Şehrin Planlamasına Tarihsel Bir Bakış: İstanbul Hayali

Şehrin Planlamasına Tarihsel Bir Bakış: İstanbul Hayali

  • istanbul hayaliYönetmen: Perihan Bayraktar
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2013 Türkiye
  • Süre: 98 dk

“Türkiye’nin ilk şehir plancısı Aron Angel’in (1916-2010) onurlu yaşamı çerçevesinde, yaptığı planlar, çalışmalar ve İstanbul örneği ile Türkiye’de şehircilik anlatılıyor. erken Cumhuriyet döneminden günümüze kadar şehirlerimiz, özellikle İstanbul nasıl bir değişim geçirdi. Huzurlu bir kent yaratmaya nereden başlamalı?”

Benim için festivallerin en önemli kısmı genelde belgeseller oluyor. Zira diğer filmleri bir şekilde bulup buluşturup izleme şansımız olsa da, belgeseller için sınırlı gösterim tarihlerini kovalamak gerekiyor.

Daha önce varlığından haberdar olmadığım İstanbul Hayali’ni İf’in listesinde görünce hemen biletimi aldım. Daha önce odalarda, üniversitelerde, Mimarlık ve Kent Festivali’nde, Gezi Parkı’nda ve park forumlarında gösterimleri yapılan film, tek bir seansla İf’in İstanbul ayağında yer aldı. Ve gündüz seansı olmasına rağmen dolu bir salonda izleyiciyle buluştu.

Filmi izlerken ufak ufak notlar aldım ve üzerine bir hayli fazla okuma yapmak istiyorum/ihtiyacındayım. Fakat yazıyı hemen yazmak istedim, zira sizin de henüz haberiniz yoksa ve bir şekilde bir yerlerde yeniden gösterimi olursa kaçırmanızı istemem.

İstanbul Hayali, aslında hem Aron Angel’in İstanbul şehircilik planlamasına katkısı çerçevesinde Angel Bey’in hayatını, hem de İstanbul’un cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başına gelenleri kısa bir özet olarak sunuyor.

1916 yılında İstanbul’da doğan Aron Angel’in ailesinin İstanbul’a gelişi, ki hayli enteresan bir “dişçi” hikayesi, filmin başlangıcı. Önceleri Yeldeğirmeni’nde, sonraları ise Avrupa yakasında ikamet eden Angel Bey, Galatasaray Lisesi’nden sonra 1934-37 yıllarında Yüksek Mühendis Mektebinde mühendislik, Paris Ecole Speciale d’Architecture’da mimarlık, Institut d’Urbanisme’de şehircilik, Güzel Sanatlar Akademisinde mimarlık yüksek lisansı ve son olarak 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Bizantoloji dalında doktorasını yapar.

Paris’e mimarlık okumaya gittiği yıllarda tanıştığı Henri Prost’un yönlendirmesiyle girdiği şehircilik bölümü eğitimi, Paris’de II.Dünya Savaşı yıllarında zorlu geçer. Okulları bitirip İstanbul’a döndüğü 1942 yılında, Henri Prost da Mustafa Kemal Atatürk’ün özel davetiyle İstanbul’un nazım planlarını yapmak üzere şehirdedir. Prost’un yanına giden Angel Bey kendisinin yardımcısı olarak çalışmaya başlar.

Bu çalışmalar şimdiki Unkapanı Köprüsü’nün devamındaki Atatürk Bulvarı’nın düzenlenmesi, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve çevresinin düzenlenmesi, hayata geçirilmeyen Karaköy ve Eminönü meydanlarının düzenlenmesi ve Galata Köprüsü’nün aksının kaydırılması, Bağdat Caddesi ve etrafının düzenlenmesi gibi önemli projeleri içerir.

Belgesel, İstanbul’un bugünkü haline gelişindeki önemli noktaları hem tarihsel bilgiler, hem akademisyenlerin ve Angel Bey’in eleştirel yaklaşımlarıyla anlatıyor. Bir çok konu başlığını daha detaylı araştırma yapmak için filmi izlerken not ettim. Notlarımı aşağıda paylaşacağım.

Filmin sonundaki söyleşide yönetmen Perihan Hanım, bundan sonraki gösterimler için “talep gelen her yerde seve seve filmimizi gösteririz” dedi. Tüm İstanbulluları ilgilendiren konular olsa da, özellikle şehircilik, mimarlık ve inşaat bölümlerinden profesyonellerin, akademisyenlerin ve öğrencilerin izlemesi dileğiyle,

İyi seyirler,

Notlar:

  • 1936larda İstanbul nüfusunun yarı yarıya azalması ve yeni şehircilik planlaması ihtiyacı
  • “Bakırköy sahil yolunun yaya kullanımında olması ve yolun altından giden araç yolu” şeklindeki Angel Bey’in projesi
  • Prost’un İstanbul silüetini koruma çabası! (bugün hala bir silüet varsa, onun sayesinde…)
  • Günümüzde yeni bir korumacılık anlayışı olarak tarihi binaların üstüne, cam cepheli katlar çıkmak!
  • Erken cumhuriyet dönemi planlarında yeşile saygı.
  • Angel Bey’in Levent bölgesi için önerdiği yüksek kullanım yoğunluğu olan bina alternatifi: Bodrumda otopark, girişte çarşı, üstü kreş (çalışan kadınlar için) ve üst katlarda istenilen yemeklerin sipariş de edilebileceği restoranlar. Reddedilen proje, o günün gerçekliğine hizmet etmiyor olsa da, çalışan kadın düşünülerek planlama yapması.
  • istanbul hayali2Angel Bey’in Hilton Oteli’ne itirazı ve istifası. (195oler)
  • 1955-56 yıllarında Menderes yönetimi ve imar planları… sürekli açılan yollar ile artan kentleşme.
  • Tekeli’nin açıklaması : O dönemlerde para (sermaye) yok, fakat büyüyen bir ülke ve İstanbul’da iş gücü ihtiyacı var, Anadolu’dan göç edenlerin barınma ihtiyacı var = sonuç gecekondular.
  • 1961 yılında Odtü’de ülkenin ilk şehircilik bölümünün açılması.
  • Dalan dönemi
  • Angel Bey’in İstanbul’un bir “zone”laması olmaması üzerine eleştirisi.
  • 12 Eylül ve 70ler sonrası
  • Şehircilikten kopuk site (özellikle Ataşehir bölgesi gösterildi.) anlayışı ve TOKİ!
  • Kentsel dönüşümün mali yükü ve olumsuz sonucu olarak sosyal eşitsizlik.
  • Kent merkezlerinin boşalması, yeni kamusal alanların AVMler olması, kendi içine kapanan bir sosyal yapı kuran şehirden kopuk siteler, bu sitelerde bulunan (aslında yaşadışı olduğu söylenen) özel güvenlikler, hem lüks sitelerin hem yoksul mahallelerin gettolaşıp yalnızlaşması ve kendi içine kapanması, aradaki uçurumun artması
  • David Harvey’in İstanbul’daki panelinde söylediği iki cümle:
    • İstanbul’da her yerde vinçler var!
    • Kredilerle yaşıyorsunuz! 

Not2: İlgilenenler için H.Tarık Şengül ile İstanbul Hayali üzerine söyleşi. Tıklayın.

Antwerp’te Dikkat Çeken Bir Bina: Mas

Antwerp’te Dikkat Çeken Bir Bina: Mas

Belçika’da yaşayan sevgili arkadaşım Sıla yakınlarda Türkiye’deydi. Antwerp’te gezdiği bir binanın fotoğraflarını gösterdi bana, hoşuma gitti. Fotoğrafları, binayı anlatan bir yazısı ile paylaşmak istediğimi söyledim, beni kırmadı. Aşağıda yazısını ve çektiği fotoğrafları bulabilirsiniz.

İyi okumalar,

mas

2012-12-15 15.43.23

Neutelings Riedijk Architects tarafından bir yarışma için tasarlanan MAS (Museum Aan de Stroom) adlı bina, Antwerp’de eski limanın tam kalbinde ve şehir merkezine oldukça yakin bir konumda bulunuyor. 20.000 m² alana sahip bina, bir şehir müzesi. Kapalı ve yarı kapalı sergi alanlarından oluşan binanın yüksekliği 60 metre. Kırmızı Hint taşı ve kavisli camlarla yapılmış bu bina, şehir müzesi olmasının yani sıra içinde bulunduğu şehri keyifle izleyebileceğimiz bir seyir terası olarak da hizmet veriyor.

2012-12-15 15.38.17

MAS_Antwerpen_facade_1

Her seviyede dev bir spiral oluşturacak şekilde 90 derece bükülerek ilerleyen galeriler, tüm noktalarında şehrin başka bir yönüne açılıyor. Bu dikey boşluklar gerektiğinde sergi mekanı olarak da kullanılabiliyor. Aslında binanın kendisi ve rıhtımı, sergiler ve etkinlikler için sürekli bir boşluk oluşturacak şekilde tasarlanmış. Üst katta bir restoran, konferans salonu ve bir gökyüzü güvertesi bulunmakta.

masgaleri1

masteras

MAS binasının önünde meydan boyunca yürümek çok keyifli. Liman boyunca şehrin yeni gelişen yüzünü analiz etmek, iyi örnekler görmek ve  MAS binasının tam önündeki meydanda bulunan Antwerp’ün yaşayan en ünlü sanatçısı Luc Tuymans’ın  ‘Dead Skull (Ölü Kurukafa)’  başlıklı 1600 m² büyüklüğündeki mozaik çalışmasının üzerinde yürümek gerçekten heyecan verici. Bu mozaik çalışma Mas binasının katlarını çıkarken görülmeye başlıyoor. 9. kata geldiğinizde ise eseri tam olarak kavrayabiliyorsunuz.

Her ne kadar MAS binasının Belçika’daki ünü;  maliyeti, Hindistandan getirilen taşları ve iddalı formundan kaynaklansa da bana kalırsa binanın en başaralı yönü içerisindeki düşey mekanlar. Ben MAS binasını ziyaret etmekten ve orada vakit geçirmekten çok hoşlanıyorum. Yolunuz düşerse sizin de uğramanızı tavsiye ederim.

Kentlerin Sayısal Durumu: Sonsuz Şehir – The Endless City

Kentlerin Sayısal Durumu: Sonsuz Şehir – The Endless City

Zaman zaman bilgilerini paylaşmaktan büyük zevk duyduğum kişilerin yazılarına blogumda yer veriyorum. Daha önce üniversiteden sevgili hocam Doç.Dr.Canan Girgin’in Seul gezisi notlarını yayınlamıştım. Şimdi ise üniversiteden arkadaşım Sıla Giriftinoğlu’nun kentleşme ile ilgili iki kitap, The Endless City ve Living in the Endless City adlı kitaplarla ilgili yazısını aşağıda bulabilirsiniz.

İyi okumalar,
20.yüzyılın sonlarına damgasını vuran ekonomik küreselleşmeden sonra 21.yüzyılın ilk bölümü şehirleşme, kentleşme cağı olacaktır. Günümüzde, insanlık tarihinde ilk defa, dünya nüfusunun yarısından fazlası kentsel alanlarda yaşıyor. Şehirlerde; şekil, boyut ve yoğunluk dağılımı ile ilgili sorular ve sorunlar giderek daha karmaşık hale geliyor ve dahası yapılı çevrenin sosyal içeriği ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisi, kentsel planlama ile ilgili tartışmalarda ön plana çıkıyor.

The late twentieth century was the age of economic globalization. The first part of the twenty-first century will be the age of the city, the urban age. For the first time in the history of humanity, more than half of the earth?s population is living in urban areas. Questions regarding the shape, size, density and distribution of the city have become increasingly complex and politicized, and the impact of the built environment on social inclusion and quality of life are at the forefront of discussions about urban planning.

Bu yeni oluşum, dünya kentleri üzerinde sürdürülebilir kalkınma odaklı “Urban Age Projesi’ni beraberinde getirdi. Proje, uluslararası üne sahip profesyonellerin katılımı ile 6 şehirde ? New York, Shanghai, London, Mexico City, Johannesburg ve Berlin? çağdaş kentsel çevrenin geleceğini tartışmak için düzenlenen altı konferans ile başladi. Düzenlenen konferanslar, mimarlar, şehir planlamacılar ve politikacıların büyümeyi kısıtlamadan altyapı ve kalkınma planını nasıl geliştirebileceği ve daha iyi bir sosyal ve ekonomik hayata teşvikini nasıl sağlayabileceği  konusunu tartışmak için etkin bir platform sundu.

These are the issues that have led to the creation of The Urban Age Project, a network of organizations, individuals and research projects that focus on sustainable development in the world?s cities. The project gathered a group of internationally renowned professionals for six conferences held in six international cities ? New York, Shanghai, London, Mexico City, Johannesburg and Berlin ? to discuss the future of the contemporary urban environment. The conferences offered a platform from which to discuss how architects, urbanists and politicians should plan infrastructure and development without constraining growth and promote a better social and economic life.

Bu konferanslarda ele alinan konu başliklari ve konferans öncesinde ve sonrasinda yazilan makaleler ”The Endless City” kitabinda derlendi. Bu serinin ilk kitabi olan “The Endless City”, tartışmaların ve konferanslar için hazırlanmış kapsamlı bir araştırma sonucuydu. İçeriğinde;  mimarlık, şehircilik, ekonomi ve siyaset alanında profesyoneller tarafından yazılmış bilgilendirici makalelerin bulunduğu kitap, özellikle 21. yüzyilda şehir plancılığının “planlı” şehirlere etkisini anlamaya yardımcı oluyor.

”The Endless City” is the result of the discussions and extensive research produced for these conferences. The research is clearly presented alongside informative texts written by some of the greatest professionals in the field of architecture, urbanism, economics and politics. The book is produced in close collaboration with the London School of Economics to ensure that all the information presented is accurate and reliable, and the accessible design ensures that this book will become the essential reference tool for everyone involved in urban planning and development.

Serinin ikinci kitabi ”Living in the Endless City” ise; 2050 itibari ile dünya nüfusunun yaklaşık dörtte üçünün şehirlerde yaşayacağını ve bu gidişhata göre dünya genelinde insan yaşamini ve yaşam koşullarinin nasil etkileneceğini inceliyor. Serinin ilk kitabinda olduğu gibi ikincisinde de birçok profesyonelin makaleleri bulunuyor. Mumbai, Sao Paulo ve İstanbul üzerine yazilan denemeler, bu özellikli üç kentin coğrafi yapısı, iklim değişikliği, güvenliği gibi ögeleri inceliyor ve grafiklerle desteklenen sayisal verilerle Newyork, Londra, Berlin gibi diğer metropolitan şehirlerindeki bu koşulları karşılaştırmalar yapıyor.

Second book of this serie is called ”Living in the Endless City” speak about the fact that; by 2050, around three quarters of the world’s population will live in cities, and this ongoing shift in how we live poses fundamental shallenges to human life across the globe. ?Living in the Endless?  is a close look at the issues that affect cities, and thus people around the world, in the twenty first century. There are some focuses on Istanbul, Mumbai and São Paulo, with essays and data on vital themes including security, climate change, democracy and globalization in these three cities as well as the six featured in The Endless City: Berlin, Johannesburg, London, Mexico City, New York City and Shanghai.

Bir mimar olarak tüm meslektaşlarıma, mimarlık ve şehircilik öğrencilerine bu kitaba bir göz gezdirmelerini öneriyorum. Kitap dünyanın en kalabalık şehirlerinin güncel durumunu masa üzerine koyarken aynı zamanda mimar olarak hepimizin bildiği rakamları hep beraber görmemizi sağlayıp, durumu küresel bir gözle inceleme firsatı sunuyor.

 As an architect, i strongly suggest to all my colleagues, students of architecture and urbanism, to have a look at this book. The book shows world’s most populous cities on the current status of the table with a fresh opportunity to examine the global situation allows us to provide an acceptable rate.

Yazan: Sıla Giriftinoğlu

Editör: Zeynep Yılmaz /MimarcaSanat

 

Sıla Giriftinoğlu:

13 Ağustos 1985 yilinda dogdu.

2003 yılında İstanbul Habire Yahşi Lisesi?nden mezun oldu.

2008 ?de Yildiz Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi?nden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimine devam etmek için İtalya’nin Torino şehrine yerleşti.

2011’de Politecnico di Torino ,Mimarlik Fakültesi Architecture and Construction Engineering Yüksek Lisans programindan,Rotterdam da yaptiği tez calişmasiyla, maksimum not (110/110cum lode) akademik onur belgesi ve uluslararasi yayinlamaya deger tez derecesiyle mezun oldu. Yüksek lisans tezi Politecnico di Torino da uluslarasi yayinli olarak Mayis 2011 de basilmiştir.

Profesyonel çalışma hayatına Belçika?da devam etmektedir.

Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir

Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir

  • ekümenopolisYönetmen: İmre Azem
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: Türkiye, Almanya / 2011

“Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terimdir.

Ekümenopolis İstanbul?a bütüncül bir yaklaşımı amaçlıyor, değişim kadar, değişimin altındaki dinamikleri de sorguluyor. Bizi yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepelerine, Marmaray?ın derinliklerinden 3. köprünün güzergahına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete, bu uçsuz bucaksız kentte uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Uzmanlar, akademisyenler, yazarlar, mahalleliler, yatırımcılar, kentliler ile konuşacak, kente makro ölçekte bir bakışı grafiklerle izleyeceksiniz. Belki de yaşadığınız İstanbul?u yeniden keşfedeceksiniz ve umarız ki değişime seyirci kalmayacak, onu sorgulayacaksınız. Sonuçta demokrasi bunu gerektirir.”

İzleyeli çok uzun zaman oldu ve yazmakta geç kaldım biliyorum ama aynı ekibin diğer filmlerini izlemeden önce paylaşmak istedim.

Öncelikle büyük paralar kazanan kimselerin işlerini ortaya çıkarıp, kulislerde sürekli konuşulanları kamera önüne taşıyıp  gözler önüne serebilme cesaretinden dolayı, başta İmre Azem olmak üzere tüm ekibi kutlamak gerekir. Zira film hem İstanbul üzerinden yapılan siyaseti ve siyasileri, hem büyük firma ve kuruluşları, hem de kentsel dönüşüm adı altında yapılan saçmalıklara hiç korkmadan değiniyor.

Bu işlerin biraz daha içinde olan biz mimarlar, şehir planlamacılar, mühendisler, odalar büyük bir endişe ve umutsuzluk halindeyiz. Kentsel dönüşüm adı altında yapılanları anlamak mümkün değil. İstanbul gibi kontrolsüz büyüyen bir şehrin geleceği için ne planlandığını ise bilmiyoruz, bildiklerimizi de sorgulamamıza izin verilmiyor.

Yani, tıpkı bu sene ilki yapılan İstanbul Tasarım Bienali’nin ana sergilerinden birinin kentsel dönüşüm konusuna odaklı “Musibet” adlı sergi olması gibi, bu konularla yatıp bu konularla kalkıyoruz ve olumlu şeylerin sayısı, olumsuzların yanında oldukça az.

Film, bu olumsuz konuları somut rakamlarla, görsellerle, grafiklerle ve her şeyden önemlisi olayın 1.numaralı mağdurlarıyla anlatıyor. Dolayısıyla tüm yapılanlara ve yaşananlara gerçeklerin tarafından bakmamıza yardımcı oluyor. Ayrıca konuyu animasyonlarla ele alıyor olması hem daha çarpıcı, hem daha net bir şekilde görmemizi sağlıyor.

Filmin bahsettiği konular arasında birinci ve ikinci köprünün tarihsel süreçteki etkilerinden yola çıkarak üçüncü köprünün yol açacağı şeylerden tutun da, kentsel dönüşümün mağdurlarının öncesinde, esnasında ve sonrasında yaşadıklarına kadar bir çok önemli konu var. Bahsi geçen konularda yorumlara katılmadığım noktalar da oldu ama içinde bulunduğumuz durumu masaya bu kadar detaylı yatırmasından dolayı çok başarılı buldum.

Sinematografik açıdan ise  mekan seçimleri, görüntü, animasyonlar ve kurgu çok iyiydi. Yalnız ses konusunda bir sıkıntı vardı, fon müziğinin yüksekliği konuşulanların anlaşılmasını güçleştirdi. Bunun dışında çok başarılıydı.

Filmdeki tüm anlatılanları, filmin sonuna doğru Mimarlar Odası Başkanı Mücella Yapıcı açıkladı:

İstanbul?daki ekolojik eşikleri aştınız, nüfus eşiklerini aştınız, ekonomik eşikleri aştınız. Nereye gidecek bunun sonu derseniz, Doğan Kuban?ın söylediği şeyi söyleyeceğim size: kaos”

Sayılı salonda vizyona girebilen, kulaktan kulağa yayılarak seyirci toplayan filmin, hala gösterimleri oluyor. Meraklılarına filmin facebook adresini takip etmelerini öneririm.

İyi seyirler,

kaynak: ekumenopolis.net

Karanlığın Belgeseli: Karanlığı Aramak / The City Dark

Karanlığın Belgeseli: Karanlığı Aramak / The City Dark

  • karanlığı aramakThe City Dark / Karanlığı Aramak
  • Yönetmen: Ian Cheney
  • Tür:  Belgesel

Işıkların sönmediği bir dünyada karanlığın peşine düşmek The City Dark; karanlığa bir ağıt, ışık kirliliğine bir hiciv. Şehir ışıkları arasında yabancılaştığımız karanlık ve ışıldamalarını unuttuğumuz yıldızlar için bir ?uyanış? filmi. Film, bilinçsiz aydınlatmanın kültürel, fiziksel ve hatta psikolojik etkileri üzerine gerçekleştirilmiş araştırmalar ve çözümlemeler ile dünyanın gömüldüğü ışık kirliliğini ve sonuçlarını ortaya koyuyor.

PLD Türkiye’nin girişimi ve HighLight firmasının sponsorluğunda özel gösterimlerle ilgililerine sunulan film, artık hiç uyumayan dünyanın karanlığa olan ihtiyacını anlatmak derdindeydi. Cevap aradığı soru ise: ” Geceyi kaybettiğimizde, neyi kaybederiz?” oldu.

Cevap için bir çok örneği gözler önüne serdi film. Yeni doğan deniz kaplumbağalarının denizdeki ışık yansımalarını seçemediği için (şehirdeki ışık bolluğu yüzünden) denize ulaşamamalarından, gökyüzü bilimcilerin yeterli karanlığı bulamadıkları için gökyüzünü inceleyememelerini, göçmen kuşların yollarını bulamayıp ölmelerinden, gece tam karanlıkta uyurken salgılanan  ve kanseri önleyici olduğu saptanan melatoninin yeteri kadar salgılanmaması nedeniyle artan kanser vak’alarını anlattılar.

Film benim sürekli araştırmakta olduğum ve yüksek lisans konum olan sürdürülebilirlik olgusuna da odaklanmıştı aslında. Belki o yüzden bana çok bildik geldi anlatılanlar. Fakat geceleri bilinçsizce harcadığımız aydınlatma enerjisini doğru kullanabilmemiz ve yüzyıllardır süregelen karanlık-aydınlık döngüsünü tüm dünya için devam ettirebilmemiz gerektiğini hatırlamak adına güzel bir deneyimdi.

Bir de filmde sorulan sorulardan biri olan “Yıldızları görmeye gerçekten ihtiyacımız var mı?” sorusuna verilen cevap beni çok etkiledi: “İnsanın evrende ne kadar küçük olduğunu bilip, hatırlayabilmesi için kafasını kaldırıp yıldızları görmeye ihtiyacı vardır.”

İyi seyirler,

httpv://www.youtube.com/watch?v=I1fTkF8PIu0

 

Kentsel Dönüşüme Odaklanan Sergi: Musibet

Kentsel Dönüşüme Odaklanan Sergi: Musibet

  • İstanbul Tasarım Bienali
  • İstanbul Modern Sanatlar Müzesi
  • 13 Ekim – 12 Aralık 2012

Küratörlüğünü Emre Arolat?ın üstlendiği ?Musibet?, 95 tasarımcı ve mimarın, bugünün İstanbul?unu mimari tasarım ve kentsel dönüşüm çalışmaları açışından irdeleyen ve sorgulayan 30?un üzerinde projesini bir araya getirecek. Seçilen çalışmalar ve bunların sergi alanındaki konumlandırılmasını göz önünde bulundurarak küratör tarafından bir ?yerleştirme? olarak tanımlan ?Musibet?, sorunlara çözüm üretmek yerine yeni soruların sorulması için bir platform yaratmayı amaçlıyor.


İstanbul Modern?de, EAA-Emre Arolat Architects tarafından özel olarak tasarlanan 1.400 metrekarelik bir mekâna yayılan sergide, maket, video, fotoğraf ve interaktif oyun gibi farklı çalışmalarla musibetin çeşitli yansımaları gösterilirken, ?tasarımın gündelik hayattan uzak, değdiği her şeyi meşrulaştıran bir gücü olmadığı? fikrinin altı çizilecek.
??Dönüşüm? başlığı altında, İstanbul?da son dönemde bir tür musibet olarak gündemde olan kentsel dönüşüm yasası ve bu yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte bir mutenalaştırma -gentrification- çabası olarak ortaya konan kentsel dönüşüm projeleri sorgulanacak. Bu süreçlerin aktörlerinden biri olan TOKİ?nin gerçekleştirdiği büyük toplu konut projeleri ile son dönemde inşa edilen adalet sarayları, okullar ve bazı yönetim binaları kanalıyla devreye giren bir tür kimlik dayatması, üst üste çakıştırılarak irdelenecek.

?Anti-Bağlam? başlığında ise yenidünyanın evrensel kabulleri, yeni teknolojilerdeki değişimler, mimari ve moda tasarımı pratikleri arasındaki paralellik tartışılacak.

Emre Arolat küratörlüğündeki sergiyi İstanbul Tasarım Bienali Açılış partisi sonrasında, saat akşamın 10unda gezdim. Gezmek yaklaşık 1 saat sürdü ama bir kere daha gidip sindire sindire tekrar gezmem gerekli. Zira o akşam hayli kalabalık davetliler nedeniyle, serginin bir çok odasına yarım yamalak girebildim.

Bienalin iki ana sergisinden biri olan Musibet, adına uygun olacak bir biçimde ufak ufak sıkıcı bir mekanda sergilenen ve kentsel dönüşümü odağına alan bir çalışmalar bütününü barındırıyor. Bu çalışmalar, sergiyi izlemeye gelenlerin kafasında soru işaretleri oluşturmaya yönelik.

İkinci sefer gezdiğimde daha uzun bir yazı yazarım belki ama şimdilik en çok dikkatimi çeken çalışmalar olan; parçalardan oluşan ve tek bir noktadan bakıldığında İstanbul silüetini oluşturan 2.resimdeki çalışma, İstanbul haritası üzerinde cami,alışveriş merkezi ve cumhuriyet anıtlarını işaretleyerek gözler önüne süren çalışma, interaktif bir oyun olan ve üzerinde yeşil, TOKİ, star mimar gibi butonlara sahip bir zemin ve karşısında bir ekran içeren kent yaratma oyunu, alternatif İstanbul tarihi çalışmalarını öncelikli olmak üzere bu sergiyi mutlaka gezmenizi tavsiye ederim.

Tarihi Asansor – Historical Elevator

Tarihi Asansor – Historical Elevator

asansör (1)Çocukluğumdan beri hemen her yaz İzmir’e giderim. Fakat Asansörü ilk kez görme şansını buldum.

Since my childhood, almost every summer I go to Izmir (Turkey). But for the first time, I found the chance to see the Historical Elevator. 

asansör (2)

İzmir’de Konak semtinde bulunan bina, Musevi İş adamı Nesim Levi Bayrakoğlu tarafından 1907 yılında inşa ettirilmiş.

Mithatpaşa Caddesi’nden Halilfıratpaşa Caddesi’ne çıkmak için 155 basamaktan oluşan merdiveni çıkmak zorunda olan eski İzmir’de Musevilerin oturduğu bölgeye kolaylık olması amacıyla yapılmıştır. Yapıldığında su ile çalışan asansör 1985 yılında belediye tarafından elektrikle çalışır hale getirilmiştir. 1992 yılında restore edilen asansör, günümüzde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restoran-kafe olarak işletilmektedir.

The building is in İzmir’s Karataş quarter, within the boundaries of the metropolitan district of Konak. It was built in 1907 as a work of public service by a wealthy Jewish banker and trader of that period, Nesim Levi Bayraklıoğlu, in order to ease the 155 step stair passage from the Mithatpaşa Street to Halilfıratpaşa Street. First the elevator was working with water but then in 1985, it was activated to run on electricity by the municipality. The building was restored in 1992, and today, operated as a restaurant-cafe by the Metropolitan Municipality of İzmir, Turkey.

asansör (3) asansör (4)  asansör (5) asansör (6)  asansör (7) asansör (8)

Asansörün alttaki girişi Dario Moreno Çıkmaz Sokağı’ndan yapılmaktadır. Eski İtalyan usulü sakız evlerinin yanından geçerek girilen sokakta, Yahudi asıllı Türk gitarist, piyanist ve sinema oyuncusu Dario Moreno’nun heykeli bulunuyor.

The bottom enterance of the elevator is from Dario Moreno Street. The street has Sakız type houses and there was a statue of the Jewish descent Turkish guitarist, pianist and actor Dario Moreno.

Bu güzel sokaktan geçtikten sonra ulaşılan asansörün kabininde ise eski Türk müzikleri çalmakta. Şarkıların keyfiyle yukarı çıktığınızda ise kalabalık bir kafe ve müthiş bir İzmir manzarası ile baş başa kalıyorsunuz. Dış cephe aydınlatılması, binanın orijinal rengi kiremit kırmızısını yok edercesine sarı ve pembe olarak yapılmış fakat bu ayrıntı dışında gerçekten görülmesi gereken yerlerden.

After this beautiful street, you will reach the elevator cabin playing the old Turkish music. After the exit to the upfloor, with the joy of songs,  you will be greeted with a crowded cafe and a great view of İzmir. Although the original color of the brick facade is red, the exterior lighting is desing as yellow and pink. Except this worse color detail, the elevator is a must-see place.

Kaynak/ Source: İzmir Büyükşehir  Belediyesi / İzmir Metropolitian Municipality

Victor Horta

Victor Horta

Belçika’daki dostum Sıla, zaman zaman yazılarıyla blogumu şereflendiriyor. İşte kendisinden ünlü bir mimar ve eserlerine dair bilgi verici bir yazı daha =) İyi okumalar,

 

VICTORHORTA-300x198

Victor, Horta (6 Ocak 1861 – 9 Eylül 1947), Belçikalı mimar ve tasarımcı. John Julius Norwich’ın tarifi ile “şüphesiz en önemli Avrupa Art Nouveau mimarı” decoratif sanatlar mimari tarzi tanitmak için akla gelen ilk isimdir. İlk büyük tasarimi Bruksel’de inşa edilen Hotel Tassel ‘dir(1892-3). Horta, tarihsel stiller reddeden ve yeni malzemeler kucaklayan, modern mimarinin temellerini atmiştir.

1932 yılında Belçika Kralı 1.Albert mimariye yaptığı hizmetlerden dolayı Victor Horta’ya Baron ünvanı vermiştir.

Victor Horta (6 January 1861 – 9 September 1947) was a Belgian architect and designer. John Julius Norwich described him as “undoubtedly the key European Art Nouveau architect.” Indeed, Horta is one of the most important names in Art Nouveau architecture; the construction of his Hôtel Tassel in Brussels in 1892-3 means that he is sometimes credited as the first to introduce the style to architecture from the decorative arts. The French architect Hector Guimard was deeply influenced by Horta and further spread the “whiplash” style in France and abroad. In rejecting historical styles and embracing new materials, Horta laid the foundations for modern architecture.

In 1932 King Albert I of Belgium conferred on Horta the title of Baron for his services to architecture. Four of the buildings he designed have been designated a UNESCO World Heritage Site.

hoteltasse1l-200x300hoteltassel2hotel-tassel-interior-300x199

1892 yılında düzenlenen bir sergi ile Art Nouveau tanıtıldıktan sonra Profesörü Emile Tassel için bir konut tasarımı için görevlendirildi. 1893 yılında tamamlanan Hôtel Tassel 19. yüzyilda yeni bir çığır açan yarı açık plan düzeni ve daha sonra “biomorphic whiplash” olarak tanımlanan eğrisel botanik formları, anonim iç demir yapısı ile çarpici bir yapıydı.

Süslü ve özenli tasarımları ve doğal aydinlatma sağlayan elemanları , komşu binalarla uyumu sağlamak için taş cephe arkasına gizleme yaklaşimi binaya, döneminde büyük önem kazandirmiştir. Birçok Art Nouveau kitabina kapak olan ünlü merdiven tasarimi ise bu taş cephedeki girişin sol çaprazinda bulunmaktadir. Victor Horta’nin bu tasarimi Art Nouveau mimarisinin ilk kez ortaya çıkması olarak kabul edilmektedir.

After introducing Art Nouveau in an exhibition held in 1892, Horta was inspired. Commissioned to design a home for professor Emile Tassel, he transfused the recent influences into Hôtel Tassel, completed in 1893. The design had a groundbreaking semi open-plan floor layout for a house of the time, and incorporated interior iron structure with curvilinear botanical forms, later described as ?biomorphic whiplash?.

Ornate and elaborate designs and natural lighting were concealed behind a stone façade to harmonize the building with the more rigid houses next door. The building has since been recognised as the first appearance of Art Nouveau in architecture.

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

Hotal Savoy

Hotal Savoy

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

House and Studio of Victor Horta

Tasarımları büyük beğeni aldıktan sonra Horta, Brüksel’de birçok önemli binayı tamamlamak için görevlendirilmiştir. Bu yeni mimari tarzı geliştirmeye Horta Hôtel Solvay (1895-1900) ve daha sonra demirin ayrintili olarak iç mekanda ve diş cephede kullanılarak taş cephe ile birleştirildiği kendi konut /studiosunu tasarlayarak devam etmiştir (1898). Victor Horta’nin kendi için tasarladigi evi günümüzde Victor Horta Müzesi olarak hizmet ermektedir. Brüksel’ in Saint-Gilles mahallesinde Rue Américaine 25 numarada bulunan müze Art Nouveau stilinde küçük fakat çok etkili bir seyahat mekanidir.

 After receiving great acclaim for his designs, Horta was commissioned to complete many other important buildings throughout Brussels. Enhancing this new architectural style, Horta designed the Hôtel Solvay (1895?1900) and his own residence (1898) employing iron and stone façade with elaborate iron interiors.

 

Maison du Peuple

Maison du Peuple

Maison du Peuple

Maison du Peuple

Maison du Peuple

Maison du Peuple

1895 yılından 1899 yılına Horta, Ilerici Belçika işçi partisi için toplantı odası, kafeterya, 2000 kişilik konferans ve konser salonu ve ofislerden oluşan büyük bir Halk Evi (Maison du Peuple) tasarladi.1965 yılında 700’ün üzerinde uluslararası mimarin protestosuna rağmen gerçekleştirilen yikim karari, yirminci yüzyılın en büyük mimari suçlarından biri olarak anılmaktadır.

 From 1895 to 1899 Horta designed the Maison du Peuple (House of the People), a major building for the progressive Belgian Workers’ Party consisting of a large complex of offices, meeting rooms, cafe and a conference & concert hall seating over 2,000 people. Its demolition in 1965, in spite of an international protest by over 700 architects, has been described as one of the greatest architectural crimes of the twentieth century.

Art Nouveau cazibesini kaybettikten sonra, 1965 yılında yikilan Maison du Peuple binasi gibi birçok Horta binası tahrip edildi. Ayakta kalmayi başarabilen Horta binalari bugun Brüksel’de ziyaretçilere açiktir.

After Art Nouveau lost favor, many of Horta’s buildings were destroyed, most notably the Maison du Peuple, demolished in 1965, as mentioned above. However, several of Horta?s buildings are stil standing in Brussels to today and available to tour. Most notable are the Magasins Waucquez, formerly a department store, now the Brussels Comic Book Museum and four of his private houses (hôtels), which were designated as a UNESCO World Heritage Site:

Bu binalardan en önemlileri:

  •  Magasins Waucquez Brüksel Çizgi Roman Müzesi (UNESCO dünya mirasi)
Les Anciens Magasins Waucquez

Les Anciens Magasins Waucquez

Les Anciens Magasins Waucquez

Les Anciens Magasins Waucquez

Les Anciens Magasins Waucquez

Les Anciens Magasins Waucquez

Les Anciens Magasins Waucquez

Les Anciens Magasins Waucquez

 

  • Hôtel Tassel, 1892 yılında Prof Émile Tassel için tasarlanmış ve inşa edilmiş – 1893. Hôtel Tassel, designed and built for Prof. Émile Tassel in 1892 – 1893.
  • Hôtel Solvay, tasarlanmış ve inşa edilmiş 1895 – 1900. Hôtel Solvay, designed and built 1895 – 1900.
  • Hôtel van Eetvelde, tasarlanmış ve inşa edilmiş 1895 – 1898. Hôtel van Eetvelde, designed and built 1895 – 1898.
  • Maison and Atelier Horta yılında tasarlanmış ve inşa edilmiş 1898 Maison and Atelier Horta, designed in 1898, now the Horta Museum, dedicated to his work.

Victor Horta’nin eserlerinin tam listesi/ Complited List of works ;

  • 1885 : 3 houses, Ghent
  • 1889 : Temple of Human Passions, Brussels
  • 1890 : Maison Matyn, Brussels
  • 1890 : Renovations and interior decoration to the Brussels residence of Henri van Cutsem, Brussels
  • 1892-1893 : Hôtel Tassel, Brussels
  • 1893 : Maison Autrique, Brussels
  • 1894 : Hôtel Winssinger, Brussels
  • 1894 : Hôtel Frison, Brussels
  • 1894 : Atelier for Godefroid Devreese, Brussels
  • 1894 : Hôtel Solvay, Brussels.
  • 1895 : Interior decoration of the house of Anna Boch, Brussels
  • 1895-1898 : Hôtel van Eetvelde, Brussels
  • 1896-1898 : Maison du Peuple ,Brussels (demolished in 1965)
  • 1897-1899 : Kindergarten, Brussels
  • 1898-1900 : House and Studio of Victor Horta, Brussels (today the Horta Museum ).
  • 1899 : Maison Frison “Les Épinglettes”,Uccle
  • 1899 : Hôtel Aubecq, Brussels (demolished in 1950)
  • 1899-1903: Villa Carpentier (Les Platanes), Ronse
  • 1900 : Extension of the Maison Furnémont, Uccle
  • 1900 : Department store: A l’Innovation,Brussels (destroyed by fire in 1967)
  • 1901 : House and Studio for the sculptor Fernant Dubois, in Forest
  • 1901 : House and Studio for the sculptor Pieter-Jan Braecke, Brussels
  • 1902 : Hôtel Max Hallet, Brussels.
  • 1903 : Funeral monument for the composer Johannes Brahms on the “Zentralfriedhof” in Vienna (in collaboration with the Austrian sculptor Ilse Conrat)
  • 1903 : Magasins Waucquez, Brussels (today Belgian Centre for Comic Strip Art)
  • 1903 : House for the art critic Sander Pierron, Brussels
  • 1903 : Grand Bazar Anspach, Brussels (demolished)
  • 1903 : Maison Emile Vinck, Brussels
  • 1903 : Department store, Brussels (converted)
  • 1904 : Gym for the boarding school “Les Peupliers” in Vilvoorde.
  • 1905 : Villa Fernand Dubois, Sosoye.
  • 1906 : Brugmann Hospital, Place A. Van Gehuchtenplein in Jette; (First design; opened in 1923)
  • 1907 : Magasins Hicklet, Brussels (converted)
  • 1909 : Wolfers Jewellers Shop, Brussels.
  • 1910 : House for dr. Terwagne, Antwerp.
  • 1911 : Magasins Absalon, Brussels
  • 1911 : Maison Wiener (demolished)
  • 1912 : Brussels-Central railway station (first designs; completed by Maxime Brunfaut and inaugurated in 1952).
  • 1920 : Centre for Fine Arts, rue Ravensteinstraat in Brussels (first design; opened in 1928).
  • 1925 : Belgian pavilion at the Exposition Internationale des Arts Décoratifs et Industriels Modernes Paris
  • 1928 : Musée des Beaux-Arts Tournai in Tournai.1903 : Magasins Waucquez, Brussels (since 1989 Belgian Centre for Comic Strip Art)
Atatürk Pavilyonu – Pavilion for Ataturk

Atatürk Pavilyonu – Pavilion for Ataturk

Sevgili arkadaşım Sıla’nın Türkiye ziyaretinde gezmiş olduğu Atatürk Pavilyonu’na ait yazıyı aşağıda bulabilirsiniz. İyi okumalar,

 

ataturk pavilyonu 1 (3)ataturk pavilyonu 1 (2) ataturk pavilyonu 1 (4)

Dr. Neşet Ömer, Mustafa Kemal Atatürk’e hızla yayılan siroz hastalığını tedavi etmek ve etkilerini azaltmak için temiz hava ve deniz banyosu önerdiğinde modern Türkiye’nin kurucu babası nekahat dönemini İstanbul’un Avrupa Yakası’nda Marmara Denizi sahilinde bulunan Florya sahil beldesinde geçirmeye karar verdi. İsteği aslında lüks bir hapishane yerine insanlarla rahat iletişim içerisinde bulunabileceği bir dinlenme yeriydi.

ataturk pavilyonu 1 (5)

Başkanin yazlık ev tasarımı için düzenlenen yarışmada yer alan tasarımcılardan ünlü Alman şehir planlamacısı Martin Wagner tasarım önerisini bir yerlesım bölgesinde şehir-bahçe (city-garden) teması ile düzenledi. Fakat yarışmayı Vedat Tek ve Giulia Mongeri’nin Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrencisi olan ve Berlin’de Hans Poelzing den aldigi eğitimi yeni bitirip ülkesine dönen Seyfi Arkan(1903-1966) çarpıcı beyaz tasarımı ile kazandı. Su üzerine yerleştirilmiş bu beyaz modern köşk genç Türkiye’nin batinin gelişmiş demokratik durumuna uyumunu ve 20. yüzyıldaki bu uyum sürecininde ilerleme arzusunu da ifade ediyordu. Tamamen ahşap olarak yapılan bina 43 günlük rekor bir sürede inşa edildi(1935).

ataturk pavilyonu 1 (6)

Florya Atatürk Köşkü, 1930lu yılların kompozit modernizm üslup özellikleri, kazıklar (pilotis), düz çatı, uzunlamasına çalışan pencereler, Le Corbusier’in ev-vapur (house-streamship) ütopyasina uygunluğu, Bauhaus’un doğal mekana uzanan net plan anlayışı ile 19. yüzyıl boyunca kazık konutlar üzerinde inşa edilen Osmanlı deniz odalarının bir birleşimiydi.

Ayni seviyede inşa edilen iki çizgisel yapı dik açılı olarak kesişmektedir.Köşkün kıyıya dik kanadında servis, personel odaları, banyo ve tuvaletler; doğu kanadı boyunca uzanan bölümünde ise Atatürk’ün calışma odası, yatak odası, banyosu ve kabul salonu yer alır.

ataturk pavilyonu 1 (7)

Yalın mimari stiline karsı, özel tasarlanmış çatı pencereleri,aydınlatma elemanları ve tavan seçiminde art-deco etkileri görülmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk hayatinin son tatil dönemini tüm evlatlık çocukları ile birlikte bu beyaz köşkte, zamanını yüzerek, kano yaparak ve diplomatik toplantılarına devam ederek geçirmiştir. 1938 yılında ölümünden sonra, sahil köşk 1988 yılına kadar Türkiye devlet başkanlarının yazlık evi, 1988 den sonra ise müze olarak kullanılmaktadır.

——–

When Dr. Neset Omer prescribed fresh air and bathing in the sea to Mustafa Kemal Ataturk to try and slow down the rapidly spreading liver ailment that was afflicting him, the legendary founding father of modern Turkey elected to spend his convalescence periods in the popular seaside resort of Florya, along the European coast of the Marmara Sea, just outside Istanbul. Somewhere to escape the luxurious confinement of power and replace the hagiography of the legendary and intangible leader with the democratic epic of the statesman close to the people. The famous German town-planner Martin Wagner was one of those who took part in the closed competition to design the president’s summer home, proposing a residential district set out like a city-garden. But it was Abdurrahman SeyfiArkan (1903-1966), a former pupil of Vedat Tek and Giulio Mongeri at the Fine Arts Academy in Istanbul just home from taking a refresher course with Hans Poelzig in Berlin, who actually won the competition with his striking white pavilion on water symbolically embodying (by instrumentally drawing on the linguistic repertoire of the European avant-gardes) the new values of progressive nationalism that aimed to take the country into the 20th century and the assembly of advanced western democracies. Built entirely out of wood and completed in the record time of 43 working dap, Florya’s Ataturk Köşkü manages to combine the styllistic features of 1930s’ cosmopolitan modernism – pilotis, flat roof, window running lengthwise, LeCorbusier’s utop ia of the house-steamship, Bauhaus-style open layout projected into natural space – with underlying reminiscences of traditional 19th-century Ottoman bathing resorts constructed each season around pile dwellings, pieds dans l’eau. Two linear constructions built over one single level, intersecting at a right-angle, respectively house the utility rooms and staff quarters (the construction set perpendicular to the lido), with the guest rooms, Ataturk’s private study and a large reception chamber, surrounded by a glass veranda with a second strip- shaped pier projecting out towards the sea located in the other construction parallel to the shore.

Here, against the backdrop of stylised clear walnut wooden panelling and a varied selection of valuable custom-designed skylights, lamps and ceiling lights, still imbued with deco influences, the “Father of the Turks” spent the last holidays of his life, dividing his time between swimming, canoeing and international diplomatic meetings, lavished with the attentions of the adoring crowds and all his adopted children. After his death in 1938, the seaside pavilion was used as a private summer home for Turkish heads of State until 1988, when it became a museum to itself.

—-

Nel 1935, quando il Dott. Neset Omer prescrisse a Mustafa Kemal Ataturk aria buona e bagni di mare per alleviare il rapido decorso della malattia epatica che lo affliggeva, il padre della patria e fondatore della Turchia moderna, elesse meta dei propri periodi di riposo e villeggiatura la popolare localita’ balneare di Florya, sulla costa europea del Mar di Marmara, subito fuori Istanbul. Un luogo dove evadere dal confinamento dorato del potere e surrogare I’agiografia del condottiero mitico e intangibile con I’epopea democratica dello statista vicino alla gente. Al concorso ristretto indetto per la progettazione dell’abitazione estiva del presidente partecipio anche l’illustre urbanista tedesco Martin Wagner con la proposta di un comprensorio residenziale organizzato come una citta-giardino. Vincitore fu decretato pero’ il giovane architetto Abdurrahman Seyfi Arkan (1903-1966), gia allievo di Vedat Tek e Giulio Mongeri all’Accademia di Belle Arti di Istanbul e fresco reduce da un’esperienza di aggiornamento con Hans Poelzig a Berlino, grazie all’immagine icastica di un candido padiglione sull’acqua che incarnava simbolicamente, nel ricorso strumentale al repertorio linguistico dell’avanguardia europea, i nuovi valori di un nazionalismo progressista che si prefiggeva di veicolare il paese nel XX secolo e nel consenso delle democrazie occidentali avanzate.

Costruito interamente in legno e completato a tempo di record in 43 giorni di lavoro, l’Ataturk Kosku di Florya é una struttura che coniuga gli stilemi del modernismo cosmopolita anni Trenta – pilotis, tetto piano, finestra in lunghezza, I’utopia lecorbusieriana della casa-piroscafo, la pianta aperta, protesa nello spazio naturale, del Bauhaus – con sottaciute reminiscenze della tradizione ottocentesca degli stabilimenti balneari ottomani, approntati su palafitte, pieds dans l’eau, con ciclicita stagionale. Due corpi in linea su un solo livedo, intersecati ad angolo retto, ospitano rispettivamente I locali di servizio e gli alloggi per il personale, quello perpendicolare al lido; le camere per gli ospiti, lo studio privato di Ataturk e una grande sala di ricevimento, contornata da una veranda di vetro dalla quale fuoriesce, proiettandosi verso il mare aperto, un secondo molo nastriforme, quello parallelo all’arenile. Qui, sullo sfondo di stilizzate boiserie di radica dorata e di un assortito campionario di preziosi lampadari, plafoniere e lucernari su disegno, ancora intrisi di influenze deco, Mustafa Kemal Ataturk trascorse le ultime vacanze della sua vita, dividendosi fra nuotate, escursioni in canoa e incontri diplomatici internazionali, circondato dall’affetto della folia e dei tanti figli adottivi. Dopo la sua morte, awenuta nel 1938, il padiglione marittimo e stato utilizzato come dimora estiva privata dai capi di Stato turchi fino al 1988, quando e diventato museo di se stesso.

 

Türk Sinemasında Mimari

Türk Sinemasında Mimari

Mimari ve Sinema

Mimarlık ve sinema, mekanı kullanarak insanları etkileme, hatta onların yaşamlarını değiştirme gücüne sahip sanat dallarıdır. Bu iki sanat dalından sinema için  yıllar önce bir sinema düşünürü, ana iki ögesinin mekan ve zaman olduğunu söylemiş.

Sinemanın ve televizyonun  insan hayatını büyük oranda etkileme gücü ile mimarinin hayatımızdaki önemi düşünülecek olursa,  bu ögelerin bir arada, duyguyu ve olayları yansıtmada kullanılmasının  doğru bir seçim olduğu yadsınamaz. Zaten 1800 lerin sonlarından beri bir çok örnekte mimari kullanımının en etkili silahlardan biri olduğunu görebiliyoruz.

Sinema ve mimarlık disiplinlerinin ortak paydası fikirleri yoktan var etmeleri ve kurguyla harmanlanmış olmalarıdır. Tiyatroda sahnede ortaya konan kurgu dekorla desteklenirken, sinema da mimari mekanlar kullanılarak desteklenir. Kimi zaman hangi yıllarda yaşadığımızı mimari mekanların stilinden anlarız, kimi zamansa yaratılan mimari mekanların bizde bıraktığı hislerden karakterin analizini yaparız. Böyle birçok amaç için mimariyi oldukça etkili kullanan yönetmenlerden ve filmlerden bazılarını tarihsel süreç içerisinde ele almaya, örneklemeye çalıştım.

Türk Sinemasında Mimari Kullanımı

Türk sinemasında mimari kullanımı ülkemizdeki mimari mirasın çeşitliliği ve  fazlalığı nedeniyle çok etkin olmalı diye düşünüyorum. Çünkü film platosu olacak kasabalar kurmadan mevcutları rahatlıkla kullanma ?lüksü?nün olduğu yegane ülkelerdeniz.

İsteyenler tarihi bir yalıda, ya da konakta  haftanın 3-4 günü çekim yapabiliyorlar? Yıpranma ve tahribatlarla ömrünü oldukça kısalttıkları mimari miraslar bu dizilerin reytinginden daha az önemli çünkü? Çünkü artık önemli olan tüketicilerin neyin daha çok istediği?

1-türk-sinemasında-mimari-gümüş-150x1501-türk-sinemasında-mimari-gümüş2-150x150 En yakınlarda aklıma gelen örnek Gümüş dizisiydi. Özel bir TV kanalında geçen yayın döneminde gösterilen bu dizide Boğaz?daki Abut Efendi Yalısı dizi seti olarak kullanılmıştı. Ailenin tüm yaşamı bu yalıda geçiyordu. Dizi çekilirken yalıda meydana gelen tahribatlar haber konusu olmuştu fakat aynı gazetede o günün en çok izlenen dizisinin de bu dizi olduğu haberi mevcuttu. Yine bir çok TV dizisinin aynı sorumsuz davranışı sergilediğini her yayın dönemi görebiliyoruz.

Kültürel mirası tahrip eden örneklerde mekan sahiplerini ve  dizi ve film yapımcılarını eleştirsem de  ,mekan ve mimari kullanımını tabi ki her zaman böyle kötü olaylarla sonuçlanmıyor.

1-türk-sinemasında-mimari-3

Kent görüntüsünün etkisini, yönetmenlerimizden Nuri Bilge Ceylan ?Uzak? filmindeki İstanbul manzaralarında, helikopter çekimleriyle büyüleyen bir İstanbul izlediğimiz Yılmaz Erdoğan?ın ?Organize İşler? filminde      ( hatta film için ?Başrolünde İstanbul olan film? ifadesi bile kullanılmıştı bu çekimler sayesinde) görmüştük. Yine aynı filmde sadece İstanbul?un güzel manzarası  değil, araba kaçakçılığı yapılan arka sokakları da mekan olarak kullanılır.

4-eşkiya-150x150

Örneklere, Yavuz Turgul?dan ?Eşkıya? (özellikle Şener Şen?in sular altında kalan evleri gördüğü sahnevle, final sahnesi), Serdar Akar?ın ?Gemide? filmi, Atıf Yılmaz?ın ?Ahh Güzel İstanbul? filmi eklenebilir?

6-anayurt-oteli-150x150

Ömer Vardar?ın ?Anayurt Oteli? filmi de Türk sinemasındaki mekan kullanımına iyi bir örnektir diye düşünüyorum. Yusuf Atılgan?ın romanından uyarlanan filmde karanlık, boş ve tavanı yüksek otel odaları gerilime oldukça kasvetli bir hava yaratarak katkıda bulunur.

Kaynakça:

  • http://www.yapi.com.tr/turkce/Haber_Detay.asp?NewsID=49477
  • http://mimarlikdevrimi.blogspot.com/2007/08/sizce-mimarlk-ve-sinemann-ne-tip-ortak.html
  • http://forum.arkitera.com/mimarlik/14105-mimarlik-utopya-ve-sinema.html
  • http://www.bursamimar.org.tr/htm/mimar_babam.htm
  • http://www.ytumimarlik.com/sf-announces-of-YTu_Mimarlik_Fakultesi_Sinema_Mimarlik_Haftasi-anid-11-cp-456.htm
  • http://www.netkitap.com/kitap/65879/sinemada_mimari_acilimlar_halit_refig_filmleri.htm
  • http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=15661
  • http://www.yapikitabevi.com/kitap_detay.asp?kitap=9789758716401
Mimarların Yasamları Sinemada

Mimarların Yasamları Sinemada

mimarların-yaşamları1-235x300Nathaniel Kahn , ?My Architecht? isimli filminde, 11 yaşındayken kaybettiği babasının hikayesini arar ve bu arayış yolculuğunu anlatır. Dolayısıyla da kendi hikayesini?

Filmin açılış sahnesi olan Mimar Luis Kahn?ın ölümüne ilişkin bilgilerin anlatıldığı ve mekanların gösterildiği bölümde, metronun o ince uzun, doğal ışık almayan koridorlarıdır mekan?Ve başrol oyuncusu yoktur, sadece anlatıcı vardır.

Sonraki bir çok sahnede anlatıcı Nathaniel Kahn ya gezdiği mekanların, sokakların şehirlerin ya da eski kayıtların üzerinden konuşur.

mimarların-yaşamları2-150x150

Özellikle benim en çok etkilediğim sahne California?daki ?Salk Institute for Biological Studies? yapısının sert zemin olan avlusundaki çocuk ve binaların müthiş bir perspektif sergilediği sahnelerdir. Paten kayarken, sanki bina babanın modeli olur ve onunla oyun oynar gibidir?.

 

mimarların-yaşamları3-214x300

Yönetmenliğini Sydney Pollack?un yaptığı ?Sketches of Frank Gehry?, Mimar Frank Gehry?nin eskizlerinden yola çıkıp binalarının oluşum aşamaları (bilgisayarda modellenmesi, maketi, inşası) incelenir.

Mimarın oldukça esnek ve dikkat çekici tasarımları yönetmenin mekan problemini ortadan kaldırır. Çünkü filmde kullanılan tüm binalar yönetmenin mekan kullanım başarısından daha çok Frank Gehry?nin kurgu başarısını ve tasarım çılgınlığını ön plana çıkarır. Bu film, mimari kullanarak sinema yapılması değil de, mimarinin kendini göstermek için sinemayı kullanması gibidir.

Sinema ve Mimarlık: Tarihsel Süreçteki Kesişimler

Sinema ve Mimarlık: Tarihsel Süreçteki Kesişimler

Mimarlık ve sinema, mekanı kullanarak insanları etkileme hatta onların yaşamlarını değiştirme gücüne sahip sanat dallarıdır. Bu iki sanat dalından sinema için, yıllar önce bir sinema düşünürü ana iki öğesinin “mekan ve zaman” olduğunu söylemiş.

Sinemanın ve televizyonun  insan hayatını büyük oranda etkileme gücü ile mimarinin hayatımızdaki önemi düşünülecek olursa, bu öğelerin bir arada, duyguyu ve olayları yansıtmada kullanılmasının  doğru bir seçim olduğu yadsınamaz. Zaten 1800lerin sonlarından beri bir çok örnekte mimari kullanımının en etkili silahlardan biri olduğunu görebiliyoruz.

Sinema ve mimarlık disiplinlerinin ortak paydası, fikirleri yoktan var etmeleri ve kurguyla harmanlanmış olmalarıdır. Tiyatro sahnesinde ortaya konan kurgu dekorla desteklenirken, sinemada mekanlar kullanılarak desteklenir. Kimi zaman hangi yıllarda yaşadığımızı mekanların stilinden anlarız, kimi zamansa yaratılan mekanların bizde bıraktığı hislerden karakterin analizini yaparız. Böyle birçok amaç için mimariyi oldukça etkili kullanan yönetmenlerden ve filmlerden bazılarını tarihsel süreç içerisinde ele almaya, örneklemeye çalıştım.

1920ler

Dziga Vertov?un ?Film Kameralı Adam?(1929) filmi için ?geçen yüzyılın modern kentleri için sözsüz bir güzelleme” tanımlaması yapılır.

?Sinema-göz? kuramının yaratıcısı olan Dziga Vertov, diyalog ve açıklama imgelerinin olmadığı bu sessiz filminde sosyalist kentin yaşamını, o yılların kentsel mekanlarını kullanarak anlatır. Filmde anlatıcı çoğu zaman içindeki insanlara kurduğu yaşamlarla kentin ta kendisidir…

Fritz Lang?in 1927 yapımı Alman dışavurumcu, bilimkurgu filmi ?Metropolis? ise gelecekte ikiye ayrılan insan türünü, mükemmel şehir tasviriyle seyirciye aktarır. Makinelerin dünyası, başlangıç sahnelerinde müthiş ışıkları ve ezici büyüklükleriyle görünen binalar, çok yükseklerden giden yollar ve benzeri birçok tasvir filme olağanüstü bir mekan anlayışı getirir.

Robert Wiene’ın Alman dışavurumcu, 1920 yapımı filmi ?The Cabinet of Dr. Caligari? korku filmlerinin ilk örneği olarak gösterilir. Bir uyurgezere Dr.Caligari tarafından işletilen cinayetleri konu alan filmde açılı duran duvarlar, açılı vuran gölgeler tasvir edilen mekan dönemin içinde bulunduğu durumu ve filmdeki kasveti yansıtır. Özellikle devlet yapılarındaki (hemen hemen filmdeki tüm yapılardaki) çarpıklıklar birer göndermedir.

1940lar

1941 yapımı ?Citizen Kane? filminin yönetmeni Orson Welles, açılışı can sıkıcı bir mekan olan (ki Kane?in dudaklarından Rosebud kelimesi dökülerek öldüğü sahneye hazırlıktır) şatoyu, uzak bir çekimle güç simgesi halinde göstermeye çalışarak yansıtır. Welles tüm film boyunca, hava çekimleri ve alttan çekimlerle o iktidarı vurgular, mekan ve açıları oldukça başarılı kullanır.

1949 yapımı olan, yönetmenliğini King Vidar?ın yaptığı ?The Fountainhead? adlı film Ayn Rand?in aynı isimli romanından yola çıkarak çekilmiştir. Düzenin aksine kendi doğrularından yola çıkarak binalar tasarlayan, bu nedenle de mimarlık bölümünden kovulan Howard Roark?ın ve onun tam tersi düşüncelere sahip başka mimarların, hem mesleki yaşamlarını hem de aşkları konu alan film, baştan sona mimari anlatılara ve görselliklere dayandırılmıştır.

1948 yapımı ?Germany Year Zero? filminin yönetmeni Roberto Rossellini ilk sahnelerde bize savaştan sonra Almanya?nın içinde bulunduğu durumu şehrin yıkık dökük görüntüleriyle verir, oldukça etkileyici olan bu sahneler savaşın sonuçlarını, yaşamların nasıl etkilendiğini binaların tasvirleriyle gösterir. İnsanlarda binalar gibi yıkık döküktür. Kent gibi aileler de paramparçadır..

1960lar

1965 yapımı Jean-Luc Godard?ın yönetmenliğini yaptığı Fransız yeni dalgasının önemli filmlerinden olan ?Alphaville? bir bilimkurgu filmidir.

Uzaydaki bir gezegende bulunan Alphaville şehri, tüm tasvirlerde Paris?i oldukça andırır. Kim bilir belki yönetmen çok uzak gelebilecek olan başka bir gezegeni, aslında tanıdık olana benzetmeye çalışıp mekana alışmamızı sağlamaya çalışmıştır?.

1980ler

1987 yapımı ?Der Himmel über Berlin? filmi yönetmen Wim Wenders?in bölünmüş Berlin?den insan ve yapı manzaralarını bolca kullandığı bir çok ödüle layık görülen yapıtıdır. Filmde, Berlin?in, meleklerin izledikleri hayatlara arka plan oluşturduğunu görürüz.

Ridley Scott?ın yönetmenliğini üstlendiği ?Blade Runner? filminin konusu ise 2019 yılında geçer. Yine konusu gelecekte geçen birçok bilimkurgu filminde olduğu gibi, gelecekte olduğumuzu uçan arabalar, devasa binalar ve güneş gözlüğü takmış robot adamlardan anlarız.

1990lar

Andrew Niccol?ün 1997 yapımı bilim kurgu filmi  ?Gattaca? insanoğlunun milenyum hakkındaki düşüncelerinden yola çıkar ve ileriki yüzyılda daha çok önem kazanılacağı düşünülen ?gen? ve kusursuz insan kavramlarını irdeler.

Filmin büyük çoğunluğu, ünlü mimar Frank LLoyd Wright? ın tasarladığı en büyük binalardan olan Marin County Civic Center?da geçer. Mimarın ustalıkla tasarladığı birçok detay filmdeki birçok sahnede oldukça etkileyici bir biçimde kullanılmıştır.

2000ler

Steven Spielberg?ün 2045 yılında geçen bilimkurgu filmi ?Minority Report?(2002) bize geleceğin Washington?unun mekanlarını animasyon kullanarak yansıtır. Dikine yol alan arabalar, inanılmaz hızla giden taşıtlar, büyük oranını yolların kapladığı metropol zihnimizde geleceğin mega kentleri hakkında bir hayal dünyası çizer. Filmin gelecekte geçtiğiyle ilgili ipuçlarının neredeyse tümünü bu mekan kurgusundan alırız.

Kátia Lund ve Fernando Meirelles imzalı, 2002 yapımı ?Cidade de Deus (Tanrı kent)? filminde ise başrol oyuncusu olarak Brezilya?daki Tanrı kent isimli sosyal konutlar öne çıkar. Yaşanmış olaylardan yola çıkarak çocukların bile ellerine silah alıp insan öldürdüğü yaşamları anlatan filmde, oyuncular da mekanlar da gerçektir ve oldukça fakir ve korkunç bir yaşantının sürdüğü bu konutlar filmin içine girebilmemizde önemli rol oynar.

Yönetmenliğini Wolfgang Becker?in yaptığı ?Good bye Lenin? filminde, 1990ların Almanya?sında,  Berlin duvarının yıkılmasıyla Doğu Almanya?nın geçirdiği değişimi ve bu değişimi sosyalist annesinden saklamaya çalışan bir çocuğu izliyoruz. Başrolde tüm bu yaşananları anlatan Berlin kenti ve sokaklarının olduğu film 2003 yapımıdır.

Kaynakça:

  • http://www.yapi.com.tr/turkce/Haber_Detay.asp?NewsID=49477
  • http://mimarlikdevrimi.blogspot.com/2007/08/sizce-mimarlk-ve-sinemann-ne-tip-ortak.html
  • http://forum.arkitera.com/mimarlik/14105-mimarlik-utopya-ve-sinema.html
  • http://www.bursamimar.org.tr/htm/mimar_babam.htm
  • http://www.ytumimarlik.com/sf-announces-of-YTu_Mimarlik_Fakultesi_Sinema_Mimarlik_Haftasi-anid-11-cp-456.htm
  • http://www.netkitap.com/kitap/65879/sinemada_mimari_acilimlar_halit_refig_filmleri.htm
  • http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=15661
  • http://www.yapikitabevi.com/kitap_detay.asp?kitap=9789758716401