Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

marina

Film festivalini bu yüzden seviyorum! Yine şimdiye kadar adını duymadığım ama tüm dünyada müthiş bir üne sahip bir sanatçı ile tanıştım: Marina Abramoviç!

İnanılmaz bir kadın, inanılmaz bir beden, inanılmaz bir oto kontrol, inanılmaz bir iş aşkı, inanılmaz bir sanat anlayışı… Bu kadınla ilgili her şey inanılmaz!

Bir kere yanda gördüğünüz fotoğraftaki bu kadın 66 yaşında. Yüzünün genç görünmesini geçtim, filmde çıplaktı ve vücudunu gördüm. Taş çatlasın 35 gösteriyor! İ-na-nıl-maz!

Anlatacaklarım ve Marina’nın performanslarından göstermek istediklerim çok. O nedenle açık kalan ağzımı kapatarak, dilim döndüğünce size de onu anlatmak ve tanımayanlarla tanıştırmak isterim.

——————————————————————

Öncelikle filmin bilgilerini ileteyim:

  • Film adı: Marina Abramoviç:  Sanatçı Aramızda / The Artist is Present
  • Yönetmen: Matthew Akers
  • Yapım:  ABD / 2011 
  • Süre: 105dk

2012 Berlin Panorama İzleyici Ödülü
Marina Abramovic yaklaşık kırk yıldır sanatı yeniden tanımlıyor ve kendi bedenini bir araç olarak kullanıp, meydan okuyan, şok eden ve düşündüren performanslar sergiliyor. 1995 İstanbul Bienali?nin de katılımcılarından biri olan sanatçı, günümüzün en etkili ve tartışmalı sanatçıları arasında yer alıyor. Bu belgeselde Marina?nın, New York?taki Modern Sanatlar Müzesi?nde (MoMA) gerçekleştirilecek retrospektifine hazırlanma sürecini izlerken, MoMA?da bir sandalyede hareketsiz olarak 736 saat boyunca oturduğu performansının da dahil olduğu gösterisinin üç aylık dönemine de şahit oluyoruz.

 ——————————————————————

Marina Abramoviç, 1946 yılında Yugoslavya’da doğmuş. Annesi de babası da II.Dünya savaşında orduda olan sanatçının babası, evi 1965 senesinde terk etmiş. Bu zamandan sonra evin tüm kontrolü, askeri disiplini evde de uygulayan annesine geçmiş. Sanatçı bir röportajında 29 yaşına kadar eve saat 10’dan geç gelmediğini anlatmış.

1965-70 yılları arasında Belgrad’da Academy of Fine Arts, 1972 yılında Zagreb’de Academy of Fine Arts’ta yüksek lisansı ve 1973-75 yılları arasında ise Novi-Sad’daki Academy of Fine Arts bölümünde eğitim görmüş ve sonrasında solo performanslarına başlamış.

1971-76 yılları arasında Nesa Paripoviç ile evli kalan sanatçı, 1976’da Yugoslavya’yı terk etmiş ve Amsterdam’a taşınmış.

Marina’nın 1973 yılında gerçekleştirdiği “Rhythm 10” adlı performansında, 20 bıçağı sırayla ritmik bir şekilde parmaklarının arasına  saplayarak, meşhur Rus oyununu oynamıştır. Bıçak, parmağına her denk gelişinde bıçak değiştirmiş ve tüm bu olanları kaydetmiştir. Kendini 20 kere kestikten sonra, kaseti çalıştırıp sesleri dinleyip, seslere göre aynı hareketleri tekrar yaparak geçmişle şimdiyi bütünleştirmeye çalışmıştır. Fiziksel ve zihinsel sınırları zorlamaya çalıştığı performasında, yaşadığı acı ile geçmiş ve şimdinin seslerinin çakışması durumunu inceleyen sanatçı, performansı yapanın bilinç durumunu incelemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=h9-HVwEbdCo

Marina Abramovic «Rhythm 5»1974 yılında ise Rhythm 5 adlı performansını gerçekleştiren sanatçı ahşaptan yapılmış büyük bir yıldızın içine 100 kilo kadar petrolü koyup yakmıştır. Daha sonra yıldızın içinden çıkıp el, ayak tırnaklarını ve saçlarını kesip ateşe atan sanatçı, daha sonra da yıldızın içine uzanıp yatmış. Fakat performansı sırasında oksijen azlığından bilincini kaybeden sanatçının fenalaştığını anlamayan izleyiciler, ancak bacağına sıçrayan ateşe tepki vermemesinden kötüleştiğini farketmiş. Daha sonrasında sanatçı bu performansı ile ilgili sinirli olduğunu çünkü fiziksel bir sınır olduğunu ve bilinç kaybolduğunda performansın mümkün olmadığını söylemiştir.

 Yine 1974 yılındaki Rhythm 2 adlı performansında bu sefer bilinçsizliği performansına dahil etmeye çalışmıştır. Bu çalışmasını iki bölüme ayıran sanatçı, birinci bölümde katoni hastaları için verilen ve vücut kaslarının kontrolünü yitimesine neden olan, fakat zihnini berrak tutan bir ilaç almış, 10 dakika sonraki ikinci bölümde ise depresif kişilere verilen ilaçlardan kullanmış ve zihinsel olarak tamamen dağılmıştır. (Hatta bu bölümü sonradan hatırlamaz). Sanatçı bu performansı ile zihinsel ve fiziksel bağları keşfetmeye çalışmıştır.

Aynı yıl yapmış olduğu Rhythm 0 adlı performansında ise performansı yapan kişi ile seyirciler arasında bir ilişki kurmak istemiştir. İçlerinde gül, tüy, makas, tabanca ve mermi dahil 72 objeyi etrafa bırakan ve seyircilere, bu objelerle sanatçıya istedikleri her şeyi yapma özgürlüğü veren bu performansın başlangıcında, seyirciler oldukça tutukmuş. Zaman ilerledikçe tamamiyle hareketsiz bulunan sanatçıya davranışları değişen seyirciler, altı saatlik performans boyunca gittikçe artan şiddet eğilimi göstermişler. Bir seyirci Marina’nın elbiselerini keserken, bir diğeri karnına dikenli gülü batırmış, birisi kafasına silahı dayamış, bir diğeri ise onu durdurmuş. 6 saat sona erdiğinde Marina performansını bitirdiğinde, performans sırasında ona dokunan herkes göz göze gelmemek için kaçışmış. Performans sonrası Marina, “Öğrendim ki, seyircilere izin verirseniz, sizi öldürebilirler!” şeklinde yorum yapmış.

1976 yılında Amsterdam’a taşındıktan sonra Alman sanatçı Ulay ile tanışmış ve beraber çalışmalara başlamıştır. Birlikte yaptıkları performansları oldukça ses getiren iki sanatçı, beraber olmaya başlamış. Marina, en büyük problemlerini “sanatçı egosu” olarak belirtirken, birbirlerini dengelemeye çalıştıklarını anlatmıştır.

Birlikte performe ettikleri “Death Self” adlı performansta, ağızlarını tamamen yapıştırarak birbirlerinin verdiği nefesi almışlardır. On yedi dakika sonra oksijen tamamen tükendiğinden ve ciğerleri karbondioksitten zehirlendiğinden ikisi de fenalaşmıştır.

Amacı bir kişinin yaşamını elinden alırken, kendininkini de yok ettiğini deneyimlemek olan performanslarından sonra 1977 yılında “Imponderabilia” adlı performanslarını gerçekleştirmişlerdir. İkisi de çırılçıplak, aralarında çok az bir mesafe bırakarak bir geçitte durmuşlar ve insanların bu geçitten, ikisinden birinin yüzüne doğru dönerek, geçmesi şartmış.

httpv://www.youtube.com/watch?v=QgeF7tOks4s

Bu ve benzeri bir çok çalışmadan sonra 1988 yılında Ulay ve Marina, ilişkilerini biterecek olan ruhsal bir yolculuğa çıkmak istemişler. Çin Seddi’nin bir ucuna Ulay, diğer ucuna Marina geçmiş ve birbirlerine doğru romantik bir yürüyüşe başlamışlar. Her biri 2500 km yol katettikten sonra ağlayarak buluşmuş ve birbirlerine elveda demişler.

2005 Kasım’ında başlamak üzere, Marina New York Guggenhaim Müzesi’nde “Seven Easy Pieces” adlı çalışmaları  performe etmiştir. 5i başka sanatçıların, ikisi kendi performansı olmak üzere yedi çalışmayı sunduğu bu sergi oldukça ilgi görmüş.

14 Mart – 31 Mayıs 2010 tarihleri arasında Museum of Modern Art (MoMa)’da hayatının en büyük sergisi açılmıştır. Sergide sanatçının önemli performansları başka sanatçılar tarafından canlandırılırken, sanatçı da “The Artist is Present” adlı performansını sergilemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=2GD5PBK_Bto

Kendisi için hazırlanan bir masa ve iki sandalyeden oluşan sahnede, sandalyeye oturan ve bunu hergün sabahtan akşama kadar hiçbir şey yemeden ve tuvalete gitmeden, toplamda 736 saat boyunca yapan sanatçı yaşına rağmen inanılmaz bir performans sergilemiştir. MoMa’da günlerce kuyruk oluşmasına neden olan performansında, sanatçı sandalyede otururken karşısına seyirci gelmektedir ve Marina başını kaldırıp karşısındakilerin direk gözlerine bakmıştır. Diledikleri kadar oturmakta serbest olan seyircilerin oldukça etkilendiği performans, çoğu zaman seyircilerin ağlamasıyla son bulmuştur. Aradan bir süre geçtikten sonra masanın da kaldırılmasını isteyen Marina, seyircilerin direk karşısına oturmasını, aralarında masanın  olmamasını istemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=jY3VwmiT3j4

Aralarında, yukarıda bahsi geçenlerin dışında sesi kısılana kadar bağırdığı, tamamen çıplak olarak hareketli kolonları vücudunu vurarak ilerlettiği (Expanding in Space), bilincini kaybedene kadar ezber yaptığı, kendini kırbaçladığı performansları dahil birçok çalışması olan sanatçı. Vücudunu sanata dahil ettiği, fiziksel ve zihinsel olarak sınırları zorladığı çalışmaları ile “performans sanat”ını çok başka konumlara taşımıştır.

httpv://www.youtube.com/watch?v=HEQUC0-AlUo&feature=related

Festivalde izlemiş olduğum belgeselindeki tavırlarından oldukça muzip, şakacı ve enerji dolu bir insan olduğu görünen Marina’nın, kendisinden gençlere verdiği dersler ve öğretileri çok etkileyiciydi. Ayrıca yıllar sonra Umay’ın MoMa’daki sergi ve belgesel çekimleri için gelmesi ve karşılaşmaları oldukça romantikti.

Sanatçıyı günün birinde canlı olarak izlemeyi umuyorum.

İyi seyirler,

 

İlgilenenlere Duyurulur: Görsel İllüstrasyon Sözlüğü

İlgilenenlere Duyurulur: Görsel İllüstrasyon Sözlüğü

  • görsel illüstrasyon sözlüğüYazan: Mark Wigan
  • Orjinal İsim: The Visual Dictionary of Illustration
  • Literatür Yayıncılık
  • 288 sayfa 

“İngiltere’nin ünlü illüstratörlerinden Mark Wigan’ın kaleme aldığı bu kitap İllüstrasyonda sıklıkla kullanılan pek çok terimi içeren bir rehberdir. Soyutlama’dan Zamanın Ruhu’na, Resim Kitaplar’dan Poster’e uzanan içeriğiyle illüstrasyonla ilgilenen herkes için benzersiz bir kaynak olacaktır. Okuyucuya illüstrasyon terminolojisiyle ilgili gelişkin bir kavrayış sunmak için her bir terim açıklanmış ve uygun bağlamına yerleştirilmiştir. Her terimin İngilizce karşılıkları da verilen sözlükte 250’den fazla sık kullanılan illüstrasyon terimi biçimlendirilmiş ve resimlenmiştir. Graffiti, Duvar Resmi ve Montaj gibi pratik terimlerden, Art Nouveau, Dada ve illüstrasyonun Altın Çağı gibi kavramsal terimlere; hala kullanılmakta olan modern terminoloji ve pek çok geleneksel terim kitapta yer almaktadır.

Kitabın son bölümünde bulunan zaman çizelgesi, okuyucunun illüstrasyonun tarih içinde dönemsel gelişimini daha kolay takip edebilmesi için tasarlanmıştır.”

Bir hayli bilgisiz olmama karşın, büyük bir heves duyduğum “illüstrasyon dünyası”yla ilgili araştırmaya ve öğrenmeye devam ediyorum.

Bu amaçla edindiğim kitap, illüstrasyonla ilgili bir çok terimi, ingilizce karşılıkları ve görselleriyle açıklıyor. Bu konudaki bilgilerime yenilerini eklemek açısından oldukça faydalı bulduğum kitabı sizlerle paylaşmak istedim.

Aşağıda bir kaç terimi bulabilirsiniz. Ayrıca kitabın ingilizce versiyonu google booksta mevcut.
İlgilenenlere duyurulur.

 

Asamblaj / Assemblage

Leo Sewell / TEDDY BEAR, Found Object Assemblage, 16 x 10 x 10"

Birbirleriyle ilişkisiz ve çoğu zaman toplama olan parçaları bir araya getirerek üretilen iş. Asamblajlar ilkel toplumların dinsel tören eşyalarını ve kostümlerini, düşsel sanatın yaratıcı dünyalarını ve modern uygarlığın parçalanmışlık deneyimini yansıtır. Asamblaj dadada, sürrealizmde, Pop Art’da ve postmodernizmde bir gelenektir. Bazı illüstratörler üç boyutlu asamblajlar yapmakta ve sonra basılı malzemede kullanılmak üzere bunların fotoğraflarını çekmekte uzmanlaşmışlardır. (Bknz. mimarcasanat Vik Muniz)

 

 

 

Ukiyo-e

Katsushika Hokusai

17. ve 21. yüzyıllar arasında Japonya’da hakim olan sanat türü. Bu alanda üretilen baskıresimler, donuk, güçlü renklerin yanı sıra çizgilerin ve asimetrik kompozisyonun ritmk ve duyarlı kullanımına dayanır. 

Yapıtların temaları Kabuki Tiyatrosu’ndan doğa,tarih ve erotizme kadar geniş bir çeşitlilik gösterir.  Hokusai, Hiroshige, Moronobu, Kuniyoshi, Utamaro ve Masanobu türün önde gelen sanatçılarıdır.

Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi

Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi

Grande Exhibitions Avustralya tarafından tasarlanan ve Singapur?daki dünya prömiyerinin hemen ardından Abdi İbrahim?in katkılarıyla önce 

10 Şubat-15 Mayıs tarihleri arasında İstanbul Karaköy Antrepo 3?te, ardından da 15 Ekim-30 Aralık tarihleri arasında Ankara Cer Modern?de sanatseverlerle buluşacak olan Van Gogh Alive, izleyiciyi ışık, renk ve ses senfonisinin içine alıyor.

Van Gogh Alive, bu üretken sanatçının 1880-1890 yılları arasındaki çalışmalarını ve hayat deneyimlerini keşfetme; bugün dünya çapında tanınan başyapıtlarının birçoğuna imza attığı yerler olan Arles, Saint Rémy ve Auvers-sur-Oise?da geçirdiği dönem zarfındaki düşüncelerini, duygularını ve ruh halini yorumlama fırsatı sunuyor.

Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen, dev boyutlardaki 3.000?den fazla Van Gogh görüntüsü; ekranları, duvarları, kolonları, tavanı ve hatta yeri de dolduran heyecan verici bir gösteri yaratarak, ziyaretçilerini ünlü ressamın eşsiz tarzını oluşturan coşkulu renkler ve canlı detaylarla büyülüyor.

Dinamik, bilgilendirici ve görsel olarak görkemli olmaya programlanmış olan SENSORY4 içeriği; 40 yüksek çözünürlüklü projektörden aynı anda akıp zengin surround ses sistemiyle karışarak, ziyaretçiye nefes kesici ve etrafını saran bir gösteri ziyafeti sunuyor.

Van Gogh Alive?da ?Çalışan Adam?, ?Yeşilimsi Bir Başlık Giymiş Yaşlı Köylü Kadını?, ?Çiçek Açmış Erik Ağacı?, ?Gri Şapkalı Otoportre?, ?Vazoda 12 Ayçiçeği?, ?Vincent?ın Yatak Odası?, ?Teras Kafe?, ?Sandalye ve Pipo?, ?Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece?, ?Süsen Çiçekleri?, ?Buğday Tarlası ve Kargalar?, ?Kırmızı Üzüm Bağı?, ?Sargılı Kulaklı Otoportre? gibi bir döneme damgasını vurmuş eserler yer alıyor.

Sergi, ziyaretçilere dahi ressamın fırtınalı hayatını kronolojik olarak göstermek için güçlü bir klasik müzik kullanıyor. Harekete geçiren bu müzik, Van Gogh?un hikâyesinin duygusal yönlerini yansıtarak, sanatçının muhteşem kariyeri boyunca yansıttığı sanatını ve ruh halini daha zengin bir deneyimle ziyaretçiye sunma olanağı sağlıyor.

Van Gogh?un hikâyesini anlatmak için seçilen müziklerden bazıları şöyle: Handel-Sarabande, Edouard Lalo-Piano Concerto 1. Movement I, Gus Viseur-Coeur Vagabond, Barber-Bubamara (Vivaldi versiyonu), Arvo Part-Fratres For Cello And Piano, Carl Nielsen-String Quartet in D minor 1883, Sakura ?Cherry Blossoms?, Geleneksel Japon Klasik Koto Müziği, John Zorn-Kiev 3 (çello), Camille Saint.

Van Gogh, hayat hikayesiyle birlikte resimlerine baktığımda içimi acıtan bir ressamdır benim için. Ortaokuldayken resim atölyemizde tanıştım hikayesiyle, sonra burada yazdım onu, sonra Hakan Gerçek’in müthiş oyununda izledim, sonra da Amsterdam’da Van Gogh müzesini gezdim. Son durak İstanbul’daki Van Gogh Alive sergisi oldu.

Serginin dijital olan kısmına girmeden, klasik sergi düzeninde Van Gogh’un bazı önemli resimlerini ve yıl yıl değişimini anlatan metinleri okuyorsunuz.

Sonra simsiyah bir oda ve kolonlarda yerlerde duvarlarda Van Gogh resimleri… 10 yıllık bir resim üretim döneminde sadece 1 tane tablosu satılan bu büyük ressamın kişisel tarihini müthiş müzikler eşliğinde izliyorsunuz. Resimler teknolojik imkanlar kullanılarak bazı resimler hareketlendirilmiş, bazıları katmanlaştırılmıştı.

Defalarca okuduğum hayat hikayesini ve defalarca gördüğüm resimleri bir de böyle bir anlatımla izlemek çok güzeldi. Hele sunumun finali…

Bu güzel sergiyi yakın zamanda ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Hatta 3.Antrepoya gitmişken, oradan çıkıp hemen yanındaki İstanbul Modern Sanat Müzesi’ni de gezmenizi dilerim.

Sanat dolu günler,

Miina Äkkijyrkka

Miina Äkkijyrkka


Şu sıralar herkes bu koca ineklerden bahsediyor. Araba hurdalarından yapılmış, rengarenk ve devasa heykellerden söz ediyorum. Dikkat çekmeyecek gibi değiller doğrusu.

İşin içine bir de ekoloji ve yeniden kullanım kavramları girince, olayı mercek altına almam gerekti. Sizi Miina Akkijyrkka ile tanıştırayım. (Yazının devamında kendisinden Miina diye bahsedeceğim, zira soyadını yazmam çok uzun sürüyor.)

Miina, cep telefonunu web sitesinde yayımlayan, çılgın görünüşüyle bilinen 1949 doğumlu bir heykeltraş. Finlandiyalı olan sanatçı, aynı zamanda koyu politik duruşu ve eylemleriyle biliniyor. 1973 yılında güzel sanatlar akademisinden mezun olduğundan bu yana sergiler açan ve çalışmalarına devam eden sanatçı, heykellerinde araba parçaları ve metaller kullanıyor.

Heykeltraş olmak için doğduğuna inanan Miina, sanatta kullanılan araçların değil ortaya çıkan eserin önemli olduğuna inanıyor. Hayat felsefesini hümanizm olarak belirten sanatçı, heykellerinde ve çizimlerinde inekleri model olarak kullanıyor. Web sitesinde modellerinin fotoğraflarını da paylaşıyor ve insan vücudu yerine hayvanların vücutlarını çalışmanın daha çok ilgisini çektiğini belirtiyor.

 

Modern sanatlara gönül veren sanatçıların, her gün yenilenen iletişim araçlarını ve elektronik ekipmanları çok iyi kullanmasını tavsiye ediyor ve onları göz ardı etmenin gelişmeye engel olacağını belirtiyor. Fakat öte yandan gözlerimizin televizyona bakmak için olmadığını, doğayla bütün yaşanması gerektiğini ekliyor. Finlandiya’nın en renkli simalarından biri olarak anılan sanatçı, 2002 yılında 13.000 Euroluk  “State Award” (Devlet Sanat Ödülü) ile ödüllendirildi ve konuşmasında hurda satıcılarına teşekkür etti.

Deliliğin sınırlarında olduğunu söyleyen sanatçı hayatında sanatının en büyük amacı olmadığını çünkü 3 çocuk sahibi olduğunu söylüyor. Sanatçının yeni eserlerini büyük bir merakla bekliyorum.

Sevgiler,

Kaynak: akkijyrkka.com, marimekko.com, blog.art21.org

Felix Gonzalez Torres

Felix Gonzalez Torres

İstanbul Bienali başladı malumunuz. Bienale giden veya gitmeyi düşünenler Felix Gonzalez Torres ismini çok sık duyacaklar. Çünkü Bienal’in küratörleri Adriano Pedrosa ve Jens Hoffman bu seneki İsimsiz konseptinin çıkış noktası olarak sanatçının eserlerini almışlar. (Ayrıca sanatçının 5 yapıtı da bienalde sergilenmekte.)

Bir önceki bienal ziyaretimden çok net hatırladığım üzere, bir çok eseri anlamamış, sergileri ve çalışmaları oldukça sıkıcı bulmuştum. Bu sene ise bienale gitmeden tam donanımlı olmaya kararlıyım.

Bu nedenle Torres’i ve çalışmalarını inceledim. Aldığım notlar aşağıda.

İyi okumalar,

  • Felix Gonzalez-Torres 1957 yılında Küba’da doğmuş.
  • 1964 yılında babasının kendisine aldığı suluboya seti,1970 yılında kız kardeşi ile gönderildiği ve 1 yıl kaldıkları İspanya’daki yetimhane çocukluğunda önemli rol oynamış.
  • 1976 yılında kolejden mezun olduktan sonra Puerto Üniversitesinde sanat çalışmalarına başlamış.
  • 1979 yılında Newyork’a taşınmış, 1981 yılında Pratt Güzel Sanatlar Enstitüsü fotoğraf bölümünden mezun olmuş, 1986 yılında Venice’e gelerek üniversiteye girmiş ve 1987 yılında masterını tamamlamış.
  • Tüm bu seneleri ailesinden ayrı, kedileriyle kalacak yer arayarak ve oradan oraya gezerek geçirmiş.
  • 1986’da annesini lösemiden, 1991’de sevgilisi Ross’u AIDS’ten ve 3 hafta sonra da babasını kaybetmiş.
  • 1987 yılında Group Material adlı aktivistlerden oluşan sanat topluluğuna katılan sanatçı, 1989’da toplulukla birlikte Berkeley Sanat Müzesine, AID konulu çalışmalar için davet edilmiş.
1987-1990 Perfect Lovers
  • 1989 yılında İsimsiz sergilerini açan Torres’in çalışmaları kısa yaşamında ( ve ölümünden sonra) bir çok solo sergide sergilendi.
  • Sanatçı, minimalizm, politik aktivizim ve kavramsal sanat ile harmanladığı çalışmalarında takvim, yapboz, şeker kümeleri, ampüller, dilbilimsel portreler ve fotoğrafları kullandı.

1991 Portrait of Ross

  • Gonzalez Torres’in yapıtlarının değişik özelliklerinden biri, eselerinde bulunan ambalajlı şeker yada basılı dergi gibi unsurların, sergiyi gezen ziyaretçiler tarafından alınabiliyor olması. Eseri ziyaretçisiyle paylaşarak değişik bir algı yaratan sanatçı, yukarıdaki 1991-Ross’un portresi çalışmasında, AIDsten kaybettiği sevgilisi Ross’un ağırlığı kadar şekeri sergileyip ziyaretçilere sunmaktaydı. Şekerler azaldıkça, Ross’un da aynı hastalığındaki gibi yavaş yavaş kaybolduğu algısı yaratılıyordu.

Felix Gonzalez-Torres at MMK

  • 1996 yılında, 38 yaşındayken AIDS’ten ölen ve son nefesine kadar çalışmayı sürdüren, parçalarına ayrılabilen eserleriyle yok oluşu ve yenilenebilmeyi simgelediği sanılan sanatçı, 5.İstanbul Bienal’inde eserleri ve “varlığıyla” ABD’yi temsil ederken, bu bienalde “yokluğuyla” sergiye öncülük ediyor.
Kaynak: queerculturalcenter.org, wikipedia, eminhitay.com,
Sandık İçi 2 – Ersin Karabulut

Sandık İçi 2 – Ersin Karabulut

sandık içi

  • 160 sayfa
  • Mürekkep Basım Yayın
  • Basım Yılı: 2011
Ersin Karabulut’un yeteneği önünde şapka çıkarıyorum. Çok çok çok başarılı bir çizer. Çeşitli mizah dergilerinde senelerdir yayımlanan “Sandık İçi” köşesinin birinci toplama kitabı çok iyiydi. İkincisini de çıktığı gün aldım. 2-3 günde hatmettim.
Olaylara bakışı, aklından geçirdikleri, yaptıkları, söyledikleri çok sempatik ve çok insancıl. Kendini anlatması insanı daha da çok çekiyor fakat ben daha çok gölgelendirmelerine, çizgisinin şekline, bir karakteri çizerken arka fonda verdiği inanılmaz detaylara takılıyorum.
Kesinlikle çok başarılı bulduğum çizerin, yeni kitaplarını büyük bir hevesle bekliyorum.
İyi okumalar,
Anselm Kiefer

Anselm Kiefer

anselm kiefer1945 yılında doğan Alman ressam ve obje sanatçısı Kiefer, modern sanatın yaşayan en önemli sanatçılarından sayılmaktadır. 30.İstanbul film festivali kapsamında eserlerinin yaratım sürecini konu alan Çimler Örtsün Üzerinizi adlı belgeselini izlediğim sanatçı, iki yıl önce gezdiği İstanbul Modern Sanatlar Müzesi’nde tanıştığı Levent Çalıkoğlu ile  çalışmalara başlamış ve 2013 sonbaharında düzenlenecek 13.Uluslararası İStanbul Bİenali’nin paralelinde İStanbul Modern Sanatlar müzesinde sergi açacakmış.

Sergisini büyük bir heyecanla beklediğim sanatçının biyogrofisi ve beğendiğim çalışmalarıyla sizleri başbaşa bırakıyorum.

Doğumu, II.Dünya Savaşı zamanına denk gelen sanatçı, sokaklarına iki bomba atıldığı sırada dünyaya gelmiş. Hayatının ilk yıllarını yıkıntılar ve molozlar arasında geçiren sanatçı, liseyi bitirdikten sonra 1965 yılında Freiburg Üniversitesinde önce hukuk ve Latin dilleri ve edebiyatı bölümlerine başlamış, fakat sanat eğitimine yönelmiştir. İlk dikkatleri 1969yılında Fransa, İtalya ve İsviçre?nin değişik yerlerinde, kendisini faşist selamı için kaldırılmış sağ koluyla gösteren Besetzungen (İşgaller) adlı fotoğraf dizisiyle çeken sanatçı, bu yapıtlarıyla tüm sanat hayatını etkileyecek olan faşizm, Alman geçmişive Almanlıkla hesaplaşmak konularına eğilmeye başlamıştır. Tüm yaşamı boyunca Almanya’nın Nazi mirasının ağırlığını omuzlarında taşıyan sanatçı, geçmişin izlerini silmek yerine doğrudan geçmişe saldırmış ve çalışmalarında bir “Nazi Geleceği” yaratmaya çabalamıştır.Yarattığı bu gelecek, “sıkıcı, ahmakça ve absürd” bulduğu tarih trajedisinin” şarlantanların komedisi” alternatifiydi.

1971 yılında Odenwald Hornbach’ta eski bir okul binasını atölye olarak kullanmaya başlayan sanatçı, kendine özgü stilini geliştirmeye başlamıştır. Boyayı kalın ve bir kaç kat süren sanatçı, sık sık toprak, saç, saman gibi materyalleri çalışmalarında kullanmaktaydı. Bu kadar katmanlı bir çalışma yapabilmek için zaman zaman baltayla kazıması yada yakması gereken sanatçı, eserlerindeki yöntemlerini 1974 yılında yayımlanan Malen-Verbrennen (Resim Yapmak) adlı yapıtında anlatmıştır.

1976 yılından sonra yine Alman kimliğiyle ilişkili resim dizileri üzerine çalışan sanatçı, Wege der Welt weisheit die Hermannsschlach, (Dünya Bilgeliğinin Yolları: Hermann Savaşı)  adlı yapıtında üstlerinde bir tür örümcek ağı bulunan Alman başların bir galerisini sunmaktadır. Yazarlarla müzikçilerin karşısına askerleri ve faşist dövüşçüleri koyduğu tablosu sanatçının kariyerinde önemli yer kazanmıştır.

80li yıllarda meşhur büyük boyutlu kitap ve obje çalışmalarına başlayan Kiefer, çoğu zaman dosya kâğıdına fotoğraflar yapıştırıp ardından asit ya da ateşle işliyordu.  Kurşun folyo, kömür, yağlı boya,kum gibi çeşitli malzemeleri bir araya getirdiği çalışamalarında, tarihi canlandırmaya ve izleyiciye çok çeşitli çağrışımlar yapmaya çalışan sanatçı, eleştirmenler tarafından olayları çocuksu bir biçimde ele aldığınden eleştirilmekteydi.

Buch mit Flügen,Kanatlı Kitap

Buch mit Flügen (Kanatlı Kitap) – 1992-94

1993 yılında Fransa’nın Barjac bölgesindeki 35hektarlık bir bölgeye yerleşen Kiefer, olgunluk dönemi eserlerini oluşturmaya başlamıştır. 2009 yılına kadar beton, cam, demir, moloz ve bir sürü başka inşaat malzemelerini kullanarak paralel bir evren yaratmıştır. Amfi tiyatrolar,havuzlar, resimler, heykeller, yer altı tünelleri gibi birçok farklı çalışmayla dolu alandaki çalışmalarını tamamlayan sanatçı, bu alanı olduğu gibi bırakıp yeni  bir atölyeye taşınmıştır. Eserlerini öylece bıraktığı bölgede, doğanın eserlerine nasıl bir etki yapacağını, yapılarının üzerinde çimlerin nasıl büyüyeceğini görmek istemiştir. Fakat bölgeden ayrılmadan bu çalışmaları belgelemek istemiş ve “Çimler Örtsün Üzerinizi – Over Your Cities Grass Will Grow” projesini hayata geçirmiştir.  Bu eserlerin yaratım sürecini ve ortaya çıkanları sessizce izleyen bir gözlemci gibi belgesel filme döken Fiennes, Kiefer’in yarattığı dünyayı gözler önüne sermek istemiş, belgesel boyunca bu dünyada izleyicileri dolaştırmıştır.

Naglfar-1998

Untitled – 2003(boyanmış fotoğraf üzerine saç -127-97 cm)

Von den verlorenen gerührt, die der Glaube nicht trug, erwachen die Trommeln im Fluss

Von den verlorenen gerührt, die der Glaube nicht trug, erwachen die Trommeln im Fluss-2004 (380x550cm)

Antaus

Antaus-2005(toprak,yağlı boya)(100x75cm)

Rapunzel

Rapunzel -2006 (yağlı boya, toprak, saç…)(100x148cm)

Merkaba

Merkaba-2010 (fotoğraf,akrilik, shellach, pamukluelbise, yakılmış kitaplar, cam, çelik çerçeve…282x307x35cm)

kaynak: Kaya Genç, felsefekibi.com, bakiniz.com

Vik Muniz

Vik Muniz

vik muniz

İnsanların yaşamlarının hikayesi her zaman ilgimi çekmiştir. Fakat Vik Muniz duydğum en değişik hikayelerden birine sahip. 1961’de Brezilya-Rio’da doğan sanatçı, çocukluğunu politik açıdan sancılar geçiren ülkesinde geçiriyor. Gençlik yıllarında reklamcılıkla ilgilenen Vik Muniz,  işinde ilk başarısında bir ödül kazanıyor.

Kendi deyimiyle “pleksiden ve çirkin” olan ödülünü almak için törene giderken ömründe ilk kez bir smokin kiralıyor. Törene gidip, ödülünü aldıktan sonra çıkışta, kendisi gibi smokinli 2 kişinin kavga ettiğini görüyor ve ayırmaya çalışıyor. O sırada kavga edenlerden biri silahını alıp smokinli adamı vuruyor. Ama kavga ettiği adamı değil, kavgayı ayırmaya çalışan Vik Muniz’i! Yaralanan Vik Muniz’den adam özür diliyor ve Muniz ona dava açma tehdidiyle adamdan tazminat parasını alıyor. 1983 senesinde, o parayla Amerika’ya gelmek için bilet alan Muniz’in kariyeri bu olay sonrasında değişiyor.

**

Önce NewYork daha sonra Chicago’ya taşınan ve kariyerine heykeltraş olarak devam eden sanatçı, ilk çalışmalarında geleneksel  sözcük oyunları ve esprileri ile birlikte yenilikçi tasarımlar yaratmıştır. Sözcük oyunlarını kullanmasını, çocukluk yıllarını askeri diktatörlükle geçirmesine bağlayan Muniz, o dönemde konuşmak için mecazi ifadelere ihtiyaç duyduklarını, dolayısıyla kendisinin de bu yönünün geliştiğini ifade ediyor.

En bilinen eserlerinden 1987 yılına ait “Palyaço Kafatası” için ‘Çok önceleri Brezilya’da yaşayan insanlardı.’  diyen sanatçı, 1990 yılındaki “The Best Of Life” adlı ilk sergisinde kaybetttiği bir kitapta gördüklerini, aklında kaldığı kadarıyla çizip, daha sonra fotoğraflamış ve bu fotoğrafları yayınlamıştır. Bu sergiden sonra 1993 yılında “The Best of Life”, 1994 yılında “Pictures of Wire”, 1995’te ” Pictures of Thread” adlı sergileri yayınlanan Muniz, sanat-dışı olarak bilinen pamuk,tel.. gibi  materyalleri kullanmaya başlamıştır.

‘Bulutlar istediğiniz her anlama gelebilir, ben bunu pamuklarla yapmak istedim.’ diyen sanatçı gelenekselin dışında maddeler ve fotoğraflama yöntemleri kullanarak Muniz çalışma stilini yaratmıştır. Telleri kullanarak iki boyutlu basit çizimlere, yeni bir madde ile fiziksel bir boyut daha ekleyerek çalışmalarına devam eden sanatçı, daha sonra iplikleri kullanarak manzara resimleri yapmış ve bu resimlere kullandığı ip miktarını ad olarak vermiştir.

Clown skull (Palyaço Kafatası) - Heykel - 1987

Memory Rendering of Man Stopping Tank in Beijing

Memory Rendering of Man Stopping Tank in Beijing - 1989

Row Boat- pamuk- 1993

Apple Trees - 6500yarda - iplik - 1994

Monkey with Leika- tel - 1994

1996 yılında birçok olumlu eleştiri alan “Sugar Children” sergisi New York Times tarafından izlendi ve New York Sanat Müzesin’de sergilendi. Karayiplerde tanıştığı bir grup çocukla hem oynayan hem de çalışan Muniz, New York’a döndüğünde şeker işlemede çalışan bu çocukların portrelerini, siyah kağıt üzerine toz şekerle yapmıştır.

Valentina, The Fastest - şeker- 1996

Fossil - toprak- 1997

Toz şeker kullanımından sonra kendi deyimiyle  ‘akla dışkıdan romantizme farklı türde şeyleri getiren’ çikolata ile çalışamalarına devam etmiş ve en çok bilinen  “Pictures of Chocolate” serisini 1997 yılında oluşturmuştur. 2008 senesine kadar çöpten pırlantaya, kağıttan toprağa birçok malzemeyle sayısız eser üreten sanatçı Rio’daki çöplükte çalışan catadorlarla yaptığı çalışmaları anlatan, Lucy Walker’ın yönettiği WasteLand- Çöplük adlı belgeselle 2010 Oscar ödüllerinde en iyi belgesel film adayı olmuştur.

Individuals - çikolata -1997

Angelica -çöp - 1998

Çoğu çalışması metrelerce büyüklükte olan sanatçı, çalışmalarını fotoğraflayarak sergilemektedir. Örneğin dağın üzerine çizdiği koca bir makas, yada uçakların arkasından çıkan beyaz bulutlarla gökyüzüne çizdiği karikatür-bulut çizimlerin fotoğraflarını çekmektedir.

Buster Keaton - mürekkep - 2000

Dilenci - çivi - 2000

Judd, Newman and Andre - toz -2000

Scissors - toprak - 2002 (sol alttaki makas yuvarlağının altında bir insan ve gölgesi gözüküyor. ölçeği anlamanız için)

I am too sad to tell you, after bas jan ader - oyuncaklar- 2003

Livia -dergi - 2003

Smalla Change , bozuk para, 2003

Bette Davis - pırlanta - 2004

Dracula- havyar- 2004

Still life, after juan sanches cotan - dergiler - 2004

Self-Portrait (fall II) - ağaç,toprak,yaprak - 2005

Venüs and Cupid, After Corregio - ıvır zıvır - 2006

Manhattan 1- bulut-2008

Marat (Sebastiao) - çöp-2008 (WasteLand filmine konu çalışmalardan biri)

Marilyn Manson-puzzle- 2008

Public Park, Ann Arbor, Michigan, after Robert Frank - kağıt - 2008

kaynak: vikmuniz.net, ted.com, wikipedia??

Canan Berber Hitit Kadınları, Narları ve Mehlevileri

Canan Berber Hitit Kadınları, Narları ve Mehlevileri

Hayatımın garip kesişimleri oluyor. Mesela çok beğendiğim, sevdiğim ama unuttuğum şeyler birden bire karşıma çıkıveriyor. Haftasonu Toprak Sanat Galerisi’ndeki karma sergide Canan Berber’in rengarenk boncuklu kadınlarından birini görünce çok heyecanlandım. Zİra evime yeni taşındığımda bir tablo yapmak istiyordum. Ne yapsam diye araştırırken Canan Berber tablolarını görmüş, inanılmaz beğenmiştim. (Nitekim tablomun köşesine kondurduğum kırık aynalar kendisinin konseptinden çalıntıdır :))

O müthiş dünyasına ait tablolarını canlı canlıda gördüğüm Canan Berber’in tarzında bir tabloyu en yakın zamanda yapacağım. Burada da mutlaka paylaşırım. Şimdi gelelim ressamın hikayesine ve beğendiğim bazı tablolarına.

1967 yılında Merzifon’da doğan Canan Berber, Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra dil ve sanat eğitimi için Londra’ya gider. 93-97 senelerinde Londra’da yaşayan ressam İstanbul’a döndükten sonra desen,renk ve seramik üzerine çalışamalar yaptı. Özel bir stile sahip olan ressam, farklı teknikleri ve materyalleri kullanarak tuval üzerine yağlı boya ve akrilikle resimler yapıyor.

Canan Berber’in tüm çalışmalarına blogundan ulaşabilirsiniz.

Acılarını Resmeden Kadın: Frida Kahlo

Acılarını Resmeden Kadın: Frida Kahlo

Filmi izlemeden tanışıklığım yoktu kendisiyle. Fakat hayat hikayesini öğrendikten sonra kadınsı bir iç güdüyle yaşadıklarını ve acısını paylaştım sanırım. Müthiş bir aşık Frida. Ve çok büyük ızdıraplar çekmesine rağmen, en büyük ızdırabı aşkından gelen…

Meksikalı ünlü ressam, Macar Yahudisi fotoğrafçı bir baba ve Kızıldereli bir annenin 4 kızından biri. Doğum tarihi 6 Temmuz 1907 olsa da o hep 7 Temmuz 1910 olan Meksika Devrimi tarihini doğum günü olarak benimsemiş. Zira modern Meksika’nın doğuşuyla kendi doğuşu bir olsun istemiş.

Yaşamı sağlık sorunlarıyla geçen Frida’nın ilk problemi bacağıyla olmuş. 6 yaşındayken geçirdiği çocuk felci sonucu bir bacağı diğerinden daha kısa ve güçsüz kalmış. Bu özrünü kapatabilmek için kendisine “Tahta Bacak Frida” diyenler dahil sürekli mücadele vermiş.

Gençkızlık çağında doktor olmak isteyen ressam, dönemin en iyi tıp eğitimini veren Ulusal Hazırlık Okulu’nda okumuş; sanat,felsefe, edebiyat gibi alanlara yönlenmiş. Okulda anarşist bir edebiyat grubuna dahil olması ve ileride Meksika düşün yaşamının önemli isimleri olacak isimler ile okul arkadaşı olması güçlü kişiliğinin temellerini atmış.

Ailesinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle okulu bırakmak zorunda kalan Frida, bir süre sonra çalışmaya başlamış. Ve çalıştığı matbaada çizim yeteneğini keşfetmiş.

17 Eylül 1925’te okuldan eve dönerken bindiği otobüse tramvay çarpması sonucu, çoğu kişinin öldüğü kazada, trenin demir çubuklarından birisi Frida’nın sol kalçasından girip leğen kemiğinden çıkmış. Kazadan sonra 32 kez ameliyat edilmesine rağmen tüm hayatı korseler, doktorlar arasında geçmiş, omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşamış. Kazadan sonra 1  ay hastanede kalan Frida, ailesinin teşvikiyle, kendisini oyalamak için resim yapmaya başlamış.  Annesinin yatağının tavanına astığı aynaya  bakarak oto-portreler yapmış. Bitmek bilmeyen sağlık sorunları nedeniyle zamanının büyük bölümünü “gündüzlerin ve gecelerin celladı” olarak adlandırdığı aynasının karşısında geçiren Frida’nın tüm hayatı boyunca yaptığı 143 tablonun 55’i oto-portre imiş. Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso’ya bile “Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz” dedirtmiş.

1926 – Self Portrait

1927 yılı sonunda yürümeye başlayan Frida, sanat ve politika çevreleriyle yakınlaşmaya başlamış, dönemin sanatçılarının davetlerine ve sosyalistlerin tartışmalarına katılmaya başlamış. 1929’da Meksika Komünist Partisi’ne üye olmuş.

Resimlerine bu zamanlar boyunca devam eden Frida, bir gün Meksikalı Michalangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera’yı görmeye ve resimlerini göstermeye gitmiş.  Yakınlaşan iki sanatçı 21 Ağustos 1929’da evlenmişler. 1930’da eşiyle beraber Amerika’ya gitmiş, 1933’te işleri bitene kadar orada yaşamışlar.

Henry Ford Hospital – 1932

Sık sık sağlığı bozulan Frida, dayanılmaz acılarla başa çıkmak için bütün gücüyle resim yapmış ve tüm dünyada sergiler açmış.  1938’de New York’ta açılan sergisi ona büyük ün getirmiş. Resimleri sürrealist olarak değerlendirse de, aslında acılarının gerçekliğini resmettiğini belirtmiş.

Portrait of Diego Rivera – 1937

Self Portrait with Monkey – 1938

What The Water Gave Me – 1938

The Two Fridas – 1939

Fırtınalı evlilikleri boyunca  sağlık sorunları nedeniyle bir çocuk aldıran ve iki düşün yapan Frida, eşinin sadakatsizlikleri nedeniyle 1939 yılında ondan ayrılmış. (Eşinin, Frida’nın kardeşiyle bile onu aldattığı bilinir. Frida da eşini birçok defa aldatmıştır.) Fakat 1 sene sonra tekrar evlenmişler.

1943’te sanat okulunda öğretim üyeliğine başlayan Frida, iyice kötüleşen sağlık durumuna rağmen ders vermeyi sürdürmüştür.

Self Portrait as a Tehuana (Diego on My Mind) – 1943

The Love Embrace of the Universe, the Earth (Mexico), Me, and Senor Xolot-1949

1950’de omurgasındaki sorunlar nedeniyle hastaneye kaldırılmış ve 9 ay hastanede kalmıştır.

1953 yılında sağ bacağı kesilmiştir.

13 Temmuz 1954’te akciğer embolisi teşhisiyle son nefesini verdiğinde,(çoğu kimse intihar ettiğini düşünür) arkasında bıraktığı son tablosu Yaşasın Yaşam isimli bir natürmorttur. Kahlo’nun hayatı “Frida” isimli bir film ile sinemaya aktarılmış ve filmde kendisini Salma Hayek canlandırmıştır.

Viva La Vida – 1954

kaynak: wikipedia, gizem özdel vasıtası ile eczacıbaşı sanat ansiklopedisi, www.fridakahlo.com

Janet Echelman’ın Heykelleri ile Görsel Şölen

Janet Echelman’ın Heykelleri ile Görsel Şölen

Şu hayatta gördüklerimiz görmediklerimize oranla o kadar az ki. Her geçen gün öğrendiğim, gördüğüm, duyduğum şeylerle daha da küçülüyorum gezegenin içinde.

Janet Echelman adında bir sanatçının işleriyle tanıştım bugün. Tanışıklığımız internetten de olsa , çok ısındık birbirimize. (Size anne diyebilir miyim?) Nasıl ısınmayayım yahu, harika işler bunlar! Buyurun aşağıya, sizi de tanıştırayım kendisiyle.

*

Efendim, Janet Echelman Amerikalı bir sanatçı. Kendisi kamusal alanlarda yaptığı heykel çalışmalarıyla tanınıyor. 1987?de en yüksek onur derecesiyle Harward?dan mezun olduktan sonra 93 senesine kadar Bali-Endonezya?da yaşamış. İlk çalışmalarını 2005 yılında Portekiz?de yayınlayan sanatçı, son yılların en değişik çalışmalarına imza atıyor.

Bali?de yaşadığı sırada yerel balıkçılardan ağlarla ilgili teknikleri öğreniyor ve heykellerinde bu tekniklerden yararlanıyor. Birçok ödülün sahibi olan sanatçı Nisan 2011?de açılacak yeni bir çalışmayla ilgileniyor şu sıralar. Çelik, mimari renkli fiber kablolar, bilgisayar programlı aydınlatmalar ve mekanik hava akış sistemleriyle donatılan yeni heykel San Fransisco Havaalanının 2.Terminalinde bulunacak.

İşte sanatçının çok beğendiğim çalışmalarından bir kaçı.

İyi okumalar ve şaşırmalar.

zeynep

  • 1.26, Temmuz 2010 / Amerika Bienali/ Civic Center Park, Denver, Colorado

  • Water Sky Garden, 2009 / Richmond Olympic Oval, 2010 Vancouver Olympic Winter Games / Richmond, British Columbia

Online sokak görüntüsü için tıklayın!

 

  • Her Secret is Patience, 2009 / Civic Space Park, Downtown Phoenix, Arizona

[youtube tU-UFua9i6g]

 

  • She Changes, 2005 / Waterfront, Cidade Salvador Plaza, Porto and Matosinhos, Portugal

Ebatlar 50 m X 150 m X 150 m / TENARA® PTFE architectural fiber

kaynak: wikipedia, erhelman.com, googlemaps

İrfan Önürmen, Tüller, Gazeteler…

İrfan Önürmen, Tüller, Gazeteler…

Sanırım bazı problemlerim var. Gecenin bir vakti durduk yere aklıma Mayıs 2010’da gittiğim sergideki bir çalışma geldi. İrfan Önürmen’in “Odada” adlı eseri. (yukarıda)(İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı katkılarıyla gerçekleşen “Gelenekten Çağdaşa” adlı serginin küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu yapmış idi, ve İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde idi.)

Sergide üzerinde konuşulabilecek çok fazla eser vardı fakat İrfan Önürmen’in eseri beni çok etkilemişti. Kendine özgü bir kolaj tekniğiyle art arta tülleri sıralayarak üç boyutlu bir çalışma yapmıştı. İçindeki insanlar neredeyse fırlayıp yanıma gelecek kadar etkiliydi.

Bu kadar zaman sonra bu çalışmayı nereden hatırladım bilmem ama İrfan Önürmen’in diğer eserlerini inceleme fırsatı bulduğum için çok mutluyum.

1958 doğumlu ressam, 1981-87 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde eğitim almış. 1988’de açtığı kişisel sergisinden bu yana 20’den fazla kişisel sergi gerçekleştirmiş. Türkiye’deki çağdaş sanatın önemli isimlerinden olan Önürmen’in tüllerle oluşturduğu ve “skulptül” adını verdiği çalışmaları büyük beğeni kazanıyor. Art arda tül katmanlarıyla oluşturduğu “resim”ler hem üç boyutlu, hem de 2 boyutlu.

İtalya, Amerika, Almanya dahil bir çok yurtdışı sergide de yer alan ressamın eserlerinden en beğediklerim aşağıda. En yakın zamanda yeni çalışmalarını ve sergilerini görmek istiyorum.

zeynep

*********

  • “Panik” adlı sergisinde sanatçı, savaş temasını işliyor. Savaşı televizyon camının arkasında gördüğümüz, gerçek gibi gelmeyen görüntüler ibaret sandığımızı vurgulamak istemiş ve gazeteleri kullanarak yine üç boyut  etkili çalışmalar hazırlamış.

 

  • Pentül , Skulptül (2009)

  • Yeni Bağdat Müzesi, 2009

Yeni Bağdat Müzesi projesi, müzenin, Irak savaşı sırasında Bağdat?ın işgalinde bombalanarak talan edilmesini protesto etmek için yapıldı. İşgal kuvvetleri şehre girdiğinde müzenin duvarında tank ateşinden oluşan delikler oluşturdular. Müzedeki eserler ya yağmalanmış ya parçalanmış ya da yurt dışına kaçırılmıştı. Tarihin en acımasız kültürü ve tarihi yok etme girişimlerinden biri daha başarıya ulaşmıştı. Mezopotamya uygarlıklarına ait eserler artık yerinde değildi.
Müzelerin işlevi basit bir ifadeyle günümüzden önce var olmuş uygarlıklar ile ilgili bir döküm sunmak, olan biten ve yaşayışları hakkında bir fikir edinmemizi sağlamaktır. Bu da bir okuma şeklidir. Benim önerim işte bu noktada ortaya çıkar. Gelecek kuşaklar için  yeni bir müze önerisi olarak bu iş günümüzde olan bitenler için bir okuma önerisi olabilir. Müzeyi yeniden kurma girişimi; müzenin kaybolan eserlerinin yerine yenilerinin konması ve yeniden bir müze mantığı içinde kurgulanmasıdır..
Ben bu savaşı ne gördüm ne de barut kokusunu kokladım..benim gördüğüm televizyonda, gazete ve dergilerdeki enformasyonlardı..savaş bizim için televizyonun içinde ve gazetede gördüğüm fotoğraflardaydı…ama bilgi aktıkça çeşitlendikçe olanların acımasızlığı gerçekliğini hissettirir.
Benim toplumu ve insanı izleme yolu olarak kullandığım görsel malzeme biriktirme ve arşiv oluşturma alışkanlığım içinde bu savaşa ait materyaller de yerini buldu. Savaş, silah, korku, ölüm fotoğrafları ve bu müzenin talanına ait görseller arşivde yerlerini aldılar.
Enformasyonun sembolü olarak gazete kağıdını seçtim. Gazete kağıdı ve arşivim ile oluşturduğum objeler iki bin sene sonra geriye dönüp bakanlar için bu savaş ve bölgede kurgulanmaya çalışılan uygarlık hakkında bir fikir verecektir. Aslında değişen bir şey yok gibi. .. yine iktidara ait figürler, savaş arabaları.  askerler.. silahlar.  esirler..ve yine ölüm.”

  • Yüzler


Skulptül,2004

kaynak: tempo dergisi, istanbul modern, irfan önürmen, pi artswork

Dünyaca Ünlü Ressamımız: Taner Ceylan

Dünyaca Ünlü Ressamımız: Taner Ceylan

Yurt dışında müthiş sergiler açan, ismi ve tabloları ülke sınırları dışında çok popüler olan fakat ülkemizde yeterince tanınmayan, yaşayan en pahalı Türk ressamı Taner Ceylan…

Almanya’da doğan ressam, 1991 yılında  Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun. İstanbul’da yaşıyor, üçü Almanya biri Newyork’ta olmak üzere 10 kişisel sergi gerçekleştirmiş.  Homoerotizmi resimlerine taşıyan ressam, kariyerinin ilk yıllarında  çok sıkıntı çekmiş. Galerilere kabul edilmemiş, kimseyle çalışamamış. Kendi çektiği fotoğrafları kendi gerçekleriyle birleştirip fotoğrafa yakın görsellikte yağlı boya tablolar yapan Ceylan, şu sıralar 2011-Londra ve 2012-NewYork sergilerine hazırlanıyor.

Ceylan’ın tabloları sevilmeyebilir, pornografik ve rahatsız edici bulunabilir, fotoğrafı tuvale kopyalamak sanat değildir denebilir… Ama kabuğunu yırtmakta çok zorlanan ülkemizde, bu işleri yapma ve sergileme cesareti gösterebilmesi benim gönlümde Taner Ceylan’ın yerini yüceltmiştir. Tabii ki bu konuda kendisi ilk değildir ama genç, özgür ruhlu, özgür düşünceli sanatçılar için kalıpların dışına çıkabilme gücünü verdiği için tebrik ediyor, yeni çalışmalarını merakla bekliyorum.

Sanatçıyle ilgili bazı kısa bilgiler ve bazı tabloları:

  • Taner Ceylan yaklaşık 3yıl Time Out dergisi sanat bölümü editörlüğü yapmış.
  • Yeditepe Üniversitesinde öğretim üyesi iken, sergilediği bir resim dolayısıyla üniversiten ayrılmaya zorlanmış.
  • Genç yaşına rağmen oldukça başarılı işler çıkaran Ceylan’ın tekniği oldukça beğeni topluyor.
  • Kişisel sergilerin dışında birçok karma sergiye katılan ressamın tekniği hiperrealisttir.
  • Ezberbozan işler yapan, tablolarıyla sınırları zorlamaya çalışan ressam Sibel Can, Ebru Gündeş ve Gülşen şarkıları dinliyor!
  • Sakin bir hayat yaşıyor.

“Haluk”, 2005 yağlı boya

“The reading lady”, 2007 yağlı boya

“Together”,2007 yağlı boya

“1881”,2010yağlı boya

  • Yukarıdaki “1881” isimli tablosu 120bin sterline ünlü heykeltraş Mark Quinn tarafından satın alındı.
  • Sanatçının diğer çalışmaları için websitesi: www.tanerceylan.com


kaynak: tempo, tanerceylan.com

Bilmeniz Gereken 50 Tablo

Bilmeniz Gereken 50 Tablo

Tempo dergisiyle verilen bu ekten çoook fazla şey öğrendim. Ressamlar ve tablolarını hepimizin biliyoruz ama bilmediğimiz hikayeler var içinde. MSÜ Resim Bölümünden Prof Dr. Fuat Acaroğlu ve Sanat Tarihçisi Osman Erden danışmanlığında hazırlanan kitapçığı edinmenizi tavsiye ederim.

Vincent Willem Van Gogh (1853-1890)

Vincent Willem Van Gogh (1853-1890)

Vincent van Gogh, Hollanda’nın güneyindeki Noord-Braband bölgesinde bulunan Zundert kasabasında,

Protestanrahibi Theodorus van Gogh ve Anna Cornelia van Gogh’un ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Van Gogh’un doğumundan bir yıl önce, annesi bir ölü doğum yapmıştı. Eğer bu bebek ölmeseydi Vincent ismi ona verilecekti. Bu olayın genç Van Gogh’u derinden etkilediği ve Van Gogh’un sanatındaki kimi öğelerin bu olaydan kaynaklandığı ileri sürülmüştür. Van Gogh dört yaşındayken kardeşi Theodorus (Theo) doğdu. Van Gogh’un Theo dışında bir erkek (Cornelius), üç de kız kardeşi (Elisabeth, Anna, Wil) vardı.

Van Gogh, 1864’te Zundert’e 30 km uzaklıktaki Zevenbergen yatılı okuluna yazıldı. 1866’da ise ortaokul için Tinburg’a geçti. 1868’de eğitimini yarıda bırakarak Zundert’e döndü. Sonradan kardeşi Theo’ya yazacağı bir mektupta, çocukluk yıllarını “kasvetli, soğuk ve kısır” olarak betimleyecekti.

1869’da, henüz on beş yaşındayken, amcası Vincent (“Cent”) aracılığıyla Lahey’deki bir sanat simsarlığı firmasında iş buldu, Ocak 1873’te firmanın Brüksel ofisine geçti. Mayıs 1873’te ise firma Van Gogh’u  İngiltere’ye yolladı. Londra’nın güneyindeki Brixton bölgesine yerleşen Van Gogh, işindeki başarısı sayesinde kısa sürede babasından çok para kazanmaya başladı. Ev sahibinin kızı Eugénie Loyer’den hoşlandı, fakat ona açıldığında, kız gizlice başka bir kiracıyla nişanlandığını söyleyerek Van Gogh’u reddetti. İngiltere’de kaldığı süre boyunca giderek içine kapanan ve dindarlaşan Van Gogh, 1875’te firmanın Paris ofisine yollandı. 1876’da ise artık sevmediği simsarlık işini bırakarak İngiltere’ye döndü, ve Londra’nın güneydoğusundaki Ramsgate kasabasında bir yatılı okulda gönüllü öğretmenlik yapmaya başladı. Okul Middlesex’e taşınınca bir süre Isleworth’de başka bir okulda öğretmenlik yapan Van Gogh, Aralık 1876’da Hollanda’ya geri döndü ve altı ay boyunca Dordrecht’te bir kitapçı dükkânında çalıştıktan sonra, Mayıs 1877’de teoloji okumak amacıyla Amsterdam’a geçti. Temmuz 1878’de bundan da vazgeçerek ailesinin yanına döndü. Ocak 1879’da ise misyonerlik amacıyla Belçika’da fakir bir madenci bölgesi olan Borinage’a yerleşti. Buradaki madencilerin kötü yaşam koşullarından etkilenen Van Gogh, onlarla daha iyi iletişim kurabilmek için özellikle kötü koşullarda yaşadı, yemek ve kıyafetlerinin çoğunu işçilere verdi, yatak yerine saman üzerinde uyumaya başladı.

Temmuz 1879’da, “rahiplik mesleğinin saygınlığını zedelediği” için kilise tarafından işine son verildi ama Van Gogh bir yıl daha bölgeden ayrılmadı. 1880 sonbaharında, kardeşi Theo’nun tavsiyesine uyarak resimde kariyer yapmaya karar verdi ve sanat eğitimi almak için Brüksel’e gitti. Buradaki Güzel Sanatlar Okulu’na başvurduysa da sonradan fikrini değiştirerek Nisan 1881’de Etten’e, ailesinin yanına döndü.

Etten’de resim sanatı üzerine kitaplar okuyan ve sık sık resim yapan Van Gogh, bir taraftan da kendisinden yedi yaş büyük olan dul kuzeni Kee Vos-Stricker’den hoşlanmaya başladı. Kee’ye evlenme teklif etti, fakat teklifi “hayır, asla, asla” (niet, nooit, nimmer) sözleriyle reddedildi. Bunun üzerine aşkını saplantıya dönüştüren Van Gogh, Kee kendisini görmeyi reddedince Kee’nin babası (ve kendi eniştesi) Johannes Stricker’le defalarca kez görüşüp Kee’yi istedi, ama eniştesi kızının maddi anlamda bağımsız olmayan bir adamla evlenmesini istemiyordu. Bir keresinde Van Gogh, Kee’yi görebilmek için eniştesine baskı yaparken, elini bir mum alevi üzerinde tutarak “elimi alev üzerinde tutabildiğim müddetçe onu göreyim” dedi, ama eniştesi mumu üfleyerek söndürdü. Kee konusundaki ısrarı ve başka sebepler yüzünden babasıyla kavga eden Van Gogh, Aralık 1881’de bir kez daha aile evinden ayrılıp Lahey’e yerleşti.

Van Gogh bir süre Lahey’li ressam Anton Mauve’un yanında çalıştıysa da Mauve çok geçmeden Van Gogh’la arasına mesafe koydu. Van Gogh’a göre bunun sebebi, kendisinin alkolik bir fahişeyle yaşamaya başlamasıydı. Van Gogh, Sien ismiyle bilinen, fakat asıl adı Clasina Maria Hoornik olan bu kadınla Ocak 1882 sonlarında tanışmış, ve kadını beş yaşındaki çocuğuyla beraber kendi evine almıştı. Sien Temmuz 1883’te bir erkek çocuk doğurunca Van Gogh ona da bakmaya başladı. (Sien bu çocuğa Willem ismini verdi. Willem sonradan Van Gogh’un oğlu olduğunu iddia etmişse de, tarihler bu iddiayı desteklememektedir.) Van Gogh’un Sien ile ilişkisi ailesini de rahatsız ediyordu, ve aile Van Gogh’a Sien’i bırakması yönünde baskı yapmaya başladı. Van Gogh önceleri bu baskıya direndiyse de, Eylül 1883’te Sien ve çocuklarını ortada bırakarak Lahey’den ayrıldı ve altı hafta boyunca Hollanda’nın kuzeyindeki Drenthe’de dolaşıp resim çizerek yaşadı. 1883 sonlarında ise, Nuenen’e taşınmış olan ailesinin yanına döndü. Van Gogh, Sien ile beraber yaşadığı on dokuz ay boyunca, kadının ve çocuklarının düzinelerce resmini çizmiştir.

Potato-Digging-(Five-Figures)-1883

Wind-Beaten-Tree,-A-1883

Bulb-Fields-1883

Van Gogh, Nuenen’de kendini resme verdi. Komşularını, tarlada çalışan işçileri, kulübelerinde kıyafet dokuyan dokumacıları çiziyordu. 1884’ün sonbaharında, Margot Begemann adlı bir komşu kızıyla ilişki yaşamaya başladı, fakat çiftin evlenmesine iki tarafın da ailesi karşı çıktı. Bunun üzerine striknin içerek intihar etmeye teşebbüs eden Margot’u Van Gogh hastaneye yetiştirdi.

26 Mart 1885’te babası bir inme sonucu hayatını kaybedince Van Gogh derin bir yasa girdi. Aynı sıralarda Paris’te Van Gogh’un resimleri ilgi çekmeye başlıyordu. 1885 baharında Van Gogh, bugün ilk önemli eseri kabul edilen Patates Yiyenler’i (De Aardappeleters) bitirdi. Ağustos’ta ise resimleri Lahey’deki bir galeride ilk kez sergilendi. Eylül’de model olarak kullandığı kızlardan birini hamile bırakmakla suçlanınca, kasabanın Katolik rahibi, kasabalıların Van Gogh’a modellik yapmalarını yasakladı.

Van Gogh, Nuenen’de çizdiği resimlerde hep doğal ve karanlık renkler kullandı, daha sonraki eserlerinde ağırlıklı olarak kullanacağı canlı renklerden kaçındı. Kardeşi Theo’ya yeteri kadar resim satamadığı için sitem ettiğinde, Theo Paris’te renkli izlenimci resimlerin çok sattığını, Van Gogh’un resimlerinin ise fazla karanlık bulunduğunu yazdı. Nuenen’de geçirdiği iki sene boyunca Van Gogh, pek çok karakalem ve suluboya çalışmanın yanı sıra, 200 kadar yağlıboya resim üretti.

The-Potato-Eaters-1885

Kasım 1885’te Anvers’e taşınıp bir resim galerisinin üst katında yaşamaya başlayan Van Gogh, kardeşi Theo’dan gelen tüm parayı resim malzemelerine ve modellere harcayıp kendi sağlığını ihmal etmeye başladı. Günlerinin çoğunu ekmek, kahve ve sigarayla geçiriyor, bir taraftan da çok fazla absint içiyordu.

(Absent, çeşitli bitkilerin damıtılarak fermante edilmesiyle elde edilen, alkol oranı yüksek (hacmen %45 ila %75) bir içkidir. Rakıya benzer şekilde bir miktar absente iki ila beş miktar su ilave edilip içilir. Ana bileşenleri alkol, pelin ve yeşilanasondur. Bunun yanı sıra üretildigi bölgenin geleneklerine göre çeşitli bitkiler karışıma eklenir.)

Muhtemelen vitamineksikliğinden dişleri gevşeyip ağrımaya başladı.Ocak 1886’da Antwerpen Güzel Sanatlar Okulu’na yazıldıysa da birkaç hafta sonra, kötüleşen sağlık durumu ve akademik sanat eğitimine duyduğu güvensizlik yüzünden okuldan ayrıldı. Şubat ayının çoğunu hasta geçirdikten sonra, Mart 1886’da Paris’e, kardeşi Theo’nun yanına taşındı.

Van Gogh, Anvers’de geçirdiği dönemde pek çok müze gezip Peter Paul Rubens gibi eski ustaların resimlerini incelemiş, bu resimlerden etkilenerek paletini biraz genişletmiştir. Aynı dönemde, ukiyo-e adıyla bilinen Japongravürlerine ilgi duymaya başlamış ve bu tarzı kendi resimlerinde de kullanmıştır.

Self Portrait -1988

Van Gogh, Güney Fransa’daki Arles kasabasına, burada ütopik bir sanat kolonisi kurma hayalleriyle yerleşti. Mart ayı boyunca manzara resimleri çizdi, bu resimlerinden üçü Paris Bağımsız Ressamlar Topluluğu’nun o yılki sergisinde sergilendi. Mayıs 1888’in başında, Şubat’tan beri kalmakta olduğu ve fazla pahalı bulduğu Hôtel Carrel’den çıkarak Café de la Gare adlı başka bir otele yerleşti. Yine Mayıs ayında, bugün “Sarı Ev” olarak bilinen boş evin dört odasını tuttu ve atölye olarak kullanmaya başladı. Ağustos ayı boyunca, bugün Ayçiçekleri ismiyle bilinen bir dizi vazolu ayçiçeği resmi yaptı.

Three-Sunflowers-in-a-Vase-1988

Still-Life–Vase-with-Fifteen-Sunflowers-1988

Eylül ayında iki tane yatak satın alarak Sarı Ev’e yerleşen Van Gogh, aynı sıralarda ‘Teras Kafe’ adlı meşhur eserini bitirdi. Sarı Ev’i, kurmak istediği sanat kolonisinin merkezi olarak düşünüyor, koloniye katılmaları için çevre kasabalarda yaşayan ressamlarla (Eugène Boch, Dodge MacKnight gibi) görüşüyordu. Arkadaşı Gauguin’i de Arles’a davet etti. Uzun süre tereddüt ettikten sonra daveti kabul eden Gauguin, Theo’nun parasal desteğiyle Ekim 1888’de Arles’a geldi ve Sarı Ev’de Van Gogh’un kendisi için özel olarak hazırladığı odaya yerleşti.

Vincent’s-House-in-Arles-(The-Yellow-House)-1988

The-Café-Terrace-on-the-Place-du-Forum,-Arles,-at-Night,1988

Gauguin ve Van Gogh, Kasım ayı boyunca beraber resim gezilerine çıktılar, değişik resim teknikleri ve anlayışları üzerine uzun tartışmalar yaptılar. İki ressamın da dengesiz duygusal yapısı sayesinde, resim tartışmaları giderek kızışmaya başladı, bozulan havalar ve dar alanda beraber yaşamak ise durumu daha kötü hale getirdi. Ruhsal sağlığı bozulmaya başlayan Van Gogh, Gauguin’in kendisini terk edeceğinden korkmaya başladı. Bu gergin durum, 23 Aralık 1888 gecesi bir krizle sonuçlandı. Bir kavga sonucu hışımla evden çıkan Gauguin’i bir süre takip eden Van Gogh, daha sonra eve döndü ve kendi sol kulağının alt kısmını kesip kopardı. Kopardığı parçayı bir bez ya da kâğıt parçasına sarıp yerel bir genelevde çalışan Rachel adlı fahişeye verdi. Geneleve çağrılan polisler, baygın halde buldukları Van Gogh’u hastaneye kaldırdılar. Olayı ertesi sabah öğrenen Gauguin, Theo’ya haber verdikten sonra Arles’dan ayrıldı ve bir daha Van Gogh’la görüşmedi. Van Gogh ise kan kaybı ve ruhsal bunalım sebebiyle birkaç hafta hastanede kaldı.

Self-Portrait-with-Bandaged-Ear-and-Pipe-1889

Ocak 1889’da hastaneden çıkıp Sarı Ev’e yerleşen Van Gogh, halüsinasyonlar ve zehirlenme paranoyası sebebiyle, Şubat başında hastaneye geri döndü. On gün sonra hastaneden salıverildiyse de, endişeli kasabalıların baskısı sonucunda, Mart başında polis zoruyla tekrar hastaneye kapatıldı. Nisan ayında ise arkadaşı Paul Signac’ın gözetiminde evine dönmesine izin verildi. Kasabada istenmediğinin farkında olan Van Gogh, Theo’nun tavsiyesi üzerine, Arles’a 30 km uzaklıkta bulunan Saint-Rémy kasabasındaki Saint-Paul-de-Mausole akıl hastanesine geçmeyi kabul etti, ve 8 Mayıs 1889’da Arles’dan ayrıldı.

Starry-Night-1889

Mayıs 1890’da Van Gogh Saint-Rémy’den ayrılıp Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Oise’a geldi. Burada, daha önce ruhsal problemli ressamlarla ilgilenmiş olan Dr. Paul Gachet’nin gözetiminde kalacak, kardeşi Theo’ya da yakın olacaktı. Van Gogh’un Dr. Gachet hakkındaki ilk yorumu “bence benden daha hasta, ya da tam benim kadar hasta diyelim” oldu.Fakat sonradan doktorla iyi geçinmeye başlayan Van Gogh, doktorun üç ayrı portresini çizdi. Auvers-sur-Oise’da kaldığı süre boyunca kendini tamamen resme veren Van Gogh, burada geçirdiği 70 günde yaklaşık 70 yağlıboya resim üretti. Annesi ve kızkardeşine yazdığı son mektupta, kafasının geçen yıla göre çok daha sakin ve huzurlu olduğunu yazdı.

27 Temmuz 1890’da resim malzemelerini alıp bir tarlaya yürüyen Van Gogh, kendisini tabancayla göğsünden vurdu. Sendeleyerek kaldığı otele döndü ve yatağına uzandı. Kanamayı farkeden otel sahibi, kasaba doktoru Mazery’yi ve Van Gogh’un doktoru Gachet’yi çağırdı. Doktorlar, mermiyi çıkarmanın çok riskli olacağına kanaat getirip Theo’ya hemen gelmesi için haber yolladılar. Vincent Van Gogh, 29 Temmuz 1890 sabahı 1:30 sularında, kardeşi Theo’nun kollarında öldü, ve Auvers-sur-Oise’a gömüldü.

Tutuklular Çemberi-1890

Miro (1893 – 1983)

Üniversitede beni etkileyen Kandinsky tabloları olduğundan daha önce bahsetmiştim. Kandinsky’nin etkisiyle Miro tablolarının etkisini birleştirmem gerektiğini söyleyen ise, üniversiteden bir hocamdı. Lise sıralarında Miro tablolarıyla da tanışmıştım elbet ama etkisini anlamam üniversite sıralarında mümkün oldu.

Aşağıda en sevdiğim Miro tablolarını ve ressamın hayatını ve eserlerini bulabilirsiniz.

Joan Miró Ferra, 1983’te İspanya, Barselona’da dünyaya geldi. 14 yaşında Barselona’da La Lonja?s Escuela Superior de Artes Industriales y Bellas Artes (Güzel Sanatlar ve Endüstriyel Sanatlar Okulu)’na katıldı. 3 yıllık sanat eğitimi sonrasında, burada memur olarak göreve başladı. Daha sonra sanat çalışmalarına devam edebilmek için bu görevi bıraktı ve 1912-1915 yılları arasında Barselona’daki Francesc Galí?s Escola d?Art isimli sanat okuluna devam etti. Galeri sahibiolan José Dalmau’nun teşvikiyle ilk sergisini Barselona’da 1918 yılında açtı.

The Farmer. c. 1912-14.

Prades, the Village. 1917

Portrait of E.C. Ricart. 1917

The Vegetable Garden with Donkey. 1918

1920 yılında Paris gezisi sırasında Pablo Picasso ile tanıştı. Bundan sonra Miro zamanının yarısını Paris’te geçirmeye başladı ve burada tanıştığı Max Jacob, Pierre Reverdy ve Tristan Tzara ile Dada hareketine katıldı. Paris’teki ilk sergisi 1925’te Galeri Pierre’de büyük bir surrealist hareket olarak yankı buldu.

Standing Nude. 1921

The Carbide Lamp. 1922/23

Catalan Landscape (The Hunter). 1923/24

Harlequin’s Carnival. 1924-25

The Birth of the World. 1925

1936’da iç savaş sebebiyle İspanya’yı terk etmek zorunda kaldı, 1941’de geri döndü. Aynı yıl New York, The Museum of Modern Arts’da ilk büyük retrospektif sergisini açtı.

Dutch Interior I. 1928

Composition. 1933

The Nightingale’s Song at Midnight and the Morning Rain. 1940

Constellation: Awakening at Dawn. 1941

Miro, Josep Lloerns y Artigas’la birlikte seramik çalışmalarına başladı bununla beraber baskı alanına da ilgi gösterdi. 1954-1958 yılları arasını bu iki konuya konsantre olarak geçirdi. 1954’deki Venedik Bienali’nde grafik dalında büyük ödüle layık görüldü ve çalışması bir sonraki yıl Kassel’de yapılan ilk Documanta Fuar’ına dahil edildi. 1958’de Paris UNESCO Binası’ndaki eseri ile Uluslararası Guggenheim Ödülünü aldı.

Ciphers and Constellations, in Love with a Woman. 1941

Woman in Front of the Sun. 1950

Sonraki yıl tekrar resim yapmaya başladı, 1960 yılında heykeltıraşlığa başladı. Miro’nun retrospektifleri, Paris, Musée National d?Art Moderne ve Grand Palais’de yer aldı. Miro, 25 Aralık 1983’te İspanya’nın Palma de Mallorca şehrinde hayata gözlerini kapadı.

Blue II. 1961

The Gold of the Azure. 1967

May 1968

kaynakça: 123

Odysseia – Homeros

Odysseia – Homeros

  • 48 sayfa
  • Boutique Yayınları
  • Basım Yılı: 2010

Ilyada ve Odysseia’u lise yıllarında okumuş idim. Balık hafızalı bir insan olduğumdan okuduğum, izlediğim birçok şeyi eğer beni çok etkilemediyse, konusu dışında genelde unuturum.

Çizgi roman furyası bu yüzden bana çok anlamlı geliyor. Son zamanlarda birçok ünlü romanın, dünya klasiklerinin çizgi romanı basılıyor. Kitapçıları her ziyaretimde mutlaka bir tane de çizgi romanla çıkıyorum artık.

Tekrar Odysseia’nın hikayesini hatırlatmak iyi geldi. Asla kitap gibi haz vermiyor ama en azından hafızamı kısa zamanda tazelememe yardımcı oluyor.

İyi okumalar,

Arka Kapak
” Yunanlı kahraman Odysseus, korkunç Truva kuşatmasında tam dokuz yıl boyunca savaştı. Artık tek arzusu evine, eşine ve oğluna dönmek. Ama yolculuk uzun ve zahmetli. Deniz tanrısı Poseidon ise düşmanı. Evini ve ailesini tekrar görebilecek mi?

Bu dünya klasiği çizgi romanda, Homeros’un ünlü destanı, hikaye ilk anlatıldığında, üç bin yıl kadar önce olduğu kadar canlı ve heyecan verici.”

Fahrenheit 451 – Ray Bradbury

Fahrenheit 451 – Ray Bradbury

  • 160 sayfa
  • Epsilon
  • Basım Yılı: 2009

İtiraf ediyorum: Bunca yıldır müthiş bir bilimkurgu ve distopya (çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılan kelime) olarak tanımlanan bu inanılmaz kitabı okumamış, filmini izlememiştim.

Ray Bradbury’s kitabında, kitapların yasak olduğu ve itfaiyeciler tarafından yakıldığı , tüm insanlarının beyinlerinin televizyonlarla yıkandığı bir gelecekten bahsediyor.  Kitapta okuduğumuz ise bu gelecekte yaptıklarını sorgulayıp kitap okumaya başlayan Guy Montag’ın hikayesi.

Kitabın genel olarak kitap sansürünü, kitap toplatılan darbeleri, televizyona bağımlı insanları, kapitalizmi, tüketim toplumunu, savaşı… birçok konuyu eleştirdiğini ve yarattığı o karamsar dünyaya okuyucuları da sürüklediğini söylemek isterim.

Ben kitabın, yazarından izin alınmış ve Tim Hamilton tarafıdan hazırlanmış çizgi roman versiyonunu okudum. Ray Bradbury’nin 2 sayfalık önsözü oldukça etkileyiciydi. Çizgi roman gerçekten başarılıydı, bir solukta bitirdim.

Herkese tavsiye ederim.

Not: Fahrenheit 451:Kağıdın yanma sıcaklığı.

Arka kapak:

Neredeyse hiç kimse, Ray Bradbury’nin kurgusu olmayan bir zaman ya da mekân hayal edemez… Hikâyeleri ve romanları Amerikan edebiyatının vazgeçilmezleri arasında.

Jeffrey A. Frank, The Washington Post

Sevgili Günlük – Ersin Karabulut

Sevgili Günlük – Ersin Karabulut

  • 40 sayfa
  • Mürekkep Basım Yayın
  • Basım Yılı: 2010

Ersin Karabulut’un çizgisine bayılıyorum. Çizerden çok bir ressam gibi geliyor bana. Gerçekten inanılmaz.

Sadece çizgisine de değil aslıda, olaylara bakışına ve anlatışına da inanılmaz sempati duyuyorum.

Çok uzun süredir kendisini takip ediyorum. Son olarak Uykusuz Dergi’de çiziyor. ‘Sevgili Günlük’ çizgi romanını okumuştum ama ben de yoktu. Geçenlerde D&R’da kitapları içine gömülmüşken görünce hemen kitabı aldım ve tekrar okudum. Artık kütüphanemde ve her istediğimde tekrar tekrar okuyabilirim.

Başarılı, başarılı, başarılı…

Eline kalemine sağlık.

Kandinsky (1866-1944)

Kandinsky (1866-1944)

Lise hayatım boyunca seçmeli ders olarak hep resim dersşnş seçtim ve atölyedeydim. Atölyemizde Kandinsky’nin bir kitabı vardı. Canım resim yapmak istemediğinde kitaptaki tablolarına dalar giderdim.

Üniversitede mimari projeler hazırlarken, Kandinsky tablolarındaki geometrinin ve oranın beni nasıl etkilediğini farkettim. Çizdiğim binalarda daireler, ışınlar, renkler kesinlikle Kandinsky izleri taşıyordu. Hatta bunu farkettiğim zaman lisedeki resim öğretmenime uzunca bir mail yazıp teşekkür etmiştim.

Tüm bunlar nedeniyle blogumdaki ressamlardan ilkinin Kandinsky olmasını istedim. Şu anda da kendisinin yukarıdaki gördüğünüz tablosunun büyükçe bir röprodüksiyonunu evimde çalışıyorum. Bittiğinde tam kanepemin karşısında yer alacak.

İşte benim bakmaya doyamadığım Kandinsky tabloları ve hayatı…

(4 Aralık 1866 ? 13 Aralık 1944)

Wassily Kandinsky, 16 Aralık 1866 Moskova doğumlu Rus ressam, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarındandır.

İlk modern soyut çizimleriyle ünlüdür.

Kandinsky çocukluğunu Odessa?da geçirir sonra Moskova Üniversitesi?nde hukuk ve ekonomi okumaya başlar. Hukuk kariyerinde çok fazla başarı elde edememiştir ve bunun sonucunda Dorpat Üniversitesi?nde profesör olur.

30 yaşlarındayken resim yapmaya başlar. 1896?da Münih?e yerleşir ve Münih Güzel Sanatlar Akademisi?ne kaydolur.

Kandinsky?nin sanatına baktığımızda Sunday, Old Russia (1904), Riding Couple (1907) tabloları haricindeki diğer tablolarında insan figürü fazlaca vurgulanmaz. 1900?lü yıllardaki Kandinsky tabloları arasında en önemlisi: The Blue Rider (1903).

Blau Reiter , 1903

Sunday (Old Russian) , 1904

Couple Riding ,1906

Kandinsky 1906-1908 yıllarını Avrupa?da seyahat ederek geçirir. Blue Rose (Mavi Gül) adlı Moskovalı sembolist bir sanat grubunun üyesidir. Soyuta eğilimini belirleyen tablolarından biri olan, The Blue Mountain (1908-1909) bu döneme rastlar. Kandinsky Münih Neue Künstlervereinigung (New Artist?s Association) adlı grubu oluşturup, grubun başkanı olur (1909). Grup 1911?de dağılır. Sonraları Kandinsky, August Macke, Franz Marc gibi sanatçılarla birlikte The Blue Rider adlı yeni bir grup oluşturur. Bu grup, 2 sergi gerçekleştirir ve faaliyetlerini daha da arttırarak sürdürecekken I. Dünya Savaşı?nın patlak vermesinin ardından 1914?te Kandinsky, Moskova?ya geri döner, bu dönem boyunca Kandinsky az sayıda tablo yapar.

Blue Mountain, 1908-1909

1916?da Nina Andreievskaia ile tanışır ve ertesi yıl evlenir. 1920?de Moskova Üniversitesi?nde profesör olarak çalışmaya başlar, ertesi yıl Kandinsky, savaşın bitmesinin ardından Sovyet rejiminin sanat anlayışıyla ters düşer ve 1921 yılında tekrar Almanya?ya geri döner. Bauhaus Sanat Okulu?nda 1922-1933 yılları arasında (1933?de Naziler tarafından kapatılmıştır) sanat ve mimari dersleri verir. 1926 yılında Point and Line to Plane adlı kitabını çıkarır.

Geometrik desenler Kandinsky?nin tablolarında önemli bir yere sahiptir.

1927-1933 yılları Kandinsky?nin romantik ya da somut dönemi olarak görülür. Bu dönemde resimsel işaretleri bolca kullanmış ve kullandığı renkler daha açık olmuştur; dönem tablolarından en iyi örnek olarak Between the Light (1931) verilebilir.

Taut Line, 1931

1933 yılında Kandinsky, Fransa?ya taşınır ve hayatının geri kalanını Fransız vatandaşı olarak burada geçirir. Paris yakınında Neuilly?ye yerleşir aslında bir bakıma izole bir hayat yaşar çünkü soyut resim ve geometrik soyut resim Fransa?da henüz çok fazla tanınmamaktadır. Sanatsal moda Empresyonizm ve Kübizm?dir. Kandinsky, Joan Miró, Robert Delaunay, ve Piet Mondrian ile burada tanışır. Antoine Pevsner, Arp, ve Alberto Magnelli ile dost olur. 1939 yılında Fransız vatandaşı olur. Paris tabloları arasında Sky Blue (1940), Reciprocal Accord (1942) bulunur. Kandinsky, 1944 yılında Neuilly?de ölür.

Sky Blue, 1940

Reciprocal Accords, 1942

kaynak: 123