Dada Salon Kabarett Müthiş, Ceyhun Yılmaz Vasat!

Dada Salon Kabarett Müthiş, Ceyhun Yılmaz Vasat!

Dada Salon Kabarett’e açıldığından beri gitmek istiyorum. Belki 40 defa bilet için Biletix’e girdim ama bir türlü elim gitmedi. 

Birincisi, tecrübeyle sabit, çok yüksek beklentilerimin olduğu yerler ve çalışmalar ilk zamanlarında mutlaka can sıkacak aksaklıklarla dolu olur. Çocuğunun müsameresine gidip onun düşmesini izleyen veli gibi hissediyorum kendimi böyle durumlarda. O yüzden biraz daha “otursun” kafasında bir bekleme süreci yaşıyorum.

İkincisi ilk zamanlar oynayan Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası’nın en düşük bilet fiyatları bile iki-üç kişi gitmek istediğimizde pahalıydı. (Şu aralar para o kadar değersiz oldu ki, 150TL bilet fiyatı ortalamanın azcık üstü gibi geliyor bana… Ama daha önce daha fazla gibi geliyordu. bknz. sadece Türkiye’de olan problemler!)

Velhasıl Dada Salon’a yolumun düşmesi Temmuz sonundaki son etkinlik olan Ceyhun Yılmaz’ın Nekre gösterisine kısmet oldu.

Ceyhun Yılmaz – Nekre

Dada Salonla ilgili izlenimlerimi paylaşmadan araya gösteriyle ilgili görüşlerimi yazayım istedim. Ceyhun Yılmaz’ı şiirleri ve radyo programları ile tanıyan biri olarak gösteri yapacağını duyduğumda iyi bir hikaye anlatıcısından güzel hikayeler dinleriz diye düşündüm. Fakat onun da ilk oyunuydu (maalesef). 

Öncelikle teknik bir sıkıntı oldu. Ceyhun Yılmaz bütün şovu bir takım görseller ve müziklerle desteklemişti fakat görsellerin yansıtılacağı perde iplerden oluştuğundan biz seyirciler o görselleri düzgün göremedik. Dolayısıyla her görseli izah etmek durumunda kaldı. Ayrıca müzikler çok istediği yerlerde giremedi, sanıyorum bir koordinasyon eksikliği ya da ilk gün günahları oldu.

Fakat esas büyük sıkıntı birbirinden bağımsız hikayelerdeydi. Hiç bir ortak noktası ve bağlantısı olmayan hikayelerde giriş-gelişme-sonuç olmadığı gibi birinden diğerine geçişte de büyük kopukluklar vardı. Ceyhun Yılmaz büyük bir heyecanla sıra sıra dizdi kurguyu belli ki fakat biz seyirciler ne bu kısa kısa anlatımların içine girebildik ne de ne ara başladı ne ara bitti gösteri anlayabildik.

Fakat salon o kadar hoşuma gitti ve nereye bakacağımı şaşırdım ki, Ceyhun Yılmaz’ın bu vasat performansını görmezden gelip salonu anlatmaya geçmek istiyorum.  

Dada Salon Kabarett

Mecidiyeköy’deki Quasar Tower’ın içinde bulunan mekana hem toplu taşımayla ulaşım çok rahat, hem de arabanız varsa otoparkı var. Kulenin henüz bomboş ve ürpertici atmosferini, kabarenin ihtişamlı karşılaması sonrası unutuyorsunuz ve giriş kapısı yanındaki camekanların içlerine odaklanıyorsunuz. Salonun kapısından içeri girince ise başınız dönmeye başlıyor.

Tavanda 24 farklı sanatçının yaptığı gergedan çizimleri/boyamaları ışık kutuları içinde boynunuzu ağrıtana kadar baktırıyor, Sahneye doğru uzanan kırmızı beyaz çizgili dalgalanan kaplama başınızı döndürüyor. Duvarlardaki sanat eserleri, aynalar, mottolar, asma kat ve pirinç korkulukları, kristalli avizeler, zemindeki damalı desen ve derken müthiş dev kitaplık…

D&R’a utanmasa çadır kuracak kadar çok kitap karıştırmayı ve keşfetmeyi seven biri olarak kitaplık dişlerimi kamaştırdı ama bu mekanda odağınızı bir yerde tutabilmek biraz zor. Kitaplığın üstünde yine farklı illüstratörlerin işlerinin yer aldığı mini bir sergi vardı, bu çalışmalara yöneldi ilgim. Ve tek tek bakarken en sol üstte bir illüstrasyon gördüm. Çok çok beğendim ama yukarıda olduğundan imzayı okuyamadım. 

Gösteri sonrası çıkarken bir kez daha şansımı denedim imzayı okumak için ama baktım olmuyor eserin fotoğrafını çektim ve eve dönünce Dada Salon’un Instagram sayfasından eserin sahibini sordum. Sağolsunlar hemen yanıt verdiler, Gizem Vural’ın çalışmasıymış. 

Bir mekanın içine bu kadar sanat doldurursanız olacağı bu ama Dada Salon’a ara verip Gizem Vural’dan bahsetmeliyim. Şu anda Amerika’da olan illüstratör müthiş bir yetenek. The New York Times’tan tutun The New Yorker’a kadar bir çok ünlü yayında çalışmaları basılan, özgür renk paleti ve hafif ama etkili çizgisiyle kendi stilini yaratmış sanatçının baskılarını şu adresten satın alabilirsiniz. Daha bir çok güzel çalışması içinse websitesini ziyaret edebilirsiniz. Bir Türk illüstratörün bu kadar özgün ve sanatsal işler yaratıyor olmasından ve kendisiyle bir sanatsever olarak tanışmaktan çok memnun oldum.

 

 

Dada Salon’a dönersek… Okan Bayülgen gibi ilk gençlik yıllarımızdan itibaren yaptığı tüm programlarla bizleri bir anlamda büyütmüş olan birinin sanata sadece mekansal bir artı katıp bu işin tüccarı olmasını tabi ki beklemezdim. Kendisinin sıklıkla söylediği esnaflık bakış açısı işin ticari yanı için doğrudur ve zorunludur elbet ama bir mekanı bu kadar sanatla doldurup gelen her izleyiciye mutlaka bir şey katarak o mekandan göndermek de ancak kendisi gibi vizyoner ve zeki birinin işidir.

İki temel sorunu var insanlığın. Adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuka ulaşamadı. Ve sanat insanlara….

Blogumu açtığım ilk günden beri Nietzsche’nin bu sözü yazar alt bölümde. Ve bu blogda bahsettiğim her filmden, her oyundan, her sergiden bu yüzden bahsediyorum hep derim. Kimsenin bir şeyi araştıracak vakti, yeni yerleri görecek hevesi yok gibi geliyor bazen. Oysa Okan Bayülgen’in yıllardır söylediği gibi hayat sokaklarda ve hayatınızı anlamlandıracak sanat her yerde ama ona ulaşmak için siz de çaba göstermelisiniz. Bir gün evinizden çıkmanız lazım! Çıkın ki o salona gidip başınızı döndüren onlarca çalışmayı görün ve aslında sevmediğiniz bir gösteride mükemmel bir illüstratörle ve onun işiyle göz göze gelin.

Dada Salon’un yeni sezonu Eylül ayında açılıyor, biletler şimdiden satılıyor. Ben mutlaka güzel bir başka oyunu izleyeceğim, sizlere de tavsiye ederim.

Şimdiden iyi seyirler,

Not: Bu arada bahsetmeyi unuttum, salonda oyun izlerken içkinizi içebiliyorsunuz. Çok büyük ve güzel bir barı da var! 

 

İki Dans Gösterisi: Maria Pages ve Anadolu Ateşi

İki Dans Gösterisi: Maria Pages ve Anadolu Ateşi

Şimdi Dünya’nın en saçma şeyini yapıp, klişe tanımıyla elma ve armutu kıyaslayacağım. Zira sürekli dans gösterisi izleyen biri değilim ve yakın aralıklarla iki gösteri izleme şansım oldu. Bu konudaki sığ bilgilerimle bir takım eleştirilerde bulanacağım, affola.

maria pages13 Aralık’ta CRR Konser Salonu’nda ünlü flamenko dansçısı Maria Pages’in gösterisine flamenko sevdalısı bir arkadaşımın davetiyle gittim. Şahsen Maria Pages kimdiri bilmediğim gibi 2 saat flamenko izlemenin de bir noktadan sonra sıkıcı olacağını düşünüyordum. Tamamıyla dolu salonda; 1963 doğumlu Pages, dansçıları, müzisyenleri ve solistlerinin sahnede yerini almasıyla sonsuza kadar sürse izleyebileceğim bir dans ve müzik şöleni başladı…

1990 yılında kurduğu dans topluluğuyla çok sayıda ödül alan ve “sonsuz kollu” sanatçı olarak ünlenen Maria Pages inanılmaz bir kadın. Daha önce bir kere canlı flamenko gösterisi izlemişliğim vardı. O da İspanya ziyaretimde izlediğimdi ve klasik bir dans gösterisiydi… Onları da çok başarılı bulmuştum fakat Pages’in tutkusu, gücü, estetiği, zarifliği, enerjisi tarif edilemez derecede iyiydi. Her biri ortalama 5-6 dakika süren klip gibi koreografilerde, dansçılar ve müzisyenler de muazzamdı. Ayrı ayrı her biri kendi gösterisini yapsa izlettirirdi kendini, o derece.

maria pages2Tüm gösteride her şeyi çok beğendim. Işık kullanımı, dekorlar, koreografi, müzikler, solistler, dansçılar… Ve kostümler… Klasik ve abartılı flamenko giysileri yerine çok daha modern ve renk geçişli kıyafetleri vardı. Kostümlerindeki bu modern yorumu da çok beğendim. (ay ne çok beğendim dedim!)

Ayrıca Pages’in yalnız dans ettiği bir bölümde tekerlekli bir boy aynasıyla yaptığı gösterisi ise, kişisel sanat arşivimde unutulmazlar arasında yerini aldı. Autorretrato (Otoportre) adındaki sanatçının kişisel imzası olan bu parçada Pages, zorlu kendini bulma sürecini keşfetmek için, bir kişinin aynada kendine baktiğinda, ilk defa kendisiyle tanışması gibi; düşleme, yol gösterme, başlangıç araştırmasından itibaren her bir ayrıntıyı sahneye aktarabilmek için sanatsal sürecin her yönüne kendini dahil eden dört resim oluşturuyormuş. Çok çok etkileyiciydi.

Size bu yazdıklarımı gösterebilmek için aradım taradım ve bir video buldum. Canlısı gibi olmaz ama en azından neden bu kadar beğenip etkilendiğimi bir nebze anlarsınız. İşte Maria Pages ve dans grubunun 2012’deki Utopia gösterileri.

13 Şubat Cumartesi günü ise Ataşehir’deki Ülker Sports Arena’da Anadolu Ateşi’nin 15.yıl gösterisi vardı. Daha önce 3 kere grubun gösterilerini izlemiş olan bir başka arkadaşımın davetiyle de bu gösteriyi izlemeye gittim. (Yaşasın arkadaşlar!) Tahmin edebileceğiniz üzere daha önce Anadolu Ateşi’ni de canlı olarak izlemişliğim yoktu.

7bin kişilik bilet satılmış gösteriye ve bu kalabalıkla ülkemizdeki mükemmel bina planlaması ile birleşince önce yarım saat otoparka giriş kuyruğunda bekledik, sonra 20TL verdiğimiz otoparkta 10 tur atıp yer bulamayıp ortaya bir yere arabayı bırakmak zorunda kaldık. Bu kadarla kalsa iyiydi de, giriş kapısına gidince mahşer yeri kalabalığını gördük. Tek tek arama yapmaya çalışan güvenlik hızlı çalışamadığından salonun yarısı kapıya yığılmış durumdaydı. Gösteri saati geldiğinde biz hala dışarıdaydık. Kalabalıkta protestolar başladı, hal böyle olunca aramadan vazgeçtiler. Yani salonun yarısı aranarak, yarısı aranmadan içeri alındı! Madem aranmadan girecektik niye kış günü 1 saat kuyruk bekledik bilemiyoruz.

anadolu atesiNeyse yerimizi aldık. Gösteriyi geç başlattılar tabi. İlk olarak sahneye Mustafa Erdoğan ve bir grup dansçı çıkıp, Anadolu Ateşi’nin 15. yılıyla ilgili görüşlerini ve duygularını anlattılar. Sonrasında 150 kişilik dansçı kadrosuyla ritm, uyum ve dans yeteneğinin en güzel örneklerini izledik.

15.yıl olması sebebiyle yaşları 4’ten başlayan çocuk ve genç dansçıların modern danslarına da yer verilen akışta, klasik Anadolu Ateşi gösterileri ağırlıklıydı. Müthiş bir uyumla dans eden grubun çok büyük emekler vererek çalıştıkları çok belliydi. Fiziksel olarak nasıl başardıklarını anlamadığım (bence imkansız!) çok etkileyici bölümler vardı gösteride. Ayrıca tüm kostümler (özellikle oryantal dans yapılan bölümdeki kostümler) çok iyiydi.

Fakat bu başarılı gösteriye bence yakışmayan bir iki şey vardı. Birincisi müzikler! Keşke canlı bir orkestra olsaydı. Playback müzikler üzerine dans edilmesi olayı çok basitleştiriyor maalesef. Diğer gösterilerinde orkestra oluyor muydu bilmiyorum ama bu denli büyük bir ekibin böyle özel bir etkinlikte canlı bir orkestrayla sahnede olabilmesini dilerdim.

anadolu atesi01İkinci konu ise arka plandaki görseller ve ışık kullanımıydı. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden ve medeniyetlerinden kalıntıların ve motiflerin gösterildiği görsellerle danslar bütünleşemedi maalesef. Bu memlekette yaşayan bizler bile olayın içine giremediysek, yurtdışı gösterilerinde çok daha eksik kalıyordur diye düşünüyorum. Tüm sahnelerde böyle mi oluyor, bize mi denk geldi bilmiyorum ama Ülker Arena’daki gösteride durum böyleydi. Keşke daha üzerinde çalışılmış, profesyonel görseller, ışık tasarımı ve daha açıklayıcı bir şeyler olsaydı.

Maalesef müzikler ve sahne tasarımı yetersiz olunca dansçıların o kadar emeği de biraz havada kalıyor. Kaç kilometre öteden gelen İspanyol dansçının yarattığı ortamdan dolayı hayran kalmışken, yaşadığımız topraklardan gelen dansı hissedememek biraz üzücü. Hoş bu kadarını bile görmediğimiz için yine de Mustafa Erdoğan ve ekibinin çabası takdire şayan ama umarım daha akıcı, daha etkileyici, sahneyle ve müziklerle daha bütünleşmiş bir gösteriye dönüştürebilirler zamanla…

Şimdi planım en yakın zamanda Maria Pages’in başrolünde oynadığı flamenko temalı filmleri izlediğimiz bir gece tertip etmek sevgili arkadaşlarımla… Zira kendisine doymadım doyamadım…

İKSV’nin 40.Yıl Kutlaması – La Fura Dels Baus “İstanbul İstanbul” Gösterisi

İKSV’nin 40.Yıl Kutlaması – La Fura Dels Baus “İstanbul İstanbul” Gösterisi

İKSV’nin 40.yıl kutlaması için, ünlü Katalan sokak tiyatrosu grubu La Fura Dels Baus’a bir gösteri sipariş ettiğini duyduğumda oldukça heyecanlandım. İstanbul temalı gösterinin Camialtı Tersanesi’nde sunulacağını öğrendiğimde daha da heyecanlandım. Zira Tersane-yi Amire’nin akibeti, özellikle 1933 yılında kurulan Camialtı Tershanesi’nin akibeti mimari çevrelerce tartışılmış, bir sanat merkezine çevrilmesi bir dönem gündeme gelmişti.

Malum İstanbul’da bu aralar herkes trafik mağduru. Gösteride Haliç’te olunca, bir panik havası esti. Fakat o kadar büyük bir keyifle gittik ki gösteri alanına…

Üsküdardan kalkan Haliç Hattı vapuruna bindik. Simidimizi çayımızı içerken, vapur önce Karaköy’e, sonra Eminönü’ne uğradı ve 3.durak olan Kasımpaşa İskelesi’nde indik. Yürüyerek 10dakika’da Camialtı Tershanesi’ne vardık. Bu esnada yolda iki İKSV mensubu ellerinde oklarla bizi yönlendirdiler.

 


 Tersanenin içinde girince ben fotoğraf makinama sarıldım tabi… Onlarca yıllık bir çalışma sonrası o terk edilmişlik görüntüsü garipti. Ve gösteri alanına girdiğimizde vinçler, konteynerler ve ışık düzeneklerinin ortasındaki bir meydana tüm izleyiciler toplandık.


Sonrası benim için bir parça heyecanla birlikte hayal kırıklığı oldu. Heyecan gösterinin sürekli değişen ritminden kaynaklıydı. Önce ellerinde ateşleri olan adamlar kalabalığı yararak bir kadını kaçırdılar, bu sırada biz sağa sola savrulduk. Oldukça heyecanlıydı. Sonra kaçırdıkları kadını, vince asılı duran topa götürdüler ve gösteri başladı.

Gösteri, meydanın dört bir yanında devam etti. Sağımızda, solumuzda, arkamızda, önümüzde sürekli bir şeyler oldu.

Fakat hayal kırıklığı yaşatan bölüm, İstanbul’a özel olduğunu düşündüğümüz gösteride, grubun diğer gösterilerindeki numaralardan değişik pek bir şey olmamasıydı. “İstanbul İstanbul”u izlemeden önce grubun çeşitli ülkelerde yaptıkları gösterilerin videolarını izlemiştim. Ana hatları buradaki gösteri ile aynıydı. Sadece müzikler daha oryantaldi. Ve arada bir ağıt ve bir Kazım Koyuncu şarkısı dinledik. Bir de Tilbe Saran’ın sesinden Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirini…

Açıkçası daha özel şeyler beklemiştim ama yine de değişik bir deneyimdi.

İKSV’ye nice yıllar diliyorum.

Sevgiler,

 

La Fura dels Baus - Dişi Kukla

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

marina

Film festivalini bu yüzden seviyorum! Yine şimdiye kadar adını duymadığım ama tüm dünyada müthiş bir üne sahip bir sanatçı ile tanıştım: Marina Abramoviç!

İnanılmaz bir kadın, inanılmaz bir beden, inanılmaz bir oto kontrol, inanılmaz bir iş aşkı, inanılmaz bir sanat anlayışı… Bu kadınla ilgili her şey inanılmaz!

Bir kere yanda gördüğünüz fotoğraftaki bu kadın 66 yaşında. Yüzünün genç görünmesini geçtim, filmde çıplaktı ve vücudunu gördüm. Taş çatlasın 35 gösteriyor! İ-na-nıl-maz!

Anlatacaklarım ve Marina’nın performanslarından göstermek istediklerim çok. O nedenle açık kalan ağzımı kapatarak, dilim döndüğünce size de onu anlatmak ve tanımayanlarla tanıştırmak isterim.

——————————————————————

Öncelikle filmin bilgilerini ileteyim:

  • Film adı: Marina Abramoviç:  Sanatçı Aramızda / The Artist is Present
  • Yönetmen: Matthew Akers
  • Yapım:  ABD / 2011 
  • Süre: 105dk

2012 Berlin Panorama İzleyici Ödülü
Marina Abramovic yaklaşık kırk yıldır sanatı yeniden tanımlıyor ve kendi bedenini bir araç olarak kullanıp, meydan okuyan, şok eden ve düşündüren performanslar sergiliyor. 1995 İstanbul Bienali’nin de katılımcılarından biri olan sanatçı, günümüzün en etkili ve tartışmalı sanatçıları arasında yer alıyor. Bu belgeselde Marina’nın, New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nde (MoMA) gerçekleştirilecek retrospektifine hazırlanma sürecini izlerken, MoMA’da bir sandalyede hareketsiz olarak 736 saat boyunca oturduğu performansının da dahil olduğu gösterisinin üç aylık dönemine de şahit oluyoruz.

 ——————————————————————

Marina Abramoviç, 1946 yılında Yugoslavya’da doğmuş. Annesi de babası da II.Dünya savaşında orduda olan sanatçının babası, evi 1965 senesinde terk etmiş. Bu zamandan sonra evin tüm kontrolü, askeri disiplini evde de uygulayan annesine geçmiş. Sanatçı bir röportajında 29 yaşına kadar eve saat 10’dan geç gelmediğini anlatmış.

1965-70 yılları arasında Belgrad’da Academy of Fine Arts, 1972 yılında Zagreb’de Academy of Fine Arts’ta yüksek lisansı ve 1973-75 yılları arasında ise Novi-Sad’daki Academy of Fine Arts bölümünde eğitim görmüş ve sonrasında solo performanslarına başlamış.

1971-76 yılları arasında Nesa Paripoviç ile evli kalan sanatçı, 1976’da Yugoslavya’yı terk etmiş ve Amsterdam’a taşınmış.

Marina’nın 1973 yılında gerçekleştirdiği “Rhythm 10” adlı performansında, 20 bıçağı sırayla ritmik bir şekilde parmaklarının arasına  saplayarak, meşhur Rus oyununu oynamıştır. Bıçak, parmağına her denk gelişinde bıçak değiştirmiş ve tüm bu olanları kaydetmiştir. Kendini 20 kere kestikten sonra, kaseti çalıştırıp sesleri dinleyip, seslere göre aynı hareketleri tekrar yaparak geçmişle şimdiyi bütünleştirmeye çalışmıştır. Fiziksel ve zihinsel sınırları zorlamaya çalıştığı performasında, yaşadığı acı ile geçmiş ve şimdinin seslerinin çakışması durumunu inceleyen sanatçı, performansı yapanın bilinç durumunu incelemiştir.

Marina Abramovic «Rhythm 5»1974 yılında ise Rhythm 5 adlı performansını gerçekleştiren sanatçı ahşaptan yapılmış büyük bir yıldızın içine 100 kilo kadar petrolü koyup yakmıştır. Daha sonra yıldızın içinden çıkıp el, ayak tırnaklarını ve saçlarını kesip ateşe atan sanatçı, daha sonra da yıldızın içine uzanıp yatmış. Fakat performansı sırasında oksijen azlığından bilincini kaybeden sanatçının fenalaştığını anlamayan izleyiciler, ancak bacağına sıçrayan ateşe tepki vermemesinden kötüleştiğini farketmiş. Daha sonrasında sanatçı bu performansı ile ilgili sinirli olduğunu çünkü fiziksel bir sınır olduğunu ve bilinç kaybolduğunda performansın mümkün olmadığını söylemiştir.

 Yine 1974 yılındaki Rhythm 2 adlı performansında bu sefer bilinçsizliği performansına dahil etmeye çalışmıştır. Bu çalışmasını iki bölüme ayıran sanatçı, birinci bölümde katoni hastaları için verilen ve vücut kaslarının kontrolünü yitimesine neden olan, fakat zihnini berrak tutan bir ilaç almış, 10 dakika sonraki ikinci bölümde ise depresif kişilere verilen ilaçlardan kullanmış ve zihinsel olarak tamamen dağılmıştır. (Hatta bu bölümü sonradan hatırlamaz). Sanatçı bu performansı ile zihinsel ve fiziksel bağları keşfetmeye çalışmıştır.

Aynı yıl yapmış olduğu Rhythm 0 adlı performansında ise performansı yapan kişi ile seyirciler arasında bir ilişki kurmak istemiştir. İçlerinde gül, tüy, makas, tabanca ve mermi dahil 72 objeyi etrafa bırakan ve seyircilere, bu objelerle sanatçıya istedikleri her şeyi yapma özgürlüğü veren bu performansın başlangıcında, seyirciler oldukça tutukmuş. Zaman ilerledikçe tamamiyle hareketsiz bulunan sanatçıya davranışları değişen seyirciler, altı saatlik performans boyunca gittikçe artan şiddet eğilimi göstermişler. Bir seyirci Marina’nın elbiselerini keserken, bir diğeri karnına dikenli gülü batırmış, birisi kafasına silahı dayamış, bir diğeri ise onu durdurmuş. 6 saat sona erdiğinde Marina performansını bitirdiğinde, performans sırasında ona dokunan herkes göz göze gelmemek için kaçışmış. Performans sonrası Marina, “Öğrendim ki, seyircilere izin verirseniz, sizi öldürebilirler!” şeklinde yorum yapmış.

1976 yılında Amsterdam’a taşındıktan sonra Alman sanatçı Ulay ile tanışmış ve beraber çalışmalara başlamıştır. Birlikte yaptıkları performansları oldukça ses getiren iki sanatçı, beraber olmaya başlamış. Marina, en büyük problemlerini “sanatçı egosu” olarak belirtirken, birbirlerini dengelemeye çalıştıklarını anlatmıştır.

Birlikte performe ettikleri “Death Self” adlı performansta, ağızlarını tamamen yapıştırarak birbirlerinin verdiği nefesi almışlardır. On yedi dakika sonra oksijen tamamen tükendiğinden ve ciğerleri karbondioksitten zehirlendiğinden ikisi de fenalaşmıştır.

Amacı bir kişinin yaşamını elinden alırken, kendininkini de yok ettiğini deneyimlemek olan performanslarından sonra 1977 yılında “Imponderabilia” adlı performanslarını gerçekleştirmişlerdir. İkisi de çırılçıplak, aralarında çok az bir mesafe bırakarak bir geçitte durmuşlar ve insanların bu geçitten, ikisinden birinin yüzüne doğru dönerek, geçmesi şartmış.

httpv://www.youtube.com/watch?v=QgeF7tOks4s

Bu ve benzeri bir çok çalışmadan sonra 1988 yılında Ulay ve Marina, ilişkilerini biterecek olan ruhsal bir yolculuğa çıkmak istemişler. Çin Seddi’nin bir ucuna Ulay, diğer ucuna Marina geçmiş ve birbirlerine doğru romantik bir yürüyüşe başlamışlar. Her biri 2500 km yol katettikten sonra ağlayarak buluşmuş ve birbirlerine elveda demişler.

2005 Kasım’ında başlamak üzere, Marina New York Guggenhaim Müzesi’nde “Seven Easy Pieces” adlı çalışmaları  performe etmiştir. 5i başka sanatçıların, ikisi kendi performansı olmak üzere yedi çalışmayı sunduğu bu sergi oldukça ilgi görmüş.

14 Mart – 31 Mayıs 2010 tarihleri arasında Museum of Modern Art (MoMa)’da hayatının en büyük sergisi açılmıştır. Sergide sanatçının önemli performansları başka sanatçılar tarafından canlandırılırken, sanatçı da “The Artist is Present” adlı performansını sergilemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=2GD5PBK_Bto

Kendisi için hazırlanan bir masa ve iki sandalyeden oluşan sahnede, sandalyeye oturan ve bunu hergün sabahtan akşama kadar hiçbir şey yemeden ve tuvalete gitmeden, toplamda 736 saat boyunca yapan sanatçı yaşına rağmen inanılmaz bir performans sergilemiştir. MoMa’da günlerce kuyruk oluşmasına neden olan performansında, sanatçı sandalyede otururken karşısına seyirci gelmektedir ve Marina başını kaldırıp karşısındakilerin direk gözlerine bakmıştır. Diledikleri kadar oturmakta serbest olan seyircilerin oldukça etkilendiği performans, çoğu zaman seyircilerin ağlamasıyla son bulmuştur. Aradan bir süre geçtikten sonra masanın da kaldırılmasını isteyen Marina, seyircilerin direk karşısına oturmasını, aralarında masanın  olmamasını istemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=jY3VwmiT3j4

Aralarında, yukarıda bahsi geçenlerin dışında sesi kısılana kadar bağırdığı, tamamen çıplak olarak hareketli kolonları vücudunu vurarak ilerlettiği (Expanding in Space), bilincini kaybedene kadar ezber yaptığı, kendini kırbaçladığı performansları dahil birçok çalışması olan sanatçı. Vücudunu sanata dahil ettiği, fiziksel ve zihinsel olarak sınırları zorladığı çalışmaları ile “performans sanat”ını çok başka konumlara taşımıştır.

httpv://www.youtube.com/watch?v=HEQUC0-AlUo&feature=related

Festivalde izlemiş olduğum belgeselindeki tavırlarından oldukça muzip, şakacı ve enerji dolu bir insan olduğu görünen Marina’nın, kendisinden gençlere verdiği dersler ve öğretileri çok etkileyiciydi. Ayrıca yıllar sonra Umay’ın MoMa’daki sergi ve belgesel çekimleri için gelmesi ve karşılaşmaları oldukça romantikti.

Sanatçıyı günün birinde canlı olarak izlemeyi umuyorum.

İyi seyirler,