1 Yılda Gittiğim Tek Sergi Mekanı: Arter, ve Güncel Sergiler

1 Yılda Gittiğim Tek Sergi Mekanı: Arter, ve Güncel Sergiler

Kişisel eve kapanmamın üstünden tam bir yıl geçti.  Mart 2020’den Mart 2021’e kadar evden çalıştığım için bu sürede resmen sayabildiğim kadar az kere dışarı çıktım.

Fakat geçen ayın ortasında, havaların müthiş sıcak olduğu bir dönemde, evde Esra Ceyhan’ın programındaki Uçan Adam Sabri gibi krizler geçirmeye başladım.

Sanatsız kalmış, hayat damarlarımdan biri kesilmiş gibi bir haldeyken, yolculuğu hayalimde 45 kere filan canlandırıp tüm kovid risklerini hesap edip en aza indirmeye çalışarak kendimi dışarı attım.

Buyurun kısaca binayı tanıtayım ve sergilerden minik minik bahsedeyim: 

Arter Dolapdere Binası

Arter’in İstiklal Caddesindeki yerine sayısız kere gittim. 2019 yılı sonunda taşındıkları yeni yerlerini hemen görmek istemiştim zira mimari projelerini inceleme fırsatım olmuştu. Fakat bir şekilde gidemedim ve işte sonrası pandemi malum…

Şubat sonu evde fenalık geçirince hem binayı hem de sergileri görmek üzere Arter’e gitmeye karar verdim.

18bin metrekarelik bu binada sergi ve etkinlik alanları, kütüphane, kitapevi ve bistro var. Dolapdere’nin bir şekilde koruduğu o karmaşık yapısının içinde, Bilgi Üniversitesi kampüsünün hemen yakınında bulunan bu yapı, örneğini bir çok farklı Avrupa şehrinde de gördüğümüz gibi, yeri itibariyle mahallenin dönüşümü için oldukça kıymetli.

Özellikle Barcelona’da örneklerini gördüğüm, içinde bulunduğu toplumu kapsayıcı kültür merkezleri gibi geniş bir iç avlusu ve güvenliği olmayan açık bir kapısı yok belki ama en azından binanın içindeyken dışarıyı dışlamıyorsunuz, tam tersine katlardaki farklı bölümlerden dışarısı tamamen görülebiliyor. (Yandaki bu videoyu kitapçının hemen yanından arka giriş tarafından çektim.)

Sayısı ve niteliği nüfusumuza oranla oldukça az olan, özellikle/sadece kültür-sanat için tasarlanmış bu tip binalardan daha fazla olmasını ummakla birlikte, her şeyin normalde döndüğü günlerde Dolapdere halkı ile bu binanın daha bütünleşik bir hal aldığı zamanların olmasını dilerim.

Zira bina, kapısından girdiğim andan çıktığım ana kadar oldukça keyifli, kaliteli bir mimari ve sanatsal deneyim sundu bana. Ve çıkışta havayı güzel görünce, Dolapdere’den yürüyerek Taksim’e mi gitsem diye düşündüm.

En son Dolapdere’nin sokakları içinde 2000li yılların sonunda dersler için dolanmış, kaldırımda kendinden geçmiş yatanlar ve evlerine yeni dönen seks işçileri dışında, bildiğimiz arka sokaklar kirliliği ve yoksulluğu dışında bir şey görmemiştim. Bu sefer öğlen vakti sadece 2 sokak ilerleyebildim çünkü sokaklar anormal kalabalıktı. Ve o kalabalığın içindeki karmaşa biraz tedirgin ediciydi. Siyahiler, Suriyeliler, çıplak ayaklı çocuklar, pek kendinde olmayan adamlar ve kadınlardan oluşan, üst başlarından kötü durumda oldukları belli olan bu kalabalık hiç bir şey yapmadan sadece sokaklardaydı. Mimarlık öğrencisi olduğumuz yıllarda İstanbul’un bu tip yoksul semtlerine çok fazlaca girip çıktığımdan başıma geleceği az çok tahmin edebildim: cüzdandan olacak gibiydim. = ) Çok acayip bir koku ve garip bakışlar arasında, büyük bir hata yaptığımın farkında fakat bir şekilde de geri dönememiş ve  2 sokak ilerlemiştim ki tesadüfen yoldan geçen taksiyi görünce, hemen atladım.

Dolapdere’nin dönüşümü yıllardır konuşulup tartışıladursun, gözlemlediğim kadarıyla yoksulluk çok daha fazla artmış.

O yüzden ilerleyen zamanlarda bu müthiş mekanda daha kapsayıcı etkinlikler yapmanın çok kıymetli olacağını düşünüyorum. Vehbi Koç Vakfı’nın ise böyle önemli bir yatırımla bölgeye bir kültür-sanat binası katarak bunun ilk adımını attığını, devamını getireceğini umut ediyorum.

KP Brehmer: The Big Picture (10/09/20 – 27/03/21)

Küratör: Selen Ansen 

İlk durağım 3. ve 4. kata yayılmış olan Alman Sanatçı KP Brehmen’in esin kaynaklarını ve çalışmalarını da içeren kapsamlı sergisi oldu.

Özellikle içinde yaşadığı dönemin politik ve ekonomik durumunu verilerle ortaya koyup eserlerinde mevcut durumu ve kendi bakışıyla eleştirisini harmanlamış olan sanatçı, hayatın verilerini görsel olarak ortaya çıkarmaya uğraşmış.

Örneğin 1970lerin sonunda Bir İşçinin Ruhu ve Duyguları adlı serisinde, fabrika işçilerinin günlük ruh hallerini kayıt ederek bunları grafiklere dönüştürmüş. Uzaktan bakıldığında bir müzik partisyonu gibi görünen bu grafiklerde aslında mutludan korkuluya günbegün değişen ruh halleri görünüyordu.

Sanatçının “kendi çağının titiz bir gözlemcisi” olması gerektiğini vurgulayan KP Brehmer, günün Alman toplumunu geçmişin merceğinden bakarak eleştirir.

Sanat eseri nedir ve kayıt altına alınmış bilgilerin grafikleri sanat eseri olarak değerlendirilebilir mi gibi sorular aklımda gezdim 4.katın tamamını. İlgilendiği konular ve gözlem çabası gerçekten etkileyici olsa da grafiklerin sanatsal değerini tam olarak anlayamadığımı belirtebilirim.

3. katta karşıma çıkan 1985 yılında yaptığı Paul (Klee) için Mona (Lisa) ve Yılan Beni Nasıl Görüyor – Ben Yılanı Nasıl görüyorum adlı eserlerini oldukça muzip ve yenilikçi buldum. Hatta önce eseri görüp anlam veremedim, fakat yaklaşıp alttaki metal plakada adını görünce kahkaha attım. =)

Altan Gürman (13/09/20 – 27/03/21)

Küratör: Başak Doğa Temür

Erken yaşında kaybettiğimiz Altan Gürman’ın 1965 yılından vefat ettiği 1976’ya dek yaptığı çalışmaları içeren sergide, en çok dikkatimi 1965 yılındaki eserlerinden oluşan İstatistik Serisi çekti.

İstatistik serisi, içerdiği katmanlarla Gürman yapıtının tekilleşme tarzını çok güzel örnekliyor. […]
Gravür görünümü her şeyden önce zeminle figürü birbirinden ayırmaya yarıyor. Öte yandan, bu baskı görünümü resim tarihini tuvale geri çağırıyor. Musluk gibi sıradan nesneler sanki kutsal kitapları süsleyen
baskılarmışçasına tuval yüzeyini kaplıyor. Nesne olarak varlıkları resim tarihi tarafından onanan ikonalara dönüşüyorlar.

Dinleyen Gözler İçin (10/09/20 – 02/01/22)

Küratör: Melih Fereli

2.katta ise Arter Koleksiyonundan oluşan bir grup sergisi vardı.

John Cage’in müzikte olduğu kadar tüm sanatsal üretiminde sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımını ve Fluxus sanatçılarını referans alan sergide, ziyaretçiler galeri alanına hâkim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen “sesleri” keşfetmeye ve hayal etmeye davet ediliyor.

Serginin bu bölümündeki bir çok eseri deneyimlemek çok keyifli ve değişik bir tecrübeydi fakat özellikle iki eser dikkatimi çekti. 

1- Osman Dinç’in Ahlat Ağacına Ağıt adlı eserinde, nota sehpalarının üzerinde birer müzik eseriymişçesine ağaç fotoğrafları vardı. Bu ağaçlar 1984-2010 yılları arasında Denizli şehrinde bulunan farklı tarlalarda tek başına bırakılmış, hayvanlara ve tarlada çalışan insanlara gölgelik yapan ahlat ağaçlarıymış. Onların yalnızlığı ve sessizliği beni oldukça etkiledi.

2- Yeni medya sanatının öncülerinden biri kabul edilen Michael Snow‘un bir odanın dört duvarına yansıttığı dört farklı videoda piyano üzerinde farklı şeyler çaldığı Piyano Heykeli adlı çalışmasında videolardaki ellerin hareketi ile odaya verilen kakafonik seslerin uyuşup uyuşmadığını anlamak ve o gürültü içinde bulunmak oldukça enteresan bir deneyimdi.

Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)  (10/09/20 – 30/01/22)

Küratör: Melih Fereli

… Bu etkileşimli yerleştirmede büyük şamandıralar, plastik fıçılar, bakır bir kazan, bir saksı ve bir badminton raketi gibi 20 buluntu ve yapılandırılmış nesne havada asılı şekilde mekâna yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşerek izleyicilerin keşfine açık bir biçimde gelişimini sürdüren bir ses ortamı meydana getiriyorlar.

Arter’in kara kutusu içine yerleştirilmiş ve havadan asılmış çeşitli nesnelerin her biri ayrı aydınlatılmış ve her birinden bambaşka sesler geliyordu. Mekanın içinde nesnelerin arasında dolaşırken her adımda değişen kompozisyon ve değişen ses yoğunluklarını deneyimlemek oldukça etkileyiciydi. Bu nesnelerin bulunduğu sahneden uzaklaşıp seyir platformuna geçtiğimde ise seslerin ve nesnelerin bütününü görüp dinleyerek çalışma başkalaştı. Sanıyorum yarım saatten fazla zamanı bu çalışmanın olduğu kısımda dolanarak ve oturarak geçirdim.

Salacak Yarışma Projelerini İnceledim!

Salacak Yarışma Projelerini İnceledim!

Okuma süresi: 15-20 dk.

Üsküdar’a gideriken aldı da bir yağmur….

Tıpkı Taksim Meydanı yarışmasında olduğu gibi, oylamaya sunulan 3 projeyi elimden geldiğince hem mimar olarak, hem de Salacak sahilini 11 yıldır aktif olarak kullanan bir Üsküdarlı olarak artıları ve eksileriyle yorumlamaya çalışacağım. Ama önce kısaca benim kişisel tarihimdeki yerinden ve bir kullanıcı olarak sahilden beklentilerimden bahsetmek isterim. 

2009 yılında Üsküdar’a taşınana kadar doğduğum yer olan Tuzla’da yaşadım. Tuzlalılar için sahil ve deniz, eski bir balıkçı/sayfiye kasabası olduğundan oldukça önemlidir. Kayalıklar, deniz kenarı yürüyüşler, deniz kenarı oturmalar sohbetler, plajlar ve yüzme hayatın önemli bir parçasıdır.

Fakat bütün Türkiye’de olduğu gibi Tuzla’da da 2000lerle birlikte işler biraz değişti. Nüfusun kalabalıklaşmasıyla Pendik ve Gebze gibi çevre ilçelerden gelen; çoğunluğu memleketinin/kırsalının özlemini duyan ve şehirdeki yeşil alanlarda nasıl zaman geçireceğini henüz kestirememiş, ve yine çoğunluğu muhafazakar bu kitlenin sahilde yoğunlaşmasından sonra, sohbet edenler deniz kenarından kafe ve restoranlara doğru kayarken, sahil çekirdek çöpleri ve mangal kokularıyla baş başa kaldı. 

Üsküdar’da ise benim taşındığım yıllardan son 1-2 yıla kadar durum bazı açılardan benzerdi. Gözlemlediğim kadarıyla son zamanlarda, yıllardır Üsküdar sahilini benimsememiş (biraz varoş biraz muhafazakar bulan, çekiciliği olmadığını düşünen) bir kitle de artık kullanıcı olarak bu alana dahil oldu. Şahsen bunu; hem Üsküdar’ın büyüyen nüfusuyla Üsküdarlıların çeşitlenmesine, hem son 3-4 yıldır sahili eldekilerle düzenlemeye iyi kötü bir gayret gösteren Hilmi Türkmen’e, hem de Ekrem İmamoğlu’nun başkan seçilip, resmi kutlamaları Üsküdar’a taşıyıp ilçeyi sevmeyen bu kitleye sevdirmesine bağlıyorum.

Burada bir paragraf açıp bu konuya değinmeliyim zira yıllarca türlü bahanelerle yapılmayan 29 Ekim’ler yaşadım burada. Bir sene kutlama bulur muyuz diye gittiğimizde koskoca Üsküdar sahilde sayısı 50 kişi bile olmayan bir fener alayı vardı sadece. Fakat geçen sene (2019) aşağıda gördüğünüz o kalabalığın içinde ben ve bir çok kişi ağlayarak kutladık cumhuriyeti. 

Ben hiç bir zaman, İstanbul’un belirli kısımlarının kalıplaşmış düşüncelerle belirli gruptan insanlara ait olduğuna inanmadım. Tıpkı insanlar arasında yaratılmaya çalışılan o kutuplaşma gibi, mahalle/semtler arasındaki bu keskin çizgileri de sevmiyorum. Neredeyse tamamı Kadıköy’de yaşayan sevgili arkadaşlarımın gözünde Üsküdar’da oturuyor olmam bile nedeni anlaşılmayan bir tercih oldu hep. Oysa Kadıköy kadar Üsküdar’da, Fatih kadar Beşiktaş’ta hepimizin. ( Hey!) 

Sahilin kullanıcıları kimler? 

Üsküdar sahili, meydandan Harem’e kadar gün içinde farklı kullanıcıları ve dinamikleri olan bir alan. Hemen her saatinde bulunduğumdan kısaca bahsetmek isterim.

* Sabah gün doğumunda: Her mevsim bu saatlerde yürüyüş yapan bir grup insan olur. Yaya trafiği azdır. Mevsim yaz ise mutlaka denize girenleri 5-10 kişi de olsa görürsünüz.

* İş giriş-çıkış saatlerinde: Bir koşturmaca. Metro-Marmaray-otobüs-minübüs-deniz ulaşım hatlarının bulunduğu ana meydana doğru bir hızlı yürüyenler ordusu olur. Ben de her gün onlardan biriydim pandemiden önce.

* Akşamlar ve haftasonları: Özellikle hava güzelse spor veya gezinmek amaçlı yürüyüşe çıkanlar, banklarda-kayalıklarda-bulunabilen minik parklarda oturup boğazı izleyenler, arabasını park edip keyif yapanlar (müziğini bize de dinletenler) dahil muazzam bir kalabalık. Özellikle meydandan Kız Kulesi’ne kadar sakince yürümek imkansız, tempolu yürüyüş zaten imkansız çünkü tempo yapacak bir boşluk olmuyor. Kız Kulesi’nden Harem’e kadar ise sahilin yürüme yolu darlaştığından bu sefer darlık nedeniyle yaya trafiği oluşuyor.

 * Her saat: Kafelerin, restoranların günün her saatinde müşterileri vardır. 

Salacak Sahili’nin Tarihçesi

Antik dönemlerde ve sonrasında derin ve korunaklı bir liman, ticaret iskeleleri ve tersanelerin bulunduğu Üsküdar, İstanbul’un fethinden sonra da önemini korumuş. 1870 yılında başlayan vapur seferleriyle ulaşımın kilit noktalarından biri haline gelen sahil, boğazın iki yakasını birbirine bağlama ve Anadolu yakasına varıştan sonra tüm Anadolu’ya ulaşımdaki önemini o yıllardan beri koruyor. 

Osmanlı döneminde deniz hamamları, Cumhuriyet döneminde ise plajın bulunduğu Salacak’ın 1989 yılında Üsküdar-Harem arasına yapılan araç sahil yolu ile denizle bağlantısı kesilmiş. Yol nedeniyle Üsküdar Meydanı ve Harem’in birer kavşağa dönüşmesi ile hem meydanlar hem sahil boyu değersizleşmiş. Son yıllarda açılan Marmaray hattı ve Avrasya tünelleri ile ihtiyaçları değişen bu alan, şimdilik ufak düzenlemelerle kullanıcılarına hizmet vermeye devam ediyor.

 Yarışma Alanı 

Yarışmaya konu alan; Üsküdar Meydanı’ndaki Şemsi Paşa Cami’sinden başlayıp Haydarpaşa Limanı’na kadar olan sahil şeridinden oluşuyor. Yakında taşınması planlanan Harem Otogarı için zorunlu bir işlev önerisi yarışma şartnamesinde belirtilmemiş, o nedenle yarışmacılar o alana serbest önerilerde bulunmuşlar. Ayrıca katılımcılardan Kadıköy-İstanbul arasına yapılması planlanan nostaljik tramvay hattını göz önünde bulundurmaları ve alanda bulunan balıkçı barınaklarını iyileştirerek korumanaları istenmiş. 

Sorunlar Neler? 

Projelerin detaylarını konuşurken aslında hangi sorunlara hangi çözümleri getirdiklerine de değineceğim fakat yine de önden bir sıralama yapıp, mevcut duruma göz atmak istedim.

1- En büyük problemin, sahildeki yaya yolunun darlığı olduğunu düşünüyorum. Her adımda farklı bir perspektiften dünyanın en keyifli manzaralarından birini izleyebildiğiniz bu yolda zik zaklarla yürümek çok tatsız. 

2- Aynı şekilde bu perspektifleri durup soluklanıp keyifle izleyebileceğimiz seyir teraslarına ihtiyaç var. Gerektiğinde kamp sandalyelerimizi alıp oturabileceğimiz, gerektiğinde kitabımızla termosumuzla vakit geçirebileceğimiz…. ( var bir hayalimiz…)

3- Kesinlikle denize girilmeli. Evet denizin durumu buna izin vermiyor ama deniz kenarı bir havuz ile su arıtılarak, çamur rengi nehri olan ülkelerdeki insanların bile yaptığı gibi mayomuzu giyip güneşleneceğimiz bir alan olmalı. 

4- Bu alan, Üsküdar’dan Pendik’e kadar (ufak kesintilerle de olsa) devam eden sahil yolunun başlangıcı. Sağlıklı bir bisiklet yoluyla öncelikli olarak Üsküdar ile Kadıköy arasındaki bisiklet ulaşımı teşvik edilebilir. Şu anda sahilin çoğunluğunda iki yaya yan yana-iki bisiklet yan yana yürünebilen kaldırım var sadece.

 

Bir Öneri! Yıllar evvel evimin de içinde bulunduğu Pervititch haritalarını incelediğimde vakti zamanında Kısıklı –  İcadiye aksına kadar muhtelif tramvay hatlarının Üsküdar’ımızın her bir yanındaki yokuşlarda hizmet verdiğini görmüştüm. Şu yokuşlara 7×24 çalışan tramvayları koyana bir sonraki seçimde helalinden bir oy benden!

Genel bir özetten sonra şimdi artık projeleri incelemeye ve yorumlarıma geçiyorum efenim. Tamamı bana ait, beni bağlayan yorumlar. Tüm ekiplerin aylarca deli gibi çalıştıklarını ve çok emek verdiklerini biliyorum. Zaten göreceksiniz, hepsinde beğendiğim fikirler var ama eleştirmek de biraz mesleğimizin doğasında var. Kararımı doğru vermek için kendimce projeleri masaya yatırdım. Buyurun bakalım:

4 nolu Proje 

Müellifler : Bünyamin DERMAN / Dilek DERMAN / Mehmet KADIOĞLU / Başak TAŞ ÖZDEMİR

Yardımcılar : Berk ÖZDEMİR / İsmail Hakkı TUNÇAY / Hasan ÖĞÜT

Salacak kıyısı boyunca araç trafiğini 3 şeride indirgeyip, tramvay-bisiklet-yaya yolu ulaşımı destekleyen proje, sahil hattı boyunca yeşil alanları arttırıp, eski Salacak iskelesini işlevlendirip, balıkçı barınağını koruyup geliştirip, beton iskeleye bir havuz ve plaj ekleyip, Harem otogarına ise bir Performans Sanatları Merkezi, liman ve park öneriyor.

Projenin Olumlu Yanları

– Şu anda 2şerden 4 şeritli olan araç yolu (ki her iki yönde de birer şerit park için kullanılıyor), tramvay hattının yoğunluğu alacağı düşünülerek 3 şeride indirilmiş. Otobüs dur-kalkları ve park eden araç beklemeleri dışında sahilde genelde trafik sorunu pek yok zaten.

– Kız Kulesine bakan açıda mevcutta da bulunan setlerin iyileştirilerek tutulması olumlu.  Ayrıca o hatta tarihi Salacak iskelesine kadar olan bölümde, yolun kara tarafında bir park aksı oluşturmak çok etkili. Şimdiden akşamları çok yoğun ve yaşayan bir park olacağını söyleyebilirim.

– Salacak iskelesini aktifleştirmek çok olumlu. 

– Balıkçı barınağının korunup güzel bir restoran ile aktifleştirilmesi çok güzel. Zevkle yemek yenebilecek, Tarihi Yarımada manzaralı müthiş bir yer olur. 

– Kıyıda bulunan mevcut beton iskelenin önüne, tam da hayal ettiğim plaj ve havuz konulmuş. Görseller çok ham ama kesinlikle bu işlevler tutularak oradaki planlama geliştirilmeli. 

– Eski liman ve tersane yapılarının kent hafızası göz önüne alınarak sergilemede tutulması fikrini sevdim. 

Projenin Olumsuz Yanları

 – Meydan için yapılan yeşillendirme ve Pervititch izleri önerisini, artık meydan yıllardır tadilatta olduğundan biraz gereksiz buluyorum. Olabildiğince soyup, tarihi ve ulaşım için gerekli yapıları bıraktılar. Bundan sonrası artık minik peyzaj müdahaleler ile tamamlanıp sonlanmalı.

 – Araç trafiğinden azaltılan şerit, tüm kıyı boyunca park eden onca araç için bir park yeri ihtiyacı oluşması demek. Bu öneriyi projede göremedim.

 – Bu kadar dar bir sahil şeridinde, şeridin denizden olan tarafına ağaçlar koymak yer kaybından başka bir şey değil. Dahası öyle bir yer yok zaten. 

– Eski Harem Otogarı alanında düşünülen Performans Sanatları Merkezi fikrinde ise çok aradayım. Şöyle ki, Anadolu yakası kültür merkezleri açısından biraz eksik, kesinlikle bir ihtiyaç. Fakat yoğun nüfus nedeniyle geniş bir yeşil alan (özellikle Üsküdar’da düzayak bir yeşil alan!) daha büyük bir ihtiyaç, o yüzden bu bina daha ufak bir performans sahnesi olarak tasarlanıp daha geniş bir yeşil alan bırakılabilirdi diye düşünüyorum.

 – Eski Harem Otogarı alanına konulan ilave bir limana ihtiyacı olup olmadığından emin değilim. 

Projeyi inceleyip, oy vermek için : https://istanbulsenin.org/meydan-oylama/salacak/4-sira-numarali-proje/

Projeyi daha detaylı incelemek için : https://konkur.istanbul/kararsenin/salacak/4/

42 nolu Proje – Falez Yeniden

Müellifler

Mükellefler: Mehmet Cemil AKTAŞ / Pınar Kesim AKTAŞ / Rümeysa KONUK / Ecem SEVİN / Şeyma KAHRAMAN / Ezgi Umut TÜRKOĞLU / Başak İNCEKARA

Yardımcılar: Lokman TURUNÇ / Okan Mutlu AKPINAR / Hüseyin Hilmi KEZER

Salacak kıyısı boyunca araç trafiğini 2 şeride indirgeyip, tramvay-bisiklet-yaya yolu ulaşımı destekleyen proje, sahil hattı boyunca teras setli seyir alanlarını arttırıp, balıkçı barınağını koruyup geliştirip, Harem otogarına ise muhtelif sergi alanları ve kent parkı öneriyor.

Projenin Olumlu Yanları

– Şu anda 2şerden 4 şeritli olan yol (ki her iki yönde de birer şerit park için kullanılıyor), 2 şeride indirilmiş. Otobüs dur-kalkları ve park eden araç beklemeleri dışında sahilde genelde trafik sorunu pek yok zaten. Otobüs ve servisler için ceplerle çözüm yaratılmış.

– Kız Kulesine bakan açıda mevcutta da bulunan setlerin iyileştirilerek tutulması olumlu. Alt kotta kalan seyir kısımlarını ağaçlarla gölgelendirilmesi, gündüz kullanımın artması için uygun olabilir. Bu setli oturma düzeni neredeyse tüm kıyıdan devam ettirilmiş, ki her noktadan ayrı bir perspektif yakalandığı için çok uygun.

– Denize bir kent sahnesi konması olumlu fakat bu yoğunlukta bir bölgede ne kadar kullanılabilir, kaç seyirci izleyebilir tahmin edemedim. Yine de orijinal buldum fikri.

 – Balıkçı barınağının korunmuş fakat kentlilerin kullanımı için de oldukça geçirgen hale getirilmiş. Bunu çok etkileyici buldum. Orası vakit geçirmek için oldukça keyifli bir yer. 

– Eski Harem Otogarı için önerilen konsept sergi alanlarını içeren kent parkını çok sevdim. Gözümü açıp kapasam ve yarın böyle olmuş olsa orası. Sabahın ilk ışıklarında kesin yürüyüşte orda olurum.!!!

Projenin Olumsuz Yanları

 – Araç trafiğinden azaltılan şerit, tüm kıyı boyunca park eden onca araç için bir park yeri ihtiyacı oluşması demek. Bu öneriyi projede göremedim.

 – Eski Harem Otogarı alanına konulan ilave bir limana ihtiyacı olup olmadığından emin değilim. 

53 nolu Proje

MükelleflerFatma Zeynep ALTINBAŞLI / Tuna Han KOÇ  / Barış EKMEKÇİ / Ayşe YIKICI

Yardımcılar:  Ayşe YIKICI / Özge TAŞPINAR

Not: Konkur sayfasında projeyi düzgün görüntüleyemedim. Kısa açıklamadaki teknik kelimelerden ne yaptıklarını çözmedim, araç yolu nerede anlayamadım. Görsellere bakınca Üsküdar’ı göremiyorum. Proje genelde çok dağınık geldi bana, o yüzden detayını inceleyemeyeceğim. İsteyenler için linkler aşağıda:

Projeyi inceleyip, oy vermek için : https://istanbulsenin.org/meydan-oylama/salacak/53-sira-numarali-proje/

Projeyi daha detaylı incelemek için: https://konkur.istanbul/kararsenin/salacak/53/

 

Bütün bu inceleme ve değerlendirmelerden sonra geldiğim nokta bu şekilde.

Projeleri elimden geldiğince 53 nolu proje hari. detaylı okumaya ve bakmaya çalıştım. Umarım atladığım önemli bir şey olmamıştır.

Şimdi üzerine düşünüp oyumu bu değerlendirmelerim ışığında vereceğim. Ama oyumu verirken projelerin direkt uygulanması ihtimalini değil de geliştirilebilme potansiyelini de göz önünde bulunduracağım.

Dilerim göz açıp kapayana kadar düzenlenmiş sahilimizden bloguma yazıyor olurum.

=)

Şehrin Planlamasına Tarihsel Bir Bakış: İstanbul Hayali

Şehrin Planlamasına Tarihsel Bir Bakış: İstanbul Hayali

  • istanbul hayaliYönetmen: Perihan Bayraktar
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: 2013 Türkiye
  • Süre: 98 dk

“Türkiye’nin ilk şehir plancısı Aron Angel’in (1916-2010) onurlu yaşamı çerçevesinde, yaptığı planlar, çalışmalar ve İstanbul örneği ile Türkiye’de şehircilik anlatılıyor. erken Cumhuriyet döneminden günümüze kadar şehirlerimiz, özellikle İstanbul nasıl bir değişim geçirdi. Huzurlu bir kent yaratmaya nereden başlamalı?”

Benim için festivallerin en önemli kısmı genelde belgeseller oluyor. Zira diğer filmleri bir şekilde bulup buluşturup izleme şansımız olsa da, belgeseller için sınırlı gösterim tarihlerini kovalamak gerekiyor.

Daha önce varlığından haberdar olmadığım İstanbul Hayali’ni İf’in listesinde görünce hemen biletimi aldım. Daha önce odalarda, üniversitelerde, Mimarlık ve Kent Festivali’nde, Gezi Parkı’nda ve park forumlarında gösterimleri yapılan film, tek bir seansla İf’in İstanbul ayağında yer aldı. Ve gündüz seansı olmasına rağmen dolu bir salonda izleyiciyle buluştu.

Filmi izlerken ufak ufak notlar aldım ve üzerine bir hayli fazla okuma yapmak istiyorum/ihtiyacındayım. Fakat yazıyı hemen yazmak istedim, zira sizin de henüz haberiniz yoksa ve bir şekilde bir yerlerde yeniden gösterimi olursa kaçırmanızı istemem.

İstanbul Hayali, aslında hem Aron Angel’in İstanbul şehircilik planlamasına katkısı çerçevesinde Angel Bey’in hayatını, hem de İstanbul’un cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başına gelenleri kısa bir özet olarak sunuyor.

1916 yılında İstanbul’da doğan Aron Angel’in ailesinin İstanbul’a gelişi, ki hayli enteresan bir “dişçi” hikayesi, filmin başlangıcı. Önceleri Yeldeğirmeni’nde, sonraları ise Avrupa yakasında ikamet eden Angel Bey, Galatasaray Lisesi’nden sonra 1934-37 yıllarında Yüksek Mühendis Mektebinde mühendislik, Paris Ecole Speciale d’Architecture’da mimarlık, Institut d’Urbanisme’de şehircilik, Güzel Sanatlar Akademisinde mimarlık yüksek lisansı ve son olarak 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Bizantoloji dalında doktorasını yapar.

Paris’e mimarlık okumaya gittiği yıllarda tanıştığı Henri Prost’un yönlendirmesiyle girdiği şehircilik bölümü eğitimi, Paris’de II.Dünya Savaşı yıllarında zorlu geçer. Okulları bitirip İstanbul’a döndüğü 1942 yılında, Henri Prost da Mustafa Kemal Atatürk’ün özel davetiyle İstanbul’un nazım planlarını yapmak üzere şehirdedir. Prost’un yanına giden Angel Bey kendisinin yardımcısı olarak çalışmaya başlar.

Bu çalışmalar şimdiki Unkapanı Köprüsü’nün devamındaki Atatürk Bulvarı’nın düzenlenmesi, Lütfi Kırdar Kongre Merkezi ve çevresinin düzenlenmesi, hayata geçirilmeyen Karaköy ve Eminönü meydanlarının düzenlenmesi ve Galata Köprüsü’nün aksının kaydırılması, Bağdat Caddesi ve etrafının düzenlenmesi gibi önemli projeleri içerir.

Belgesel, İstanbul’un bugünkü haline gelişindeki önemli noktaları hem tarihsel bilgiler, hem akademisyenlerin ve Angel Bey’in eleştirel yaklaşımlarıyla anlatıyor. Bir çok konu başlığını daha detaylı araştırma yapmak için filmi izlerken not ettim. Notlarımı aşağıda paylaşacağım.

Filmin sonundaki söyleşide yönetmen Perihan Hanım, bundan sonraki gösterimler için “talep gelen her yerde seve seve filmimizi gösteririz” dedi. Tüm İstanbulluları ilgilendiren konular olsa da, özellikle şehircilik, mimarlık ve inşaat bölümlerinden profesyonellerin, akademisyenlerin ve öğrencilerin izlemesi dileğiyle,

İyi seyirler,

Notlar:

  • 1936larda İstanbul nüfusunun yarı yarıya azalması ve yeni şehircilik planlaması ihtiyacı
  • “Bakırköy sahil yolunun yaya kullanımında olması ve yolun altından giden araç yolu” şeklindeki Angel Bey’in projesi
  • Prost’un İstanbul silüetini koruma çabası! (bugün hala bir silüet varsa, onun sayesinde…)
  • Günümüzde yeni bir korumacılık anlayışı olarak tarihi binaların üstüne, cam cepheli katlar çıkmak!
  • Erken cumhuriyet dönemi planlarında yeşile saygı.
  • Angel Bey’in Levent bölgesi için önerdiği yüksek kullanım yoğunluğu olan bina alternatifi: Bodrumda otopark, girişte çarşı, üstü kreş (çalışan kadınlar için) ve üst katlarda istenilen yemeklerin sipariş de edilebileceği restoranlar. Reddedilen proje, o günün gerçekliğine hizmet etmiyor olsa da, çalışan kadın düşünülerek planlama yapması.
  • istanbul hayali2Angel Bey’in Hilton Oteli’ne itirazı ve istifası. (195oler)
  • 1955-56 yıllarında Menderes yönetimi ve imar planları… sürekli açılan yollar ile artan kentleşme.
  • Tekeli’nin açıklaması : O dönemlerde para (sermaye) yok, fakat büyüyen bir ülke ve İstanbul’da iş gücü ihtiyacı var, Anadolu’dan göç edenlerin barınma ihtiyacı var = sonuç gecekondular.
  • 1961 yılında Odtü’de ülkenin ilk şehircilik bölümünün açılması.
  • Dalan dönemi
  • Angel Bey’in İstanbul’un bir “zone”laması olmaması üzerine eleştirisi.
  • 12 Eylül ve 70ler sonrası
  • Şehircilikten kopuk site (özellikle Ataşehir bölgesi gösterildi.) anlayışı ve TOKİ!
  • Kentsel dönüşümün mali yükü ve olumsuz sonucu olarak sosyal eşitsizlik.
  • Kent merkezlerinin boşalması, yeni kamusal alanların AVMler olması, kendi içine kapanan bir sosyal yapı kuran şehirden kopuk siteler, bu sitelerde bulunan (aslında yaşadışı olduğu söylenen) özel güvenlikler, hem lüks sitelerin hem yoksul mahallelerin gettolaşıp yalnızlaşması ve kendi içine kapanması, aradaki uçurumun artması
  • David Harvey’in İstanbul’daki panelinde söylediği iki cümle:
    • İstanbul’da her yerde vinçler var!
    • Kredilerle yaşıyorsunuz! 

Not2: İlgilenenler için H.Tarık Şengül ile İstanbul Hayali üzerine söyleşi. Tıklayın.

Dan Brown’dan Yeni Bir Macera: Cehennem

Dan Brown’dan Yeni Bir Macera: Cehennem

cehennem

  • Yazar: Dan Brown
  • Orjinal İsim: Inferno
  • Altın Kitaplar
  • 576 Sayfa

” Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon başından vurulmuş bir halde hastane odasında gözlerini açar. Ne buraya nasıl geldiğini ne de nasıl vurulduğunu hatırlamaktadır. Camdan gördüğü manzara karşısında altüst olan profesör, evinden binlerce kilometre uzakta, Floransa?da olduğunu anlar. Yaşadığı korkunç baş ağrısına eşlik eden tek şey; sürekli kâbuslarında gördüğü kan kırmızısı bir nehrin karşısından kendisine seslenen gümüş saçlı güzel bir kadın ve toprağa baş aşağı gömülü can çekişen bedenlerdir. Langdon gördüğü kâbusları anlamlandırmaya çalışırken kadın bir suikastçı tarafından takip edildiğini, kendine tedavi uygulayan doktorlardan biri gözlerinin önünde vurulunca anlar. Hastanede görevli diğer doktorlardan biri olan Sienna Brooks?un o ölüm kalım anında yardım etmesiyle hayatta kalır. Simgebilim profesörü kendini bir anda ipuçlarını Dante?nin cehenneminde bularak çözmesi gereken korkunç bir senaryonun içinde bulur. Floransa?nın tarih kokan dar sokaklarından Venedik?in muazzam bazilikalarına uzanan semboller zinciri Langdon?ı insanlık tarihini sonsuza dek değiştirebilecek bir mekâna sürükler. Burası üç imparatorluğun merkezi olmuş, insanlık tarihi kadar eski, dünyanın incisi İstanbul?dur. Ve bu şehirde ya insanlık tarihi baştan sona yeniden yazılacak ya da bunu yazacak hiç kimse kalmayacaktır… 

.. Diz çök kutsal bilgeliğin yaldızlı mouseion?unda ve kulağını yere daya, dinle suyun şırıltısını. 

Batık sarayın derinliklerine in, orada, karanlığın içinde bekler khtonik canavar kan kırmızısı sularına gömülmüştür lagünün ki yansıtmaz yıldızları… “

Her kitabıyla oyucuyu şehirden şehre sürükleyen Dan Brown’un yeni kitabı Cehennem, bu sefer Venedik, Floransa ve İstanbul’da geçen macerayla bizleri buluşturuyor. Tasvir yeteneğine hayran olduğum yazar, bazı bölümlerde bu şehirlerdeki mimariyi öyle detaylı anlatıyor ki, hikayeyi okurken gerçekten içinde dolaştığınızı hissediyorsunuz, üstüne googlelayıp görsellerine bakmak istiyorsunuz, yetmiyor o şehirlere gitmek istiyorsunuz. Ama bazı yerlerde bu tasvirleme olayı abartılarak bilgi verme telaşına dönüşüyor ve hikayeden uzaklaşmanıza neden oluyor.

Tasvirleriyle bilinen Dan Brown üslubundaki kitapta tıpkı Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci’nin Şifresi ve Kayıp Sembol’de olduğu gibi gizem, sanat tarihi bilgileri ve ters köşe hikayeler mevcut. Fakat gizemlerin sonuncusu, hikayenin çözümleneceği mekan İstanbul’da olduğundan ve bariz özellikleri henüz kitabın ortalarında söylendiğinden, bizler gizemi çoktan çözmüş oluyoruz. Kimin katil olduğunu 10.dakikada çözdüğümüz filmler gibi. O yüzden kitaptaki kahramanların bu gizemi çözmesi kısmı biraz sıkıcı oluyor.

İnsan nüfusunun hızlı artışı konusunun Clive Cussler’ın kitabından çalıntı olduğu iddialarını bir kenara bırakırsak, Dante’nin Cehennem’ini rehber alan kitabı, en azından okuyucuya aşağıdaki soruyu sorgulama olanağı verdiği için bile sevdiğimi söyleyebilirim. Hayatın anlamını vaad ettiği reklam kampanyasının aksine, okuyucu pek de yormayan, macera filmi izliyormuşcasına okutan bir kitap olduğunu biliyorum fakat konusunda nüfus artışı sorununun kıyısından bile geçmiş olması sevindirici.

İyi okumalar,

“Bir düğmeye basıp, yeryüzündeki nüfusun yarısını öldürebilecek olsaydın, bunu yapar mıydın?.. Peki ama eğer o düğmeye hemen basmazsan gelecek yüzyıl içinde insan türünün yok olacağı söylenseydi… O zaman basar mıydın? Arkadaşlarını, aileni, hatta belki kendini öldürmek pahasına?”

Röportaj 01 – İllüstratör Kaan Bağcı

Röportaj 01 – İllüstratör Kaan Bağcı

Blogda yayınlamak üzere röportajlar yapma fikri bir hayli zamandan beridir aklımızdaydı. İyi örneklerin başkalarına yol göstereceği inancıyla aklımıza düşen bu fikrin peşine düşmeye uzun zamandır vakit bulamıyorduk. Ve son kararımız, arkadaşım Eser’in (ki kendisi de yarışmamızın jüri üyelerindendir! ) röportajlar yapması yönündeydi. O henüz başlayamadı ama erken kalkar yol alır, ben bir röportaj yaptım bile …

Blogda yayınladığım her şeyle ilgili mail alıyorum. Mailler özellikle sanatla ilgilenmeye çalışan ortaokul/lise öğrencilerden geliyor. “Şu yazınızdaki sanatçının eserlerini nerede görebiliriz?” “Kaynak önerebilir misiniz?”  “Sanatçıya nasıl ulaşabiliriz?”…

Ben bu tip sorulara elimden geldiğince cevap yazıp yardımcı olmaya çalışıyorum fakat yaptığım ve yapacağımız röportajlardaki profeyonel isimlerin anlatacaklarının, merak edenlere çok daha iyi cevap verebileceğini ve hatta yol gösterebileceğini düşünüyorum.

Bütün bunlarla beraber sitemin başlık bölümünde yer verdiğim illüstrasyonlar da büyük ilgi görüyor. Önceleri yabancı illüstratörlerin işlerini daha çok kullanıyordum fakat zamanla ülkemizde de inanılmaz işler yapan illüstratörler olduğunu keşfettim.

Tüm bunları birleştirdim ve  ilk röportajı genç yaşında büyük işler yapmış, sanatın bir çok dalıyla ilgilenen yetenekli İllüstratör Kaan Bağcı ile yaptım. Önce müzikle, şimdilerde ise illüstrasyon ve grafik çalışmalarıyla kariyerine devam eden ve sadece Türkiye?de değil, yurtdışında da ilgi çeken çalışmalara imza atan Kaan?a vakit ayırdığı ve sorularımı içtenlikle yanıtladığı için teşekkür ediyorum. Buyurun röportaja:

Editör Notu (01/04/13) : Röportajı gerçekleştirdiğimizde kesinleşmemişti ama Londra’daki sergi detayları belli olmuş. 10-21 Nisan’da The Brick Lane Gallery’de bir karma sergide Kaan Bağcı’nın eserlerini görebilirsiniz. Orada olacakların sergiyi mutlaka gezmesini tavsiye ederim. (detaylı bilgi için tıklayın)

kaan-bağcı-01

Hikayene en başından başlamak istiyorum. Doğum 1986 Manisa. Sonra?

– 7-8 yıl oradaydım sonrası hep İzmir.

İlkokula da İzmir de başladın/devam ettin. O dönemlerde sanat dallarıyla aran nasıldı? Çocukken de ilgili miydin?

– Şöyle ki; ilkokulda çat pat bir şeyler çiziyordum. Hoşlandığım bir kız vardı ona kendimi beğendirmek için aynı kareyi çizip çizip konuşma baloncuğunu değiştiriyordum. (İşe yaramadı!)

🙂 Ortaokul ve lise yılları yine İzmir’de. O dönem çizimlerle daha çok haşır neşir olmaya başladığın zamanlar…

– Evet. Ortaokulda ve lisede artık daha fazla zaman harcıyordum bu melese üzerine…

Bir eğitim alıyor muydun o dönem?

– Babam sayesinde teknik konuları yaşıtlarıma göre daha iyi biliyordum. Ne müzikte ne görsel işlerle ilgili bir eğitimim yok. Bol bol izledim, çalıştım v.s. Klasik hikaye işte?

kaan bağcı-number three

Number Three

Babam sayesinde dedin. Nedir babanın mesleği?

– Babamın mesleği biraz karışık. 🙂 Fakat ağırlıklı endüstriyel tasarım yapıyor diyelim. Aynı zamanda çok uzun zamandır karikatür çiziyor. Kardeşim Yaşar Üniversitesinde Grafik Tasarım Bölümü’nde okuyor. Kedimiz şimdilik bir şey yapmıyor bu işlerle ilgili. 🙂

🙂 Peki müzikle ilgili çalışmaların neler oldu? Profesyonel olarak yaptın mı müzisyenlik?

– Lise yıllarında hala çok yakın olan arkadaşlarımdan birinin sayesinde müziğe başladım. Bu arkadaşım aynı zamanda tiyatro oyuncusuydu. Ben de arkadaşımın desteğiyle tiyatrolarda müzik yapmaya başladım. Daha doğrusu orada öğrendim diyelim.

Sonra 3-4 yıl Klasik Türk Müziği Konservatuvarı’na dışarıdan enstrümanist olarak katıldım. Korolarda konserlerde çaldım. Hastalık derecesindedir Klasik Türk Müziği sevgim. Konservatuarda tanıştığım Halil İbrahim Yüksel Hocam sayesinde bir süre  hem öğrendim hem çaldım.

kaan bağcı-midnight

Midnight

Sonrasında müzik ile ilişkim uzun bir süre devam etti. 7/24 çalışıyordum öğrenmek için. Tabii enstrümanların fiyatları ortada, sadece severek olmayacaktı, enstruman satın almam gerekiyordu. Bu yüzden ufak tefek grafik işleri yapmaya başladım. Zaten bir süredir uğraşıyordum da bunu hiç meslek olarak düşünmemiştim. Sonra bir baktım ben grafik işlerinden dolayı o kadar yoğunum ki enstrümanların üstü toz tutuyor. Bir kenara kaldırmışım. Yavaş yavaş müzikten grafiğe doğru bir geçiş dönemi oldu..

Bir gün profesyonel olarak müzisyenlik yapabilirim diyor musun?

– Keşke…

🙂 Peki liseden sonra müzik ve illüstrasyonla ilgili eğitim almama nedenin neydi? Keşke alsaymışım diyor musun?

– Liseden sonra ne konservatuvara ne de grafik tasarıma cesaret edemedim. Girmeyi de denemedim. Kendim de yapmayı başarabilirim düşüncesiydi sanırım.Yaşadıklarım çoğunlukla rastlantı ve bu beni rahatsız etmiyor, halimden memnunum. O yüzden keşke demedim hiç okul konusunda. Ama tabi bunu “okul gereksizdir” olarak algılamamak lazım. Benim tercihim bu yönde oldu.

kaan bağcı-midnight 2

Midnight II

Bir de oyunculuk yaptığını okudum…

– Tiyatroda oyunculuk yapmadım ama genelde sahnede canlı çaldığım için “oyuncusun” yada “sen de oynuyorsun” lafı dönerdi. Belki o anlamda bir oyunculuk yapmış olabilirim bilmeden. Hiçte sevmem oyuncluk işlerini. Hocalarım bunu iyi bilirler 🙂 (Umarım kızmazlar bana)

Fotoğrafla da ilgileniyorsun sanırım…

– Evet ama o sadece bir merak, hobi olarak devam ediyor.

Kolajlarında kullandığın görselleri sen mi çekiyorsun yoksa internetten, dergilerden kullanıyorsun?

– Benim çektiklerim de vardı ama genelde etraftan kullanım izni olabilecek görselleri alıyorum.

İllüstrasyonla ilgili sorularıma geçmeden, 2011 yılında İstanbul’a taşındığınla ilgili bir bilgi vardı…

– Evet. Orada bir şirkette digital art director olarak çalıştım. Şu an İzmir’deyim.

 

Peki çizimlerine gelelim. Daha önce de söylemiştim ama tekrar edeyim: çalışmalarını çok beğeniyorum. Dergiler için yaptıkların da çok başarılı ama “Nanostructure” adını verdiğin hayvan serisi oldukça dikkat çekici. Bu seriyi biraz anlatabilir misin? Devam edecek mi?

– Aslında devam ediyor hala. Genel olarak şuna dayanıyor: Hayvanların portreleri ile bizleri oluşturan yapı taşlarının şekillerini, yapılarını simgeleyen-kopyalayan desenlerle birlikte kullanmak üzerine bir kompozisyon serisi. Burada kullandığım şeyler nanostructure adı altında trigonal meshler, kristal yapılar, haritalar, çizgi ve daireler.

kaan bağcı-black cyrstal

Trigonal Meshes – Black Cyrstal

Aynı zamanda “Trigonal Meshes” adlı bir seri de devam ediyor sanırım.

– Evet. Aynı serinin ikinci ayağı onlar.

Hangi teknikleri kullanıyorsun bu serilerde?

– Organik ögeleri elle tablette çiziyorum. Kristaller için farklı bir program kullanıyorum ya da kendim önce eskiz yapıp üzerinden devam ediyorum.

Bu serileri ilerde bir sergide görebilir miyiz acaba?

– Evet. Şu an kesin olmamakla birlikte Eskişehir, İstanbul ve Londra’da görebilirsiniz. Yakında detayları belli olur.

Karma sergilerde mi yer alacak yoksa ayrı bir sergi mi?

– Evet karma sergilerde yer alacak. Daha kişisel sergi için çok zaman var.

kaan bağcı-trigonal cyrstal

Trigonal Meshes – Trigonal Cyrstal

Biraz da çalışma ortamından bahseder misin? 

– İstanbul’dayken kocaman bir odam vardı. Orada çalışıyordum. İzmir’deki alanım küçük biraz. Bir de devamlı bir şeyleri alıp kaçıran bir kedim var. 🙂

Ama sevdiğim şeyi yaptığım için çizebileceğim bir masa olduğu sürece neresi olduğu pek mühim değil.

kaan bağcı-çapasunta

Çapasunta

Güzel cevap 🙂 Peki kullandığın tablet..vb. cihazlarla ilgili bilgi verebilir misin? Meraklıları için?

– Wacom Intuos 4 Large Tablet kullanıyorum. Bunun dışındakiler standart şeyler:  kağıt, kalem, scanner  v.s.

Bir dönem heykel çalışmaların da olmuş. Devam edecek mi? Yeni çalışmalar olacak mı?

-Evet. Her ne kadar alanım olmasa da aklımda bazı şeyler var. Onları deneyeceğim müsait bir zamanda.

İlgi duyduğun tüm bu sanat dallarının, müzik, çizim, heykel, fotoğraf? v.s birbirini beslediğini düşünüyor musun?

– Gün içinde çok fazla nesne ya da varlıkla etkileşim – iletişim içindeyiz ve bu bir şekilde bizleri etkiliyor diye düşünüyorum. Sanat dallarının arasında bir etkileşim ya da beslenme durumu yaratmaması söz konusu bile değil bence.

Seninle ilgili araştırma yaparken yurtdışında bir çok blogda ve sitede senden bahsedildiğini gördüm fakat Türkiye’de daha az yer almışsın. Bunu neye bağlıyorsun?

– Bu konu garip biraz evet 🙂 Aslında pek bir fikrim yok, o insanlara sormak lazım. Mutlaka bir sebebi vardır diye düşünüyorum.

[vimeo http://vimeo.com/57547725]

Bir çok çalışmayı aynı anda devam ettiriyorsun. Bu aralar neler üzerinde çalışıyorsun?

– Bu aralar son dönem yaptığım kristal & hayvan portrelerine devam ediyorum vakit buldukça. Bunun dışında bir kaç dergiye illustrasyonlar yapıyorum.

Peki işinin en iyi ve en kötü yanları ne sence?

– Benim için iyi yanı: bir şeyler yaptıkça,yarattıkça kendimi iyi hissediyorum. Kötü yanı ise, kolumdan ciddi bir ameliyat olmama sebep oldu bu çizme sevdası tabi bunda bilgisayarında rolü büyük. Genel olarakta az uyku çok kahve v.s.

Geçmiş olsun. Peki mesleğinde hayal ettiğin yerde misin? İlerisi için planların neler?

– Teşekkürler. Hayal ettiğim bir yer yok ama öncelikli planım mesaiden kurtulup daha rahat çalışabileceğim bir alan yaratmak diyebilirim. Plan yapma – uygulama konusunda pek başarılı değilim 🙂

kaan bağcı-breath

Trigonal Meshes – Breath

Türkiye?de illüstratör olarak çalışıyor olmanın zorluğu var mı?  Bu mesleğe yeterince değer verildiğini düşünüyor musun?

– Bu soruyu cevaplamak için bu alanda çok yeniyim, benim haddime değil diye düşünüyorum ama etrafta gördüğüm kadarıyla saygı görüyor ve seviliyor tabi bazı istisnalar dışında.

Türkiye’de ve/ya dünyada beğendiğin illüstratörler, müzisyenler kimler?

– İllüstratörler; Jeremy Fish, Kim Jung Gi, Mattias Adolfsson, Mark Powell, Dima, Rebus, Diego Fernandez, Josh Keyes…

Müzisyenler; Anouar Brahem, Dhafer Youssef, Talvin Singh, Ustad Nusrat Fateh Ali Khan, Zakir Hussain, Pandit Hari Prasad Chaurasia diye devam ediyor.

Benim sorularım bitti 🙂 Tekrar teşekkür ediyorum. Senin eklemek istediğin bir şey var mı?

– Benim de söyleyeceklerim bitti galiba. 🙂 Ben teşekkür ederim.