ArtInternational’da Beğendiklerim ve Keşfettiklerim

ArtInternational’da Beğendiklerim ve Keşfettiklerim

Çağdaş sanat başlı başına ilgimi çeken bir konu olduğundan fuar haberini alır almaz gitmeyi düşünmüştüm. Taner Ceylan, Anish Kapoor, Maria Abromoviç isimlerini duyuncaysa gitmek görmek farz oldu.

Daha önce Haliç Kongre Merkezi’nde konserler izlemiştim fakat ilk defa bir fuar-sergi için mekana gittim. Öncelikle Haliç Kongre Merkezi’nin İstanbul’un benim için ulaşımı en keyifli mekanlarından biri olduğunu belirtmek isterim. Üsküdar’dan Haliç hattına binip Sütlüce İskelesinde indikten sonra 5 dakikalık yürüme mesafesinde ulaşılabiliyor. Üstelik Haliç kıyısında olduğundan fuar aralarında dinlenmek ve manzaraya karşı oturmak çok keyifli.

Fuarın ulaşım ve mekan seçimini övdükten sonra, ücretini de övmek isterim. Zira bu denli çok, kapsamlı ve güzel eseri bir arada görmek için makul bir fiyatı konulmuştu. Tek beğenmediğim yanı ise ışıklandırma oldu. Cepheye yakın galerilerde gün ışığının patlamaları rahatsız ediciydi. Diğer galerilerde ise bazı spotlar eserleri düzgün görmeyi engelliyordu.

Neyse bu detaylar mühim değil. Önemli olan konuya gelelim: Galeriler, sanatçılar ve eserler!

Uzun yıllardır gittiğim fuarlar arasında en çok eser beğendiğim fuar olarak aklıma kazıldı ArtInternational 2014. Gerçekten her galeri çok özenli parçalar getirmişti ve fuarı gezen kitlenin tüm bu özene ilgisi büyüktü. Ben de her seferinde olduğu gibi beğendiklerimi, araştırmak istediklerimi, gördüğüm detayları fotoğrafladım ve not aldım. İşte fuarda en beğendiklerim:

  • Taner Ceylan‘ın ne büyük bir hayranı olduğumu artık blogumu takip edenler biliyorlardır. Fuarın iç mekan girişindeki ilk galeri, Taner Ceylan’ın 4 eserinin sergilendiği Paul Kasmin Gallery (Newyork) idi. Ceylan’ın ilk heykeli olan MoonTale küçük boyutları ve detaylarıyla çok ilgi çekiciydi fakat Ceylan’ın o müthiş yeteneği olan iç içe geçmiş geyik ve adamların olduğu Cyparissus adlı karakalem çalışmaya bakmaya doyamadım.
  • Singapurlu sanatçı Donna Ong‘un kağıtlarla bir ışık kutusunun içine yaptığı Gift adlı eseri Galeri Krinzinger (Vienna) tarafından sergilenmekteydi. Japon sanatçı William Farquar tarafından 1800lü yıllarda yapılmış bir resimden yola çıkarak hazırlanan bu çok katmanlı ormanı oldukça sevdim.
Donna Ong ,Gift, 2014 -  çin mücevher kutusu, kağıt, akrilik ve ışık kutusu - 30 × 20 × 20 cm

Donna Ong ,Gift, 2014 –
çin mücevher kutusu, kağıt, akrilik ve ışık kutusu – 30 × 20 × 20 cm

  • Bu sene fuara gelen işlerde ayna ve parlak malzemelerin kullanımı çok yaygındı. Ayna kullanımları içinde ise Barbarian Art Gallery (Zürich)’de sergilenen Irina Polin‘e ait eser çok ilgimi çekti. Sanatçının Manfredi serisinden olan bu fotoğraf baskının arkasına ayna konulmuştu ve açılan delikler esere çok değişik bir boyut katmıştı. (Ayrıca açılan deliklerden çıkan parçalar çerçevenin altında bırakılmıştı.)
Irina Polin, Miss Comfort Miss, 2013-4 - perfore edilmiş baskı, ayna ve çerçeve - 117x90cm

Irina Polin, Miss Comfort Miss, 2013-4 – perfore edilmiş baskı, ayna ve çerçeve – 117x90cm

  • Hangi galeri kapsamında olduğunu bilmediğim fakat teknoloji-sanat kesişiminde beni çok etkileyen işlerden biri Pascal Haudressy‘e aitti. Sanatçının Narcissus adlı eserinde dijital ortamda yaptığı insan figürleri ekranda hareket ederken, çizgilerin değişimini izlemek keyifliydi.
Pascal Haudressy, Narcissus, 2010 - dijital

Pascal Haudressy, Narcissus, 2010 – dijital

  • Yine dijital işlerden dikkatimi çeken bir diğeri Lisson Gallery (London, Milan, Newyork) ‘de bulunan Julian Opie‘ye ait çalışmaydı. Devam eden bir animasyon olan 55inç LCD ekranda gördüğümüz Imogen adlı çalışmadaki kızın yüz ifadeleri değişiyordu.
Julian Opie, Imogen, 2013 - animasyon, bilgisayar ve 55' LCD ekran - 121.9x69,2x10,8 cm

Julian Opie, Imogen, 2013 – animasyon, bilgisayar ve 55′ LCD ekran – 121.9×69,2×10,8 cm

  • Hosfelt Gallery (San Francisco) ‘de bulunan Emil Lukas‘a ait Moderate Cling isimli çalışmada, boyalı ahşap pano üzerinde iplerle oluşturulmuş bir doku çalışması vardı. Oldukça ince ve emekli bu eser boyamadan ötürü derinlikli, iplerden dolayı ise dokulu gözüküyordu. Bu çelişki oldukça hoş bir tezat oluşturmuştu.
Emil Lukas , Moderate Cling, 2014 - ahşap ve ip - 91.4 × 71.1 × 8.9 cm

Emil Lukas , Moderate Cling, 2014 – ahşap ve ip – 91.4 × 71.1 × 8.9 cm

Emil Lukas , Moderate Cling, 2014 - ahşap ve ip - 91.4 × 71.1 × 8.9 cm

Emil Lukas , Moderate Cling, 2014 – ahşap ve ip – 91.4 × 71.1 × 8.9 cm

  • Yine Hosfelt Gallery (San Francisco) ‘nin bölümünde bulunan hiperrealist sanatçı Patricia Piccinini‘nin görünce dehşete düşüren, dokunmak-dokunmamak arasında gidip geldiğim eseri Atlas! Sinir bozucu derecede gerçek deriye benziyor ve canlı gibi geliyor.
Patricia Piccinini , Atlas , 2012 - silikon, fiberglas, insan saçı ve boya - 84x54x50 cm

Patricia Piccinini , Atlas , 2012 – silikon, fiberglas, insan saçı ve boya – 84x54x50 cm

  • Artık herkesin tanıdığı, son dönemin en popüler sanatçılarından Liu Bolin‘in fon içinde kaybettiği adamları fotoğrafladığı serisi Hiding In The City ‘den bir eserinin de bulunduğu  Galerie Paris-Beijing (Paris, Brussels & Beijing)’in bölümünde ayrıca Hwan-Kwon Yi’nin Ali & Zehra adlı çalışması da vardı. Bir açıdan bakıldığında 3 boyutlu gibi gözüken fakat aslında 2 boyutlu olan heykelleri gerçekten görülmeye değerdi.

 

Yi Hwan-Kwon, Ali & Zahra , 2010 - 115,9x86,06x35,89 cm

Yi Hwan-Kwon, Ali & Zahra , 2010 – 115,9×86,06×35,89 cm

  •  Edouard Malingue Gallery (HongKong)’de sergilenen ve fuarın dikkat çekici heykellerden biri olan Stone of Madness, sanatçı Fabien Merelle‘nin eseri.
Fabien Me?relle, Stone of Madness, 2014 - 70 x 20 cm

Fabien Me?relle, Stone of Madness, 2014 – 70 x 20 cm

  • İsveçli sanatçı Assa Kauppi‘nin 7 çocuğu yüzme yarışına başlamadan önce heykelleştirdiği The Race is Over isimli çalışmasındaki gerçeklik ve enerji görülmeye değerdi.
Assa Kauppi, The Race is Over , 2011 - bronze ve granit kaide - 60 cm yüksekliğinde

Assa Kauppi, The Race is Over , 2011 – bronze ve granit kaide – 60 cm yüksekliğinde

  • Deweer Galery (Otegem) ‘nin sergilediği eserlerden olan ve Stephan Balkenhol‘a ait ahşap-rölyef çalışmaların derinliği, işçiliği ve sadeliği oldukça hoşuma gitti.
Stephan Balkenhol, Relief Frau, 2014 - boya ve ahşap - 80x60 cm

Stephan Balkenhol, Relief Frau, 2014 – boya ve ahşap – 80×60 cm

  • Tornabuoni Art Gallery (Florence, Milan & Paris)’de sanatçı Francesca Pasquali pipetler ve grapon kağıtları ile yaptığı tasarımları vardı. Bulunabilecek en basit malzemelerden oluşturduğu çalışmalar çok hoş görünüyordu.
  • Son olarak Mario Mauroner Contemporary Art Gallery (Salzburg & Vienna)’de bulunan Jan Fabre‘nin kafataslarının dikkat çekici olduğunu belirtmeliyim. Bok böceğinin kanatları, polimer ve gerçek dondurulmuş hayvanlarla oluşan koleksiyon değişikti.
Jan Fabre, Skull, 2010 - bok böceği kanatları, polimer, dondurulmuş hayvan - 28x23x19 cm

Jan Fabre, Skull, 2010 – bok böceği kanatları, polimer, dondurulmuş hayvan – 28x23x19 cm

Bu senekine gidemediyseniz bile seneye mutlaka kaçırmayın derim.

Sanat dolu günler dilerim…

JR, Sokak Sanatı ve İnside Out: People’s Art Project / Tersyüz: İnsanların Sanat Projesi

JR, Sokak Sanatı ve İnside Out: People’s Art Project / Tersyüz: İnsanların Sanat Projesi

  • jr-insideout2Yönetmen: Alastair Siddons,
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2013, ABD, Fransa
  • Süre: 70 dk

“2011 yılında TED ödülünü kazanan Fransız sanatçı JR dünyanın en geniş katılımlı küresel sanat projesini başlatarak yüz binlerce insana yaşadıkları sokakları fotoğraflarla yeniden sahiplenmenin yolunu açar.

Her sene yalnızca bir kişinin layık görüldüğü prestijli TED Ödülü?nü 2011 yılında kazanan Fransız sanatçı JR?a dünyaya ilham verecek dileğinin ne olduğu sorulur. ?İnandığınız bir şey uğruna harekete geçerek küresel bir sanat projesine dahil olmanızı diliyorum. Birlikte dünyayı tersyüz edelim,? der. Kurallar basittir: kendinin veya tanıdığın birinin fotoğrafını çek, gönder, büyük boy kâğıda basılan resimleri sokaklara yapıştır ve sesini duyur. Tüm baskı masrafları JR tarafından karşılanan bu proje çok kısa sürede dünyanın her tarafında binlerce takipçi buldu. Cezayir?den Haiti?ye, Kuzey Dakota?dan Pakistan?a, insanlar organize olarak çektikleri fotoğrafları sokaklara ve binalara yapıştırmaya başladılar. Sanatı izleyen değil, sanatı icra eden oldular. Zaman geçtikçe proje de evrildi; Arap Baharı, Londra?daki ayaklanmalar, Occupy hareketi ve Haiti?deki deprem derken, doğrudan olayları yaşayan insan ve toplulukların hikâyelerine tanıklık etmeye başladı. Gözümüzün önünde küresel bir hareket doğdu; ilham arayanlar, kaçırmayın!”

Hep söylüyorum: Festivallerin belgesel bölümleri benim için en önemli olan bölüm. Çoğu zaman galalar, ödüller daha az umurumda oluyor zira her seferinde acayip insanlarla ve dünyalarla tanışıyorum. İşte onlardan biri:

JR bir sokak sanatçısı. Eserlerini galeriler yerine duvarlarda sergileyen bir sanatçı. 1983 yılında doğduğu bilinen fakat kimliğine dair bilgi sahibi olmadığımız JR, dünyanın en büyük galerisi olan sokaklara sahip olduğunu söyleyen, özgürlük, kimlik ve limitler konusunda sanat ve aksiyon yapmaya çalışan, kazandığı ödülle tüm dünyada değişimler yaratmak isteyen biri.

Önceleri sokaklarda graffiti yaparken, bir gün Paris metrosunda bir kamera bulan ve arkadaşlarını ve kendisini graffiti yaparken kayda almaya ve fotoğraflamaya başlayan JR, henüz 17 yaşındayken çektiği bu fotoğrafların kopyalarını şehrin duvarlarına asmaya başlar ve Expo 2 Rue adını verdiği açık galeriyi başlatır. Bu sergiler 2001-2004 yılları arasında devam eder.

Expo 2 Rue / 2001-2004

Expo 2 Rue / 2001-2004

Avrupa’yı gezen ve galeri olarak kullandığı sokak duvarları ve bina cepheleri konusunda limitlerini sorgulamaya başlayan sanatçı, bodrum kattan çatılara kadar her yükseklikte çalışmalarını sergilemeye başlar.

2004-2006 yılları arasında Portrait of Generation adını verdiği projesini gerçekleştirir. Ayaklanmaların olduğu Fransız banliyölerinde çektiği fotoğrafları, önce illegal daha sonra legal olarak, sermayenin popüler semtlerini içeren doğu Paris’in sokaklarında sergiler.

28 Millimeters, Portrait of a Generation / Collage Ladj Ly by JR, Montfermeil, Les Bosquets / 2004

28 Millimeters, Portrait of a Generation / Collage Ladj Ly by JR, Montfermeil, Les Bosquets / 2004

2007 yılında ise Face 2 Face adlı projesini gerçekleştirir. Arkadaşı Marco ile birlikte Ortadoğu’ya gidip 1 hafta kadar zamanı İsrail ve Filistin’de geçiren ikili, iki ülkenin insanlarının her anlamda birbirlerine çok benzediklerini ama bunun farkında olmadıklarını görürler. Bunun üzerine aynı işi yapan İsrail ve Filistinlilerin fotoğraflarını çekip, bu fotoğrafların büyük ebatlı hallerini, yan yana olacak şekilde İsrail ve Filistin’i ayıran duvarların iki tarafında (muhtelif şehirlerde) sergilerler.

28 Millimeters, Face2Face Separation Wall, Palestinian Side In Bethlehem/ March 2007

28 Millimeters, Face2Face
Separation Wall, Palestinian Side In Bethlehem/ March 2007

2008 yılında ise Brezilya’da Women Are Heroes adlı projesini gerçekleştiren JR, Rio de Janerio’nun adı şiddetle özdeşleşmiş gecekondu (favela) bölgesi Moro de Providencia’ya fotoğraflar yerleştirir. Uyuşturucu satıcılarının yaşadığı, silah seslerinin susmadığı bu mahalledeki çocuk ve özellikle kadınların mahallelerine ve yaşantılarını bakışını ortaya koymaya çalışan bu proje, mahallenin ilk kez polis kovalamacası nedeniyle değil, bu serginin haberi için televizyonda görünmesini sağlar. 2011’e kadar devam eden projeyi Kamboçya, Hindistan, Kenya, Liberya, Sudan gibi bir çok farklı ülke ve coğrafyada gerçekleştirir.

28 Millimeters, Women Are Heroes Action dans la Favela Morro da Providência, Favela de Jour, Rio de Janeiro, Brésil/ 2008

28 Millimeters, Women Are Heroes
Action dans la Favela Morro da Providência, Favela de Jour, Rio de Janeiro, Brésil/ 2008

28 Millimeters, Women Are Heroes Action in Kibera Slum, Rooftops View, Kenya / 2009

28 Millimeters, Women Are Heroes
Action in Kibera Slum, Rooftops View, Kenya / 2009

2008 yılında başladığı ve halen devam etmekte olan projelerinden The Wrinkles of the City, şehrin ya da hayatların geçirdiği değişiklikleri duvarlarda sergilemek amacıyla başlar. 2008 yılında Cartagena-İspanya’da şehrin yaşadığı iç savaş sonrasına vurgu için kentin yaşlıların fotoğraflarını, 2010’da Şangay’da kent hafızasını temsilen yaşlı kentli fotoğraflarını, 2011’de  Los Angeles’ta, Hollywood’un, güzelliğin ve estetiğin şehrinde geçmişini kırışıklıklarıyla yaşatan ve yansıtan kişilerin fotoğraflarını,  2012’de Havana-Küba’da, Küba asıllı sanatçı Jose Parla ile birlikte Havana bienali için Küba devrimini yaşamış 25 kişinin fotoğraflarını ve 2013’de Berlin’de eski jenerasyondan önemini kaybetmiş gibi duran kimseleri tekrar görünür ve değerli kılmak için seçtiği kentlilerin fotoğraflarını şehirlerin/binaların duvarlarında sergiler.

The Wrinkles of the City Los Surcos de la Ciudad, Marino Saura Oton, Night View, Cartagena, Espagne / 2008

The Wrinkles of the City
Los Surcos de la Ciudad, Marino Saura Oton, Night View, Cartagena, Espagne / 2008

The Wrinkles of the City Action in Shanghai, Zhai Zhixin, Chine/ 2010

The Wrinkles of the City
Action in Shanghai, Zhai Zhixin, Chine/ 2010

The Wrinkles of the City La Havana, Alfonso Ramón Fontaine Batista, Cuba/ 2012

The Wrinkles of the City
La Havana, Alfonso Ramón Fontaine Batista, Cuba/ 2012

The Wrinkles of the City, Berlin / 2013

The Wrinkles of the City, Berlin / 2013

JR’ın 2010 yılından beri Marsilya-Fransa, Grottaglie-İtalya, Vevey-İsviçre ve  Sao-Paulo-Brezilya’da gerçekleştirdiği bir diğer projesi olan Unframed ise şehirlerin fotoğraf albümlerinde kalmış fotoğrafları kentlilere sunmaya çalışıyor.

UNFRAMED, John Phillips revu par JR "Workshop in Corpus Christi, 1940"   Vevey, Switzerland/2010

UNFRAMED, John Phillips revu par JR
“Workshop in Corpus Christi, 1940” Vevey, Switzerland/2010

Ve izlediğim belgeselin konusu olan, son ve en büyük çaplı projesi Inside Out. 2011 yılında TED ödülünü kazandığında açıkladığı bu projesi ile şimdiye kadarki kariyeri boyunca yaptıklarıyla paralellik gösteren biçimde, fakat tüm dünyayı kapsayan bir sanat çalışması yapmak ister. Uluslararası katılımcı bir sanat projesi olan Inside Out’un katılım süreci şöyle işliyor: Dünyanın herhangi bir yerinden katılımcılar, bir fikri, projeyi, hareketi veya deneyimi paylaşmak için portre fotoğraflarını çekip iletiyorlar. JR ve ekibi fotoğrafı duvara yapıştırılacak boyutlarda, siyah-beyaz olarak basıp katılımcıya gönderiyor. Ve katılımcı fotoğrafı duvara yapıştırarak sergiliyor.

Belgesel kapsamında bazı ülkelerdeki süreçler gösterildi. En çok aklımda yer eden Tunus’ta 50 yıldır yöneticilerin fotoğraflarının yer aldığı billboardlara ve duvarlara, devrimden sonra halkın fotoğraflarının yerleşmesini sağlayan çalışma oldu sanırım. Bir de Haiti’deki Tele-Ghetto oluşumu ayrıca belgeseli yapılacak kadar enteresandı.

INSIDE OUT PROJECT Tunisia, Ex Ben Ali Billboard on La Goulette Road/  2011

INSIDE OUT PROJECT
Tunisia, Ex Ben Ali Billboard on La Goulette Road/ 2011

Mart 2011’den bu yana 108 ülkeye, 170.000’in üzerinde poster gönderen proje, hala katılıma açık. Hem gelişmeleri öğrenmek, hem hangi ülkelerde ve şehirlerde neler olmuş görmek için internet sitesini buyurun. Occupy hareketinin en etkili sanat hareketlerinden biri olan Inside Out ve JR bundan böyle sıkı takibimde, daha başka neler olacağını merak ediyorum.

kaynak: jr-art.net, .insideoutproject.net

İstanbul’u Görmeden Gezmek: Karanlıkta Diyalog

İstanbul’u Görmeden Gezmek: Karanlıkta Diyalog

karanlikta_diyalogEtkinliği duyduğum andan itibaren gitmek ve bu deneyimi yaşamak istedim ama internet sitesinde yazan bir dolu açıklamaya, insanların paylaştığı deneyim hikayelerine rağmen o kapıdan girene kadar başıma tam olarak ne geleceğini kestiremedim.

Gayrettepe’deki metro istasyonunda bulunan 1.500 metrekarelik alanın bir kısmı kapatılmış. Açık olan alana girince önce danışmayla karşılaşıyorsunuz. Arkasında hediyelik eşyaların satıldığı bir bölüm, sağ tarafta çay kahve servis edilen bir bekleme alanı ve yanında karanlık İstanbul’a giriş kapısı var.

Biz biraz erken gidip içeride neler olacağıyla ilgili bilgi aldık. Bir kere içeri kesinlikle telefon alınmıyor. Saat, gözlük, çanta, mont her şeyinizi vestiyere (ya da kilitli dolaplara) bırakmanızı, yanınıza sadece 5-10 lira para almanızı söylüyorlar. Dediklerini yaparak hazırlandık.

Bilet saatimiz gelince 6 kişilik grubumuzla birlikte yarı karanlık giriş bölümüne alındık. Burada hepimize görme engellilerin kullandığı bastonlardan verdiler. Bastonları kullanırken vurarak değil, önümüzdeki alanı tarayarak kullanmamız gerektiğini anlattılar. Sanıyorum en başarılı yapabildiğim şey o bastonu kullanmak oldu zaten. Kapkaranlık bir ortamda gerçekten gözümüz o oldu.

fft64_mf1868464Neyse bastonlarımızı aldık. İçeride rehberimizin sürekli bizimle olacağını, sakin kalmamızı, gruptan ayrılmamız gerektiğini, bir sıkıntımız olduğunda rehberimize bildirebileceğimizi, olur da içeride fenalaşırsak hemen müdahale edileceğini, iki kişi gelenlerin çoğu zaman birbirine yapışıp el tutuşarak ilerleme gibi bir refleksi olduğunu ama mümkünse bu deneyimi tek başımıza yapmamızı söylediler ve görme engelli rehberimize doğru yola çıktık.

Rehberimiz Murat Bey’e ulaşana kadar labirent gibi yollardan geçtik. Artık tamamen karanlıktı. Gözlerimiz ilk bir iki dakika etrafı taradı fakat bir yerden sonra artık bakmaya çalışmayı bıraktık. Sol taraftaki duvara elimizi koyup rehber alarak, sağ elimizde bastonlarımızla Murat Bey’in yanına gittik. Duvarı takip ederek yürümek nispeten kolay bir şey fakat duvar bittiğinde, bir boşluğa düşünce işte o zaman hissettikleriniz tarifsiz oluyor. Kaybolma korkusu, önüne bir şey çıkacak telaşı hepsi birbirine karışıyor. 6 kişi koskoca alanda birbirimize dolanarak rehberimiz Murat Bey’in sesine doğru gittik.

Murat Bey bize hep yanımızda olacağını, onun sesini rehber alarak bu gezintiyi yapacağımızı söyledi. Ve ilk tanıştığımız anda seslerimizle isimlerimizi ezberlemeyi başardı. Onun sesinin geldiği yöne hareket ederek (etmeye çalışarak) bir parkı gezdik, tahta köprüden geçtik, parktaki banka oturup sesleri dinleyerek etrafta neler olduğunu anlamaya çalıştık, manava gittik ve sebze meyveleri anlamaya çalıştık, trafik ışıklarından geçtik, tramvaya bindik, İstiklal’den Tünel’e giderken nerelerden geçtiğimizi tahmin etmeye çalıştık, motora bindik, film dinledik ve en sonunda kafeteryada oturup muhabbet ettik.

İçeride kimi insanlar zifiri karanlık olunca gözlerini kapatıyormuş, fakat benim gözlerim açıktı. Ayrıca uzun boylu bir genç arkadaş vardı aramızda, o da hep eğilerek gezmiş, başını bir yere vuracağı endişesiyle…

Garip ama dışarıdaki Dünya’da etrafı görüp mekana hakim olan sizken, içeri girdiğiniz andan itibaren o mekanların hakimi görme engelli rehberler oluyor. Gruptan ayrılıp sağa sola savrulduğumuzda rehberimizin bizleri bulup toparlayabilmesine gerçekten hayret ettim.

Bütün gezinti boyunca rehberimizin bizlerle diyalogu kesintisiz devam etti. Sürekli isimlerimizi tekrarladı ve bizden tepki bekledi. Bu sayede bizler de hem grup arkadaşlarımızın hem de rehberimizin nerede olduğunu anlamaya çalıştık. Ayrıca içeriye girerken yüzlerine bile dikkatlice bakmadığım diğer kişilerle, yeri geldi elimizi uzatıp birbirimize rehber olduk, yeri geldi oturacağımız koltukları bulmasına yardım ettik, yeri geldi önümüzdeki engeli arkamızda kalana bildirdik. Yani birbirini tanımayan insanlar olarak girdiğimiz mekanda, birden hepimiz birbirimizin gözü olduk.

Görme duyunuzu kaybedince empati ve yardımlaşma duygusu üst seviyeye çıkıyor. Ayrıca sesler ve elleriniz inanılmaz rehberlere dönüşüyor. Örneğin bir ATM’yi, bir direği, korkuluğu elleyerek anlamak ve ne olduğunu tahmin etmek gerçekten farklıydı.

Bir de sürekli diyalog halinde ve sesleri takip ediyor olmanıza rağmen bazen fark etmeden gruptan uzaklaşabiliyorsunuz. O anlarda bir şeye çarpma endişesi bir yandan, nereye gideceğini bulamayacak olma endişesi diğer yandan insanın içine yerleşiyor. Hatta gruptan bir arkadaş (normalde aklımda zerre isim tutamayan ben, herkesin ismini net hatırlıyorum! Esra.) biz tramvaydan indiğimiz sırada gruptan ayrılıp yanlış yöne gitmiş. Birileri bulup getirdi kendisini. Bir 4-5 dakika parklarda bahçelerde dolaşıp bizi aramış.

gorme-engellilere-braille-alfabesi_normal_1271621Kaybolmalar, birbirine çarpmalar eşliğinde devam ederken bir odaya girdik. Odanın duvarında harflerin Latin alfabesi ve braille (körler) alfabesiyle yapılmış kabartmaları vardı. Burada kendi ismimizin baş harfini bulduk ve rehberimiz bu alfabenin matematiğini hepimize tek tek anlattı. Artık Z yazabiliyorum!

***

Yaklaşık bir buçuk saat süren gezintinin sonunda kafeteryadan içecek bir şeyler alıp sohbet etmek için oturduğumuzda gerçekten yoğun duygular hissettim. Biz bu kadar korunaklı bir ortamda, sürekli rehberler varken bu denli zorlandık, gerçek hayatta bunu başarabilmek hakikaten zor.

Rehberimiz Murat Bey, gözlerini 4 sene önce kaybetmiş. İlk 6 ay bunu kabullenememiş ve bir bunalım halindeymiş fakat sonra hayata tutunmuş. Şimdi lisanslı bir sporcuymuş ve bilin bakalım hangi dalda? Judo!

Geçen 1,5 saatte yoğunlaşan duygularımdan mıdır bilmiyorum ama bunu duyduğum an burnumun direği sızladı ve Murat Bey’e sarılmak istedim. Fakat bu bir acıma duygusu değildi. Zaten bu deneyimi yaşayınca görme engellilere acımaktan çok büyük bir hayranlık ve saygı besliyorsunuz. Burnumun direği sızladı çünkü, birincisi gerçekten geçirdiğimiz zaman zarfında kendisi gözümde bir kahraman oldu ve ikincisi aslında engellilerin değil engeli olmayan bizlerin bu ayrımı yaptığımız için acınası olduğumuzu hissettim ve sanırım insanların başına gelenler için biraz isyan ettim.

engellilerin-engelleriSohbet devam ederken görme engellilerin dış dünyadaki problemlerini sorduk. Rehberimiz en büyük probleminin bina mimarilerinden kaynaklandığını söyledi. Ardından da yollarda bulunan (trafik ışıklarında ve kaldırımlarda görmüşsünüzdür, hani o sarı kabartmalar) kılavuz yolların onların rehberi olduğunu, bunların kapatılmaması gerektiğini söyledi. Bir de istihdam konusunda sıkıntı yaşadıklarını belirtti.

Sohbetimizin ardından dışarı çıkarken, 1,5 saattir ışığı görmeyen bizler hemen ışığın geldiği yöne hızlandık. Rehberimiz arkadan bize yetişti. Kendisinin elini sıkıp teşekkürlerimizi ilettik.

Bu deneyimden aslında çok şey öğrendik ve görme engellilerin yaşadıkları zorlukların milyonda birini bile hissetmiş olsak da empati yapabilmiş olduk. Bir de hayatın içinde görme engellilere yardımcı olmak için onları çekiştirmenin değil ( çünkü hareket edebiliyorlar!) yanlarına gidip “diyalog” kurup bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sormamız gerektiğini ve ya sesli olarak yönlendirmemiz gerektiğini öğrendik.

Görmek belki de en güvendiğimiz duyumuz ama onu kaybedince işitmenin, dokunmanın, koklamanın farkına daha çok varıyor insan. Sırf bunu anlayabilmek ve diyalog olduğu müddetçe karanlığın olmadığını deneyimlemek için bu sergiyi kaçırmayın.

Detaylı bilgi için internet sitesi: http://www.dialogistanbul.com/

13. İstanbul Bienali’nden Kalan Notlar

13. İstanbul Bienali’nden Kalan Notlar

istanbulbienalAylar geçti, ben ancak yazabiliyorum. Bütün şehrin bienale dönüştüğü zamanlardan geçtik, geçiyoruz ve maalesef bu yazıyı bienalin hemen sonrası yazmaya fırsat bulamadım. Ama yazmasam da olmazdı. Sizlerin okuması için geç olmuş olsa bile, kendime Antrepo’dakini 3 kere gezdiğim bienalle ilgili notlarımı kaydetmeliyim.

Bu yıl 13.sü düzenlenen bienal “Anne, ben barbar mıyım?” başlığında kamusal alan fikrine odaklandı. 88 sanatçının katıldığı ve ücretsiz olan bienal sergileri Antrepo No3, Galata Rum Okulu, Arter , Salt ve 5533’de idi.

Salt ve 5533’ü gezemedim, fakat diğer sergileri görebilme şansım oldu. Öncelikle böyle büyük bir organizasyonu ücretsiz yapabilme ve koca bienal kitapçığını sadece 5 TL ye satabilme başarısından ötürü İKSV’ye bir teşekkür borcum var. Bu sebeple Antrepo’yu farklı zamanlarda 3 kere gezebilme lüksüm oldu. (Ücretsiz olmasının faydası olarak, 5 hafta açık kalan bienal mekanlarını yaklaşık 337bin kişi ziyaret etmiş. )

Bienal konu itibariyle, özellikle şehir plancıları ve mimarları yakından ilgilendiriyordu. Bu nedenledir ki, bazı eserler diğerlerinden daha çok ilgimi çekti fakat sergileri gezmek biraz emekliydi. Zira eserlerin yanında ismi ve sanatçı adı dışında pek bilgi olmadığından, tüm eserleri de sadece bakıp yorumlayacak bilgi birikimine sahip olmadığımdan, ya rehberli tura katılmalı ya da bienal kitapçığından tek tek eser açıklamalarına bakmam gerekliydi. Bu anlamda bienali gezmek emek ve zaman gerektirdi. Kısa bir zaman zarfında gezmeye çalıştığımız Arter’deki çalışmaların bir çoğundan bu nedenle verim alamadım.

Beğendiğim eserleri paylaşmadan yukarıdaki paragrafımdan devam ederek bir noktayı yazmalıyım. Mümkün mertebe anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak, zaman ayırarak ve okuyarak gezmeye çalışsam da içerikle bağdaştıramadığım, yorucu bir çok eser vardı. Kamusal alan gibi yeni yeni öğrenmeye başladığımız bir kavramı, farkındalık yaratarak anlatmak amacıyla yola çıkarken, bu kadar anlaması güç eserler mi sunmalıydı bienal? Özellikle Gezi sonrası yapılan en büyük etkinlik olan bienalin kamusal alan kavramını gözümüze sokarak anlatması daha iyi olmaz mıydı? Ziyaretçilerden sanat bölümü öğrencileri, sanatçılar, eleştirmenler… gibi konuya hakim olanlar dışında kalanları, bu kadar anlamadan gezince, hem sanata, hem bienale, hem de kamusal alana bakış açılarında ne derece etki yaratılabildi?

Bienali olumsuz eleştiren bir çok kişinin dile getirdiği üzere, benim blogumun alt kısmında da yazan Nietzschze sözüne göz kırparak, eserlerin sanat çevreleri dışındaki kişilere ne kadar ulaşabildiğini bilemiyorum. Ama asıl cevabı, koskoca Antrepo’da önünde uzun kuyruklar olan tek işin Halil Altındere’nin videosu olması gerçeğinin verdiğini düşünüyorum.  

Ve işte en beğendiğim 4 eser:

  • Harikalar Diyarı – Halil Altındere
bienal13

Sulukule’nin Son Hali!!

En son bu işten bahsetmişken, girişi de bu videoyla yapayım istedim. Mardin doğumlu, mizah ve ironi kullanarak oluşturduğu eserleriyle çağdaş sanat ortamında hayli tanınmış bir sanatçı olan Halil Altındere, Harikalar Diyarı isimli videosunda, 600 yıldır Roman nüfusuna ve kültürüne ev sahipliği yapan Sulukule’nin 2006 yılında “kentsel dönüşüm” adı altında yıkılmasından sonra o semtin çocuklarınca dillendirilen öfke, direniş ve umudunu anlatıyor. Klip ile video sanatı arasında bir film dili ile Roman kültürü içine hip-hop kültürünü de barındıran şarkı Tahribad-ı İsyan grubu tarafından yorumlanıyor ve yıkılan mahallelerinde TOKİ evlerinin vaad ettiği refahı, ardında yatan toplumsal eşitsizlik ve yoksulluk meseleleri ile anlatıyor.

http://birtuzdenizisarkisi.blogspot.com/

http://birtuzdenizisarkisi.blogspot.com/

  • Şato – Jorge Mendez Blake

Antrepo No3’deki bienal alanının hemen girişinde ziyaretçileri karşılayan bu uzunca tuğla duvar, merkezinin en altına yerleştirilmiş Kafka’nın 1922 tarihli Şato isimli kitabıyla dengeyi bozuyor. Meksikalı sanatçının herhangi bir birleştirici (sıva..vb.) kullanmadan yaptığı bu tuğla duvar, görünürde kalıcı olanın geçiciliğine dair bir ipucu verirken, tek bir kitabın yıkılmaz sanılan bu duvarda yarattığı etki düşündürücü.

  • Yollar Açmak – Maider Lopez

İspanyol sanatçının yayaların davranışları üzerine yaptığı bu çalışması gerçekten acı ama ilham vericiydi.  Karaköy’deki trafiği kaydeden ve yayaların davranışlarını inceleyen Lopez, yayalar için bir klavuz üretmiş. Her gün binlerce kişinin geçtiği yolda, yayaların kendi kendilerine örgütlenmesini ve mekansal çelişkilerle başa çıkmak için geliştirdikleri yöntemi anlamaya çalışan sanatçının video çalışması ve klavuzu dikkat çekiciydi.

bienal13-2 bienal13-3

  •  Mülksüzleştirme Ağları

Kentsel dönüşümün sermaye-iktidar ilişkileri üzerine kolektif olarak veri derleme, haritalama ve yayınlama projesi olan Mülksüzleştirme Ağları, aslında internet üzerinden işlenmekte ve katılımcıların veri yüklemesine ve ürettiklerini paylaşmasına imkan veren bir proje.

Detaylı olarak bu adresten incelenebilir.

Bu ilişkiler haritasında projeler siyah renkle, bu projeleri üstlenen şirketler ise mavi renkle gösterilmiştir. Projeler değerlerine göre boyutlandırılmıştır.

Bu ilişkiler haritasında projeler siyah renkle, bu projeleri üstlenen şirketler ise mavi renkle gösterilmiştir. Projeler değerlerine göre boyutlandırılmıştır.

Not: Eserlere ait bilgiler bienal kitapçığından alınmıştır.