamanın kuralları, normal evi olan insanlarınkinden çok farklıdır, ama sokaktakiler arasında da aynı önyargılar paylaşılmaya devam eder. Bu ortamda dostluk, aşk, sadakat ve arkadaşlık başka tanımlara girer ve sınanır. İşte kaybolan bir cesedin peşinden bir maceraya atılan evsizlerin öyküsü, hem toplumsal düzeni, hem de ?normal ve doğru? olanı tekrar sorguladığımız bir kara komediye dönüşür.

Sofokles?in Antigone?si, Kral Kreon?un buyruklarına karşı direnen soylu bir kadındı. New York?lu Antigone ise Puerto Rica?lı, hayatını Manhattan?daki Central Park?ta geçiren, geceleri park kanepelerinde uyuyan ?bir tahtası eksik? göçmen kız Anita?dır. Ölünün saygınlığını korumak, her iki Antigone?nin de kaygısı. Sofokles?in Antigone?si, Kreon tarafından hain ilan edilen kardeşinin cenazesini kaldırmak için direniyor.Ailesinin değerlerini, Kral?ın kanunlarının ve buyruklarına önceliyor. New York?lu Antigone?nin ise bir ailesi yok. Bu Antigone, kimsesiz, yarım akıllı bir kız ama tıpkı Sofokles?in kahramanı misali, hayatının uğruna mücadele etmeyi gerektiren yüce bir anlamı olması gerektiğine inanmakta direniyor. Parkı evi biliyor ya, iki Doğu Avrupalı göçmen arkadaşıyla, bir iki gün içinde kimsesizler mezarlığına gömülecek olan platonik aşkla bağlı olduğu gencin cesedini bulunduğu hapishaneye ait bir mekandan çalarak parka getirmeye ve bir ağacın altına defnetmeye karar veriyor. Onun için sadece iki kişinin katıldığı bir cenaze töreni bile hazırlıyor. (dunyabulteni.net)”

Hafta içi büyük bir hevesle gidip en öndeki koltuklarımıza kurulup izlemeye başladık oyunu. Fakat hayatımda ikinci defa bir oyunun ikinci yarısını izleyemeden çıktım.

Ve ilk yarısında çıktığım iki oyun için de aynı hatayı yaptığımı fark ettim. İkisinde de konuya doğru düzgün bakmamıştım. Birincisine arkadaşlarımla ayarladığımız zamana denk geldiğinden, ikincisine de arkadaşım davet ettiğinden gittim. Bunu kendime not olarak düşüyorum.

Oyuna gelince…

Ya oyun hakikaten çok yavaş ilerliyordu, ya o gün bir arkadaşlarını kaybeden oyuncular (Ali Düşenkalkar dışında) çok tutuktu ya da ben uygun bir günümde değildim. Bilemiyorum. Fakat en önde, içimdeki esneme isteğini bastırmaya çabalayan kötü enerjim ile oyunu seyretmeye devam edip hem kendime hem emek veren oyunculara saygısızlık etmek istemedim. Tamamını izlemediğim bir oyun hakkında da yorum yapmayı uygun bulmuyorum.

Bir Aile Trajedisi: Öksüzler

Bir Aile Trajedisi: Öksüzler

öksüzler

  • Dot Tiyatro
  • Yazan: Dennis Kelly
  • Yöneten: Tuğrul Tülek
  • Oyuncular: Gizem Erdem, İbrahim Selim, Yusuf Akgün

Evliliklerinde hiçbir sorun yokmuş gibi görünen genç bir çift, evlerinde bir kutlama yemeği yemektedir. Kadının erkek kardeşi üstü başı kan içinde eve gelir, sokakta başına gelenleri anlatmaya başlar. Genç adam sokakta olanları anlattıkça hikayesi karmaşıklaşır, boşluklar şüpheleri arttırır ve bütün aile büyük bir trajediye doğru sürüklenir.

Dennis Kelly’nin yazdığı Öksüzler bu sene izlediğim ilk Dot oyunu. Diğer Dot oyunlarına göre görünürde en az şiddet içeren oyun olan Öküzler, anlattıklarıyla aslında şiddetin en uç noktalarından birine, oyunun başından sonuna doğru tırmanıyor.

Son dönemlerde izlediğim en başarı sahne ışığı çalışmalarının bulunduğu oyun, gölgeleri de oyunun bir parçası haline getiriyor. Hele final sahnesindek o ışık kullanımı… Afiş tasarımı da bu ışık çalışmalarıyla bağdaşacak şekilde yapılmış. Oldukça başarılı.

Oyunculuklara gelince, son olarak yine bir Dot oyunu olan Malafa’da izlediğim İbrahim Selim çok çok başarılıydı. Yine daha önce bir Dot oyununda izlediğim Gizem Erdem ise mükemmelin üzerinde bir başarı sergiledi. Fakat ismini Adını Feriha Koydum dizisi ile duyuran Yusuf Akgün, diğer iki oyuncuya göre çok formsuzdu. Karakterin derinliğini bizlere anlatamadı. Oynadığı karakterin zekasında problemler mi var, yoksa normal birimi anlayamadım.

Fakat her zamanki gibi beni etkilemeyi başaran Dot’un oyunlarını büyük bir merakla takip etmeye devam edeceğim. Zira özel tiyatroların çıtasını yükselttiği ve genç oyunculara bu kadar önemli görevler verdiği için, tüm oyunlarını çok önemsiyorum.

Not: Oyunda telefonu 5 dakika boyunca çalan, elindeki pet şişeyi büzüştürüp garip garip sesler çıkararak içen ve saçma sapan kahkahalarıyla bütün konsantrasyonumuzu bozan kişiler, lütfen ya tiyatroya gelmeyi kesin, ya da oyunları adabıyla izleyin.

Bir Aziz Nesin Hikayesi: Toros Canavarı

Bir Aziz Nesin Hikayesi: Toros Canavarı

  • TorosCanavariŞehir Tiyatroları
  • Yazan: Aziz Nesin
  • Yönetmen: Tarık Şerbetçioğlu
  • Oyuncular: Şevket Avşar, Binnur Şerbetçioğlu, Gökhan Eğilmezbaş, Ceylan Çete, İskender Bağcılar, Naci Taşdöğen, Murat Bavli, Rahmi Elhan,İbrahim Şirin, Tarık Şerbetçioğlu, Berna O. Demirer, Funda Köseoğlu, Abdullah Topal, Tuğçe Açıkgöz

“Aziz Nesin’in deyimiyle “izahı olmayan şeylerin mizahının yapıldığı” oyunda, Nuri Sayaner isimli mülayim bir memur emeklisi, ailesiyle birlikte monoton bir hayat sürmektedir. Aile bir taraftan geçim sıkıntısıyla diğer taraftan onları apartmandan atmak isteyen ev sahibiyle uğraşmaktadır. Tahliye davasını kazanan Sayaner ailesinin sevinci çok uzun sürmez. Ev sahibi, alt – üst kata yerleştirdiği adamlarla ve çevirdiği türlü oyunlarla apartmanı zındana çevirir. Nuri Bey, ailesinin ısrarları sonucu karakola gidip şikâyetçi olmak zorunda kalır. Yıllardır aranmakta olan “Toros Canavarı” adıyla nâm yapmış seri katil yerine, emekli memur Nuri Bey polisler tarafından derdest edilir. Nuri Sayaner’in karakola adımını attığı o geceden sonra herkesin kaderi değişecektir.”

Aziz Nesin’in mizahı önünde şapka çıkarmamak elde değil. Memleket tahlili o kadar kuvvetli ki… Trajikomik olayları hem gerçekçi, hem de bir o kadar komik yazmış ki.. Bir yandan Nuri Bey’e acıyor insan, diğer yandan başına gelenlere gülmeden edemiyor…

Açılış sahnesinde Toros Canavarı lakaplı seri katili ve yaşamından bir kesiti 3 dakikalık, izlediğim en başarılı açılış sahnelerinden birinde izleyerek başlıyor oyun. Işık, müzik, sahneleme stili harikulade olan bu bölümden sonra memur emeklisi Nuri Bey ve ailesinin evine konuk oluyoruz. İlk yarıya kadar uzun diyaloglar oldukça yorucu oluyor ve neredeyse bir buçuk  saate yaklaşan birinci perde sıkılmanıza neden oluyor.

İkinci yarıda ise, içinden çıkılmaz bir hal alan olaylar, hikayeye dahil olan gazetecilerle beraber şenleniyor.  Seyretmesi çok daha keyifli sahneler geliyor.

Oyunculuklar, müzik kullanımı ve açılış sahnesi çok çok başarılı olan oyunda, oyunun süresi ve klasik sahnesi vasat bulduğum yanlar oluyor. Bir de eklemem gerekir ki, gözlerim hep Kemal Sunal’ı arıyor…

İyi seyirler…

Ev Kadını Songül’ün Hikayesi: Basit Bir Ev Kazası

Ev Kadını Songül’ün Hikayesi: Basit Bir Ev Kazası

  • basit bir ev kazasıAsya Prodüksiyon Tiyatrosu
  • Yazan-Yöneten: Murat İpek
  • Oynayan: Günay Karacaoğlu

Eğer kocanız 15 yıldır kapıdan hep aynı şekilde giriyor, hep aynı yere çantasını bırakıp klozetin kapağını 15 yıldır açık bırakıp fermuarını koridorda çekiyorsa, hele birde evliliğinizi ?Eh! Artık zamanıdır?? diyerek yapmışsanız emin olun siz de ziyan ve zebil ( ! ) olmuş kadınlar kulubüne üyesiniz. 

Aslında Songül, hepimiz kadar cesur aynı zamanda hepimiz kadar ürkek. O en az bizim kadar gerçekçiyken, Merzifon saat kulesinin dibinde romantik bir buluşma hayal edecek kadar da ayakları yerden kesik.

Doğal olarak aşksız bir hayatı yaşanmış saymayan Songül, savrulduğu Brezilya dizilerinden, bizi yazmaya çalıştığı romanın kıyılarında dolaştırıp, kara mizah bir kahkaha tufanına götürüyor. Onun kendini aşma serüveni aslında yaşadığımız toplumun kendini aşma serüveninden de çok farklı değil. 

Bu nedenle Songül hayatına bizim için komik bir pencere açarken, aşk romanında ?Genç ve güzel kadın kırılan gururunu ve onurunu bir kenara bırakıp İspanya?dan Merzifon?a uzanan çileli dans hayatını düşündü.? Hayal ettiklerini hatırladı ve kendi kendine dedi ki. ?Artık ben iyi ve muhteşem sevgililer hayal etmeyeceğim. Çünkü bu hayaller sonra hayalete dönüşüyor? demeyi de ihmal etmiyor.

Günay Karacaoğlu, izleyen şanslıların gönlünde yeri ayrı olan Yeditepe İstanbul dizisindeki mahallenin hem delisi hem baştacı Önem’dir benim için. Sonraları nerede oynarsa oynasın o karakterdeki kadar derinliği olan birini oynamamıştı sanki. Bugün ise, hala bir erkeğin nasıl bu kadar derin bir kadın dünyası analizi yaptığını anlamadığım, Basit Bir Ev Kazası oyunundaki Songül rolü ile yine derinleşmişti.

Son zamanlarda korkarak gittiğim tüm tek kişilik oyunların başarısından zevk alıyorum. Her memnuniyetimden sonra ise bir sonrakinde yine korkuyorum, acaba önceki gibi olmassa diye…

Fakat içinde hayatın gerçekliklerini, acısını, üzüntüsünü bu denli güzel anlatabilen bir metin ile, oyunculuğunu vücuduyla, sesiyle, bakışlarıyla konuşturdu Günay Karacaoğlu. 2 saat boyunca bir kadını anlattı bize. Hepimizden birşeyler almış bir kadını… Biraz Sıdıka gibi, biraz Lütfiye Çıtır, biraz sen, biraz ben.. .

Oyuncu performansı müthişti. Müzik 1-2 yerde oyuna hizmet için vardı ve güzeldi. Işık pek kullanılmadı. Sahne ise yine Barış Dinçel tasarımıydı. Yani artık adamcağıza da hak veriyorum. Senede 30 tane sahne tasarlayınca, yaratıcılığının kaybolması normal.. Bknz. Doğum Günü Partisi oyunu sahnesi.. (III.Richard geldi ya memlekete… hani bir sürü paralar verdik oyuna gittik… Yani azıcık modern bir sahne nasıl olmalıyı öğrense miydik? Biraz yeniliğe ve değişikliğe ihtiyacımız yok mu?)

Sahne konusunda hassaslaştım artık. Kişisel bir sıkıntım oldu sanıyorum.

Neyse Allah’tan esas kişisel sorunum olan ağlanacak sahnede gülen seyirciler bu oyunda yoktu da, iyice konsantre olarak izleyebildim oyunu.  Takip edin, biletinizi alın ve gidin… Bu sevimli ve hayalperest kadının dünyasıyla tanışınca, pişman olmayacaksınız.

İyi seyirler,

Not: Oyun bitiminde tüm salon ayakta alkışladı Günay Karacaoğlu’nu… Gözyaşlarını tutamadı ağladı… O kadar geçti ki enerjisi bana.. Duygulandım çok… Sanatçıların işi çok zor çok… Allah eksikliklerini göstermesin, yeni oyunlarda da izleyelim…

Kült Romandan Uyarlanan Oyun: Birdy

Kült Romandan Uyarlanan Oyun: Birdy

birdy

  • Devlet Tiyatroları
  • Yönetmen: Atilla Şendil
  • Yazan: William Wharton 
  • Oyuncular: Burak Karaman, Can Yılmaz, Kerim Altınbaşak, Emre Çakman, Onur Demircan, Hakan Yufkacıgil

“Savaştan geri dönen iki yakın arkadaş. Birisi fiziksel olarak yaralar almışken, diğeri savaş travmasını atlatamayarak ruhen onarılmaz yaralar almıştır. Özgürlüğünü kafasının içindeki kuş imgesiyle yaşayan bu gence, arkadaşı ve psikoloğu yardım etmeye çalışırlar. Bir zamanların kült romanı ve filminin tiyatro uyarlaması ve gelmiş geçmiş en etkili savaş karşıtı eserlerden birisi…”

Şu cümleyle başlıyor oyun: ”Düşünebildiğimiz için uygarlık denen bu kafesi inşa ettik. Şimdi bu kafesten kurtulmak için düşünmek zorundayız.”

William Wharton’un kült romanından uyarlanan oyun, Birdy ve Al’ın çocuklukları ile savaş sonrası yaşamlarını aynı sahnede farklı zamanlarda sahneliyor. Seneler önce 1984 yapımı aynı isimli filmi izlediğimde günlerce etkisinden çıkamamıştım. Nicolas Cage ise aklımda hep bu film ile kalmıştı.

Romanı bir hayli değiştirerek uyarladıkları film ise tiyatro oyunundakinden çok farklıydı. Filmde Vietnamdaki savaş sahneleri vardı ve o sahneler, çocukluk günlerinin etkisi ile savaş sonrası bir araya gelen bu iki arkadaşın ruh hallerini  çok destekliyordu. Oyunda ise savaşın hangisi olduğu önemsizdi, yaşattıkları ise ön plandaydı.

Tek bir sahnede iki farklı zamanı ve yaşanan koca bir hayatı 2 saatte anlatmaya çalışmak zordu. (Sahnenin üstünde gördüğünüz genç Al ve Birdy, aşağıdakiler ise savaş sonrası halleri) Fakat yine de oyuncuların büyük çabası ile bütün o duygular biz seyircilere geçti.

Çok çok önemli sistem eleştirileri olan ve savaş karşıtı bu başyapıtı izlemenizi tavsiye ederim.
İyi seyirler,

Erkek Muhabbetini Yöneten Hormon: Testosteron (Oyun Atölyesi)

Erkek Muhabbetini Yöneten Hormon: Testosteron (Oyun Atölyesi)

testosteron

 

  • Oyun Atölyesi /
  • Yazan: Andrzej Saramonowicz /
  • Yöneten: Kemal Aydoğan /
  • Oyuncular: Metin Coşkun, Onur Ünsal, Emre Karayel, İnan Ulaş Torun, Mert Fırat , Timur Acar, Tuna Kırlı /
  • 2 perde, 140 dk /

“Rezervuar Köpekleri filmindeki, soygun için bir araya gelen, ama birbirlerini tanımayan beş erkeğin masanın çevresinde oturup kendilerini yöneten testosteron hormonu üzerine yaptıkları sohbet sahnesinin barkovizyon sunumuyla başlıyor oyun… Filmin bu sahnesinde karakterlerin erkeklik sorgulaması yapmasına neden olan Madonna’nın “Like a Virgin” (Bakire Gibi) adlı şarkısını dinleyerek ilk sahneyi izlemeye başlıyoruz… Hemen ardından testosteron fazlalığının şiddete yönlendirdiği Garson’la (Tuna Kırlı) tanışıyoruz ve bingo! Testosteronun bizi götüreceği ilk erkek modeli karşımızda… 

Skandal nedeniyle gerçekleşememiş bir nikah töreni sonrasındayız… Nikahın en önemli anında gelin hayır cevabını verip, davetliler arasından birini işaret ederek – ki o Gazeteci Tretyn’dir (Mert Fırat)- kalbinin başkasında olduğunu söylemiş ve kalkıp onu öpmüştür. İşte o noktadan sonra damadın çevresindeki bütün erkeklerin müstakbel gelin konumundaki kadına ne sıfatlar taktıklarını ve nasıl “erkekçe bir kapışma”nın tam ortasında kaldıklarını tahmin etmeniz zor olmasa gerek… Kavga sonrası, gerçekleşemeyen düğün yemeğinin yenileceği restorantta bir araya gelmek zorunda kalan yedi erkek, gelinin hayır demesinin nedenleri üzerine bir hesaplaşmaya girişirler… Fiziksel ve psikolojik şiddetle başlayan bu yüzleşme, genellikle ikiden fazla erkeğin bir araya geldikleri her ortamda olduğu gibi, tipik bir “erkek muhabbeti” ne dönüşür. Çapkın Baba Stavros (Metin Coşkun), Kuş Bilimci Kornel (Onur Ünsal), Gazeteci Tretyn (Mert Fırat), Müzisyen Fistach (Emre Karayel), Avukat Yanis (Timur Acar), Mikrobiyolog Robal (İnan Ulaş Torun) ve Garson Tytus (Tuna Kırlı) karakterleri, erkeğin kadına ve cinselliğe bakış açısını esprili bir açıdan dile getirirlerken, kadını elde edilebilir cinsel obje olarak görme yanılgısına düşen ve gücün kendisinde olduğunu düşünen erkeklerin aslında tamamen kadınların kontrolünde olduklarını gözler önüne seriyorlar…(Başak Sakızlıoğlu)”

Uzun zamandır görmek istediğim oyunu nihayet izleyebilmenin sevinci içindeyim. Yanda gördüğünüz Dali çalışmasından esinlenen bir sahneye yukarıda anlatıldığı şekilde bir girizgahla giren hepsi birbirenden başarılı, hepsi başrol oynayan oyuncular geliyor.  Ve oyun başlıyor. Testestoranları “erkeklikler”ini belirleyen bu adamlar başlıyorlar muhabbete. Kadınlardan bahsediyorlar aslında ama içkiler gırla.. ve kavgalar…

Çok iyi düşünülmüş bir sahnede, müthiş oyunculuklar. İnanılmaz bir metin. Süper müzikler… Gülmekten karın ağrılarıyla geçen 140 dakika…

Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler,


Çehov’dan Hikayeler: Sevgili Doktor

Çehov’dan Hikayeler: Sevgili Doktor

  • sevgili doktorYazan: Anton Çehov
  • Uyarlayan: Neil Simon
  • Yöneten: Taner Barlas
  • Oyuncular: Taner Barlas, Funda Postacı, Aziz Sarvan, Kubilay Penbeklioğlu, Meriç Benlioğlu, Nagehan Erbaşı, Yalçın Avşar

Birbirinden bağımsız 8 kısa oyundan oluşan iki perdelik eser, insan hakları, sınıfsal ayrım, sömürü, ezen-ezilen ilişkileri ile sistem sorununa mizahi bir dille yaklaşıyor.

Geçen sezon “Merhaba Hoşçakal” oyununu izlediğim yönetmen ve oyuncu Taner Barlas, bu sezon bir Çehov hikayeleri çalışmasıyla sahnedeydi. Daha önce Devlet Tiyatroları dahil olmak üzere, birçok özel tiyatronun da sahnelediği oyuna 10 dakika kadar geç kaldım. Allahtan Üsküdar Muhipzade Sahnesi’nde balkon katına çıkan bir asansör var ve arkalardaki boş yerlere sessizce girebiliyorsunuz. Salona giremeseniz bile, kafeteryada bulunan ekranlardan ilk yarıyı takip edebiliyorsunuz.

Biraz koşuşturmacalı ve geç kalmacalı bir girişe rağmen, oyuna çok çabuk adapte oldum. Genellikle son dönem sahne tasarımlarını eskilere nazaran kötü bulduğum Savaş Dinçel, bu sefer oyunun ruhuna oldukça katkı sağlayan hareketli bir sahne tasarlamıştı. Geçen sezon “Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum” adlı oyununu izlediğim Neil Simon’ın, Anton Çehov’un kitabından oyunlaştırdığı 8 hikayeyi, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan izledik.

Hikayelerin hepsi bizi güldürdü fakat buruklaştırdı. Zira hikayelerde anlatılanlar, aslında komedi gibi gözükse de trajikomikti ve altında ciddi sistem eleştirileri barındırıyordu.

Oyuncuların ise tamamı çok başarılıydı. Fakat deneyimli oyuncular Funda Postacı ve Aziz Sarvan tüm salonu kendilerine aşık ettiler.

Hem oyunculuklar, hem akış hızı, hem de hareketli ve eğlenceli metninden dolayı bu sezonun yeni oyunlarından “Sevgili Doktor”u izlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler,

III.Richard

III.Richard

  • İstanbul Tiyatro Festivali (İKSV) , İstanbul Şehir Tiyatroları
  • Yazan: William Shakespeare
  • Yönetmen: Sam Mandes
  • Oyuncular:Maureen Anderman, Stephen Lee Anderson, Jeremy Bobb, Nathan Darrow, Jack Ellis, Haydn Gwynne, Chuk Iwuji, Isaiah Johnson, Gemma Jones, Andrew Long, Katherine Manners, Howard W Overshown, Simon Lee Phillips, Gary Powell, Michael Rudko, Annabel Scholey, Kevin Spacey, Gavin Stenhouse, Hannah Stokely, Chandler Williams

Güllerin Savaşı sona erdi. Ya da öyle görünüyor?

York Hanedanı?nın, Lancaster Hanedanı?nın tahtını ele geçirerek zaferini ilan etmesiyle, İngiltere?nin yaşadığı en kanlı iç savaş henüz yeni sona ermiştir. Kral Edward?la birlikte artık barış hüküm sürecek gibi görünmektedir. Ancak, İngiltere?nin savaşla kavrulmuş topraklarının derinlerine nefret tohumları ekilmiştir artık; barış, savaş sonrası kırgınlıklar ve kin üzerine kurulmuştur ve bunların hiçbiri ne affedilmiş ne de unutulmuştur.

Kral Edward?ın kardeşi Gloucester Dükü Richard, hayattaki amacını bu savaş zamanlarında bulur. Doğuştan sakat olmasına karşın, York Hanedanı?nın Lancaster?ı yenmesinde önemli rol oynar. Görevini tamamladıktan sonra bir kenara atıldığını hisseden Dük, savaş ve intikam için yanıp tutuşmaktadır. Şimdi bütün arzusu içeride savaş çıkararak ?gizli amacını? gerçekleştirmektir: İngiltere Kralı olmak. Richard bu tutkuyu hayata geçirmek için yalan söyleyecek, aldatacak ve öldürecektir. Bu barış zamanlarında, hiç kimse güvende değildir.

III. Richard, İstanbul Tiyatro Festivali (İKSV) ve İstanbul Şehir Tiyatroları?nın yanı sıra Atina & Epidaurus Festivali, Centro Niemeyer İspanya, Hong Kong Sanat Festivali, Kay&Mc Lean Productions, ve Singapur Repertuar Tiyatrosu partnerliğinde gerçekleştiriliyor. Üç yıl boyunca uluslararası seyirciyle buluşacak büyük ölçekli, klasik tiyatro oyunları üretmek amacıyla Old Vic, BAM ve Neal Street?in ortak yapımı olarak hayata geçirilen The Bridge Project?in sponsorluğunu Bank of America Merrill Lynch üstleniyor.”

III.Richard

Shakespeare’in en önemli oyunlarından sayılan “Kral III.Richard’ın Trajedisi”, The Bridge Project kapsamında Sam Mendes’in yönetmenliğinde, Kevin Spacey’in başrolünde  İstanbul Tiyatro Festivali (İKSV) ve İstanbul Şehir Tiyatrolarının katkılarıyla 5-9 Ekim’de İstanbul’daydı.

Oyunun geleceğini duyduğum andan itibaren biletlerin satış gününü kolladım fakat İKSV haklı olarak Lale Kart sahiplerine biletleri önceden sattı. Bu yüzden biletlerin genel satışa çıktığı ilk gün dakikalar içinde biletler tükendi. Daha sonra Köşe Yazarı Cengiz Semercioğlu’nun konuyu köşesine taşımasıyla bir ek gösterim konuldu. Fakat ben bilet sırasındayken bu oyunun da biletleri tükendi. İçimde bir ümit vuslata dair, III.Richard kısmetimde yokmuş dedim. (Aslında bu kadar sakin karşılamadım bu işi, birçok sanatsever gibi İKSV’ye e-mail yağdırdım, facebook sayfalarına türlü şikayetler yazdım. “Madem lale kartlılar dışındakilere bilet kalmayacaktı, niye herkese duyurdunuz bu oyunu ve heveslendirdiniz bizleri!” dedim. Dedim de dedim…)

Gala gecesindan sonra twitterda herkesin oyunu öven twitlerinden gına gelmişken, İKSV’den bir açıklama geldi: “III. Richard oyunu için, oyunların başlamasına yarım saat kala sınırlı sayıda numarasız bilet satışı yapılacaktır….”

Bu twiti gördükten sonra 8 Ekim saat 15’teki oyun için 45 dakika önce girdim kuyruğa ve merdivende oturma biletimi (40TL- öğrenci, 200TL-tam / öğrenci olmayı seviyorum) aldım!

Bu zorlu bilet bulma sürecinden sonra merdivenlere kuruldum. Oyunun 1.perdesi 2 saat, 2.perdesi 1.5 saat, arası da 20dakika idi. Oyundan sonra bacaklarım ve sırtım orjinal halini almakta bir hayli zorlansa da.. değdi.

Oyun çok başarılıydı!

Dünya prömiyerini 29 Haziran’da Londra’daki Old Vic Tiyatrosu?nda yapan, American Güzeli filmi ile en iyi yönetmen ve en iyi oyuncu ödüllerini alan ikili Sam Mandes ve Kevin Spacey’İn bir araya geldiği bu oyunu sırasıyla ele almak gerekirse;

  • Konu malum ııı.Richard’ın kral olana kadar ailesinden 17 kişiyi gözüne kırpmadan öldürmek için çevirdiği entirakaları, sonunda düştüğü durumu ve başından geçenleri anlatıyor. Türk izleyicisinin çok aşina olduğu bir tarih değil İngiliz tarihi fakat Shakespeare’in müthiş kurgusu ve anlatımıyla konu gayet anlaşılırdı.
  • Zamanında azda olsa İngilizce İngiliz Edebiyatı kitabı okumuş biri olarak, oyuncuların hızlı ve ağdalı İngilizcelerini anlamak zordu. Üst yazı ise pek bir yukarıdaydı. İlk 10 dakika hem dili anlamak, hem yazıyı takip etmek zor oldu ama biraz kulak alışkanlığından sonra rahat gitti.
  • Sahne tasarımı muazzamdı (Tom Piper). Modern bir Shakespeare yorumlaması için olabilecek en iyi sahneydi. Arkaya doğru yükselen zeminin yanındaki tuğla duvarlar sıra sıra kapı doluydu. Oyun boyunca  bu kapılar çok sık kullanıldı. İkinci yarıdan sonra ise sahnenin ortasındaki bölme açılarak arkaya doğru sahnenin uzaması sağlandı ve siyah bir sonsuzluk oluştu.
  • Işık, sahneden sonra en beğendiğim şeydi oyunda. Üzerinde çok çalışıldığı belliydi ve şimdiye kadar izlediğim tüm oyunlar içinde en iyisiydi.
  • Kostümler oyunun önüne çıkmayacak derecede sade ama görsel açıdan şovun aşağısında kalmayacak şekilde uyumluydu.
  • Müzikler ve ses canlıydı. Bence çok gerekli değildi. Neticede bir müzikal değil bu. Fakat oyuncuların çaldığı davullar çok iyiydi.
  • Oyuncuların hepsi aşarılıydı fakat Kevin Spacey bir klasiğe yaraşır şekilde sesini müthiş bir teatrallik ile  kullandı. Saatlerce o ses düzeyini hep yukarıda kullanarak çıkardığı performans müthişti. Sırtında kaburu ve sakat ayaklarıylaa eğimli sahnede inanılmaz bir iş çıkardı. Bir sürü insanın katili, gözü dönmüş bir kraldan, vicdanıyla savaşan bir adama müthiş dönüştü.
Son olarak Sam Mendes’ten beklediğim orjinallikler yoktu ama standartların çok çok üstündeydi. Bir de 200 TL ya da daha fazla verip gitmeye değer miydi?  Benim cüzdanıma göre cevabım: Hayır. Ama izlemek çok şey kattı mı?: Modern tiyatronun önemli örneklerinden birini görmek ve Kevin Spacey’i izlemek açısından: Evet
İzleme şansını bulanlar olursa, şimdiden iyi seyirler,