Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri

Sürekli evde olma lanetindeyken, üstümüze bir dolu platform, dizi ve film attılar. Fakat samanlıkta iğne arıyor gibiyiz. Şöyle bir baktım dünya kadar diziyi, filmi tüketmişim ama tatmin seviyem düşük.

Bir de bu süreçte fark ettim ki ben sinema dışında bir yerden iyi film izlemeyi bilmiyormuşum, ya da bu küçük ekranlarda izlediklerim beni beyaz perdede izlemek kadar etkilemiyor. İkisinden biri.

Artık ne izleyeceğimi asla bulamayacak haldeydim ki OscarBoy, Kutsal Motor ve Melikşah Altuntaş hesaplarından listeler yayınladılar. Bana da gün doğdu. Hemen notlarımı aldım, onların tavsiyelerinden devam ediyorum.

Aşağıda izlediklerim hem onların listelerinden, hem benim… Neyse karışık işte… Ben şöyle kısaca izlediklerimden bahsedeyim, hangi platformda olduğunu da yazayım, kategorilere de ayırayım. Çünkü biliyorum, ne izlesek diye bakmaya geldiniz.  = )

Not: Devam eden ve izlediğim dizileri değil de yeni başlamış olanları bu yazıda paylaştım. BoJack, Ozark, The Crown gibi dizileri zaten izlemişsinizdir, söylemeye gerek yok. =)

Not2: Dizilerden de ilk sezonunun tamamını bitirdiklerimi paylaşıyorum. Zira başı iyi sonu kötü veya tam tersi olabilir. 

İyi seyirler,

 

Kaçırmayın!

Dizi/Belgesel – How to with John Wilson – Internet // Yeni bir bakış açışına hasretken müthiş geldi bu mini dizi/belgesel bana. Bazı bölümlerde sesli kahkaha attım bazı yerlerde gözlerim doldu. Ben gözümü dikip full konsantre dizi izleyebilen biri değilimdir. Bu diziyi gözümü kırpmadan izledim çünkü random görüntülerin tamamı gerçekten çok iyi seçilmiş, kurgulanmış ve her bölümün temasının anlatısı çok fırlama ve nasıl oluyorsa aynı zamanda hüzünlü. Yıllarca yaşadığı şehri videoyu almak, her gününü kaydetmek gibi deli huyları olan bu adam, sonunda bunu süper bir şeye evriltmiş.

Her bölüm üzerine uzun uzun konuşup yazılabilir ama şimdilik bıraktığı bu müthiş tadın, oluşturduğu yepyeni belgeselcilik ve melodram komedi gibi saçma tarzın keyfini çıkarıyorum. Bu yıl (2021) yayınlanacak 2.sezonu merakla bekliyorum.

Dizi – I May Destroy You – Bein Connect // Bu senenin yerli yabancı top listelerinde ilk sıralarda görünce hemen merak edip sezonu bir günde bitirdim. Cinsel istismarın sınırlarından, aile-arkadaş ilişkilerine kadar kapsamını genişleterek büyüten fakat özünde Arabella’nın hikayesine odaklanan dizi, kafamızdan geçen senaryolar ve gerçekleri yüzümüze çok derinden ve etkileyici bir şekilde vuruyor.

Dizi – The Last Dance – Netflix // Basketbol izleyicisi değilim. Kardeşimden kaynaklı bazı maçları izlemişliğim var, o kadar. Fakat bu dizi ne sadece basketbolu ne de sadece Michael Jordan’ı anlatıyor. Hırs-tavır, ün-aile, azim-başarı gibi kavramları işin içine sokarak, gerçek hayatta yaşananları müthiş bir kurgu ile yıllar arasında sürekli geçiş yaparak, benim gibi bu meşhur konuları hiç bilmeyen birinin bile ilgisini sağlam tutarak, 50şer dakikalık 10 bölümde anlatıyor.

Dizi – Bir Başkadır – Netflix // Aslında uzunca bir yazı yazmak istiyordum ama herkes çok şey yazdı hakkında hevesim kaçtı. Fakat Berkun Oya’nıın Krek nedeniyle bende yeri farklıdır. Kafasını, bakışını severim. Bir Başkadır da olmuş ötesi olmuş, artık bir de ben övmeyeyim. =) (Yalnız İslamiyetten Önce Bilardo’yu okumadıysanız, muhakkak okuyun!)

 

Baya İyi!

Film – Dick Johnson is Dead – Netflix // Film bittikten sonraki o yazıyı görünce, hüzünden dolan gözlerimden sevinç gözyaşları döküldü. Sesli bir şekilde “Aaaa” dedim. (Karantina günlükleri sayfa 29393). Babasının olası ölümünü, muhtelif şekillerde filme alan Kirsten Johnson, çok sıcak, matrak ve zaman zaman da hüzünlü bir işe imza atmış.

Mini Dizi – Unorthodox – Netflix // Cahilliğime verin ben bu ultra-Orthodoks konusunda pek bilgi sahibi değildim. 1er saatlik 4 bölümde oldukça şaşırdım ve nefessiz izledim. Biraz iç sıkıştırıcı bir özgürlük arayışı hikayesi.

Film – Sarmaşık – Mubi// Ayıp bana evet, ama vizyonda kaçırınca izlemem böyle yıllar sonrayı buluyor ne yapayım. Tolga Karaçelik imzalı film, övüldüğü kadar varmış. Denizin ortasında, günler/aylar sürecek bir yolculukta, kapalı bir alanda olma hissi ta en baştan karnımı kastı. Sonrası ise hem ta en özünden insana dair, hem de çok fazla politik ve öğretilmiş/öğrenilmiş yanlışlar. Bir de Nadir Sarıbacak… Çok özlemişim izlemeyi, müthiş, müthiş.

Çok Kafamı Açmasın ama Boş da Yapmasın!

Film – Ahlat Ağacı – Mubi // İlk defa izlediğim bir Nuri Bilge Ceylan filmini az sevdim. Yani beklentim çok çok sevmek olunca az sevmiş gibi oldum. Acaba diyaloglar azken her şey daha mı güzeldi? Bir de ikisi de müthiş oynamışlar ama Murat Cemcir, Doğu Demirkol’un babasını oynamak için fazla mı gençti? Kafamda sorular çok fakat Anadolu’daki sıkışmışlık hissini, öncekiler kadar müthiş olmasa da görüntü yönetmenliğini, baba-oğul-aile-toplum işlemelerini her şeye rağmen seviyoruz be NBC.

Film – Rocket Man – Netflix // Elton John’un çocukluğundan başlayıp gençliğindeki alkol, uyuşturucu ve seks bağımlılığının dibine vurduğu anlara kadar ki hikayesini anlatan film, sahte ve taklit bir tat yerine gerçeğe inmeyi yeğlemiş. Aileden başlayan sevgisizliğin başlattığı bu dibe gidiş hikayesi, koşulsuz sevgiyi veren bir dost sayesinde nasıl toparlanır… Ah çok hüzünlü ama sonu çok umutlu. 

Dizi – Queen’s Gambit – Netflix // Satrançla ilgili hiçbir şey bilmeden 7 saatin neredeyse tamamında satranç oynanan bu diziyi izledim. =) Bir kaç bölüm daha az olabilirdi gibi ama uzunluğu dışında tarihsel akan hikayesi ve oyunculuk performansları, yanı sıra görüntü yönetmenliğiyle de zevkli bir diziydi. Bu dizi de dahil bu sene izlediklerim sayesinde, hayatımda düşünmediğim kadar “yetenek mi? zeka mı? çok çalışmak mı? ” konularını düşündüm sanırım.

Film – Azizler – Netflix //  Çoğu insan için “vakit kaybı” kategorisinde bu film, onu bilerek baştan belirteyim. Evet kadın karakterleri yok, evet sadece erkek bakış açısı var. (Bu neden illa sorun olmalı bilemiyorum.) Evet Engin Günaydın ve Haluk Bilginer, daha önce oynadıkları herhangi bir rolü tekrar ediyor gibiler. Evet sonu başından belli. Fakat tüm bunlara rağmen yalnızlıkla baş etme halini ele alma yöntemini ben beğendim. Biraz kurgusu ve hikayesi dağınık ama bir şekilde sonuna kadar beni tuttu ve izletti. Ayrıca bir cümleye takılı kalma halini ve bunu işleme şeklini herkesin aksine ben çok fazlaca sevdim.

Film – My Octopus Teacher – Netflix //  Bir Nat Geo belgeselinden birazcık farklı çünkü değişik boyutta bir duygusal bağı çoğunlukla izleyip, bazen de röportajdan dinliyorsunuz. Bir ahtapotla bir insanın bağını izlemek, değişik bir deneyim. 

Film – Toz Ruhu – Mubi // 2014 yılı yapımı Nesimi Yetik filmi için bir yorum okumuştum. Ana karakter, günlük temizlikçi olarak çalışan ve boş zamanlarında kendince besteler yapan Metin için: “Dünyada kapladığı yerin farkında” denmişti. Filmi izleyince o cümle benim çok içime oturdu. Ah Metin, sana ne denirse densin, sen o kapladığın yeri biliyorsun ve acaba fazlasını isteyenler mutsuzken sen hepimizden mutlu musun?

Boş Yapsa da Bari Eğlendirsin!

Dizi – Aile Şirketi – Bein Connect // Nereden kopya, hangi dizinin aynısı tartışmalarına girmiyorum. Mutfakta iş yaparken açıyorum, gidiyor mu gidiyor. Gülümsetiyor mu gülümsetiyor. Bu.

 

Beyaz Perdede Ok Olabilir, Ekranda I-Ih!

Film – Mank – Netflix // Siyah beyaz filmlerden hoşlanmadığım için maalesef David Fincher’da olsa babamın oğlu da olsa -1 puandan başlıyor benim için. Fakat burada ufak bir haksızlık yapıyorum muhtemelen, zira bu filmi sinemada izlesem renksizliğine rağmen sevebilirdim fakat ekrandan 4 sefer dura kalka zor bitirdim. Üniversitede Güzel Sanatlar bölümünden aldığım sinema dersinde koskoca 1 hafta tartıştığımız kült film Citizen Kane’in senaryo yazımının hikayesini, Fincher’dan alışık olmadığımız bir politik bakışla ve Hollywood’un karanlık yönlerini ortaya koymaktan çekinmeden göz önüne seriyor bu film. Beni yoran kısım diyaloglar ve hikayenin dağınıklığı oldu sanırım. Bir de keşke siyah beyaz olmasaydı… Belki her şey normale döndüğünde bir gün sinemada yer bulur, mutlaka tekrar izlemeyi deneyeceğim. O zamana kadar, sorry not sorry.

Film – I’m Thinking Of Ending Things – Netflix // Üzerine yazılan her şeyi okudum sanırım, ve nasıl olduysa filmin herkeste bıraktığı hissiyat bambaşka. Anomalisa severlerden olarak isyanlardayım, çünkü bu filmi bol seyircili bir festival gününde izleyip çıkışta bira içerken arkadaşlarla yorumlamak vardı! Ekrandan olmuyor, izledim, yalnızdım, duvara baktım bir süre, sinir bozukluğuyla karışık uyku kaçırdı. Ne izledim bilmiyorum. “Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey oldu.”

 

Vakit Kaybı!

Mini Dizi – The Undoing – Bein Connect // Lost ve GOTdan beri sonuna bu kadar sinir olduğum başka bir dizi olmadı herhalde. Bir de Nichole Kidman’ın o yerlere kadar olan korkunç renkli paltosuna tutuldum. Tek sevdiğim şey her hafta yeni bölüm beklemek oldu. O kadar uzun zamandır hep oturup peş peşe bölümler şeklinde dizi izliyorum ki, bekleyerek izlemenin tadını unutmuşum. Fakat dizinin tamamı yayınlanmışken size tavsiyem, ilk 2-3 bölümü izleyin, sonrasını bırakın izlemeyin, hayal gücünüz sonunu yazsın.

Dizi – I Hate Suzie – Bein Connect // Ben de mi bir dikkat dağınıklığı var bilmiyorum ama uzun, çok uzun… İlk bölüm çok iyi, konu iyi, son bölüm de çok iyi ama aradakiler bölümler tam olarak neden vardı anlamadım. Dizi değil de keşke 1-1buçuk saatlik güzel bir film olsaymış.

Film – The Trial of Chicago 7 – Netflix // Düz, dümdüz bir film. Bu kadar değerli bir konuyu nasıl bu kadar bayat çekmişler anlamak mümkün değil.

Dizi – Lupen – Netflix // Bir övmeler bir bir şey… Güzel sanmıştım, yeni veya eski/güzel hiç bir numarası yok.

Eylül’de Mubi’de Neler İzledim?

Eylül’de Mubi’de Neler İzledim?

Malum evlerdeyiz. Yani en azından ben evdeyim. =) Şahsen Mart ayında kapandığım evden, evden çalıştığım ve pandemi yüzünden panik atağımsı bir halde olduğum için oldukça sınırlı dışarı çıkıyorum. Ne tiyatroya ne sinemaya aylardır gidemiyorum ve çok fena özledim, ağlayacak kadar!

O yüzden bu ihtiyacımı mümkün mertebe güzel filmleri bulup izleyip ruhumu doyurarak gidermeye çalışıyorum. Mubi’ye çok eskiden üye olmuştum ama fırsat bulamıyordum izlemeye, şimdi ise hakkını veriyorum diyebiliriz..

İşte bu ay izlediğim filmler:

Sivas –  Kaan Müjdeci – 2014

“Anadolu’nun kasvetli bir köyünde yaşayan Aslan, acımasız bir dövüş sonrası ölüme terk edilen Sivas isimli yaralı bir çoban köpeğini kurtarır. Sınıf arkadaşlarını ve özellikle de hoşlandığı kızı etkilemek için Sivas’ı kullanan Aslan, başka bir çocuğun köpeğiyle amatör bir dövüş bile düzenler.”

Venedik film festivali ödüllü filmi zamanında bir sürü yerde yapılan gösterimlerinde kaçırmayı başarmıştım. Amerika’yı yeniden keşfediyor ve müthiş şaşırtıcı bir açıklama yapıyor gibi olmayayım ama gerçekten çok etkileyici bir filmmiş.

Final sahnesindeki diyalogdan sonra vicdansızlığın öğretilen bir şey olduğunu, saf çocuk hislerimizin büyürken içinde bulunduğumuz toplum tarafından nasıl yok edildiğini ve düzenin olduğumuz kişi olmamızda nasıl da etkili olduğunu günlerce düşündüm. 

Evet köpeklerin dövüş sahnelerini izlemek çok zor ve rahatsız edici ama beni asıl rahatsız eden o benimsenmiş kültür ve öğrenilen acımasızlığı insanların yüzlerinde görmek oldu. Ve Sivas’ın bakışları…. Neden köpeğin başrolde oynadığı film dediklerini de anladım. Ve son olarak da Aslan rolündeki Doğan İzci… 

Yakın dönem Türkiye sinemasının en etkili filmlerinden biri Sivas, şimdiye kadar izlememiş herkes listesine almalı. 

Run Lola Run – Tom Tykwer – 1998

“Berlin’in yeraltı dünyasından Manni, patronuna emaneti teslim etmek üzereyken her şey ters gider ve para kaybolur. Durumu telafi etmek için sadece 20 dakikası olan Manni kız arkadaşı Lola’yı arar. O da Manni başını belaya sokmadan yetişmek için şehrin içinde yıldırım hızıyla koşmaya başlar.”

Gençliğim ve aklımın başıma gelmesi 2000leri bulduğundan, o yıllardan önceki filmlerden sadece kült olan bazılarını biliyorum. Zaman zaman duyduğum tavsiyelerle not aldığım eski filmler oluyor, bu film onlardan biriydi. Yorum olarak “biraz saçma ama çok güzel” yazmışlar, bu yorumu çok tuttum. Gerçekten izlemesi kolay ve zevkli, temposu oldukça üst seviyede. Güzel vakti geçirmek istediğiniz bir zaman izlemenizi tavsiye ederim. 

Deniz Seviyesi – Esra Saydam, Nisa Dağ – 2014

Damla, yakın zamanda evlendiği Kevin’la birlikte New York’ta yaşar. Damla Kevin’ı da alarak Türkiye’deki ailesini ziyarete gider. Kevin burada onun ilk aşkı Burak’la tanışacaktır. Burak’ın varlığı, Damla’nın elde etmek için çok çabaladığı konforlu Amerikan yaşamını sorgulamasına sebep olur.

Ah çok ağladım,… Pişmanlık çok ağır, konuşulmayanlar ağır, özlem başka ağır, bir çocuğun sorumluluğu daha başka ağır… Damla’nın içindeki o ağırlıklar izlerken benim omuzlarıma çöktü sanki. Damla Sönmez’in mükemmel oyunculuğu ve müthiş sinematografisiyle film beni içine aldı yuttu. Gerçekten çok çok beğendim, hatta iddialı konuşmak gerekirse, uzun zamandır izlediğim en iyi dram-gerilim filmiydi.

Son Çıkış – Ramin Matin – 2018

İstanbul’da bir mimarlık ofisinde çalışan Tahsin, eski bir arkadaşıyla karşılaşınca tüm hayatını değiştirmeye karar verir. Buradaki tekdüze hayatını geride bırakarak, güney sahillerinde kendini keşfedeceği bir yolculuğa çıkmaya kararlıdır. Oysa önce İstanbul’u terk etmesi gerekecektir.

Öncelikle: Tahsin, I hear you kardeşim! Ah bu inşaat sektörünün içi biz içindekileri, dışı da geri kalan herkesi ayrı ayrı yakar! Ah bu İstanbul’un keşmekeşini bırakması ayrı dert, özlemesi ayrı. Filmi biraz uzun ve sönük buldum ama Fikirtepe’deki o korkunçluğu kayıt altına aldığı için çok sevindim. Gün gelecek tüm Dünya’da okullarda kentsel dönüşüm nasıl yapılmaz diye okutulacak çünkü. 

İstanbul’dan kaçmayı düşünenler, İstanbul’dan mı yoksa kendi mutsuzluğunuzdan mı kaçıyorsunuz belki onu sorgulatabilir bu film, bir göz atın derim.

RGB – Betsy West, Julie Cohen – 2018

Amerikan Anayasa Mahkemesi’nin efsanevi figürlerinden Ruth Bader Ginsburg’un gündelik yaşamına ve sıradışı kariyerine odaklanan belgeselde, hiç beklenmedik şekilde bir pop kültür ikonuna dönüşen Ginsburg’un verdiği hukuk mücadelesinin dünyayı kadınlar için nasıl değiştirdiğini izliyoruz.

Bu ay kaybettiğimiz Ruth Bader Ginsburg’u maalesef ölümü vesilesiyle tanıyıp, hakkında bu yazıyı yazmıştım.

Sundance Film Festivali’nde premier yapan RGB adlı belgesel, Ginsburg’u hem kendi ağzından hem iş arkadaşları ve ailelerinin ağzından dinleme imkanını sunuyor. 2019 yılı Oscarlarında en iyi belgesel dalında aday olan ve başka yarışmalarda bir çok ödül sahibi belgeselde her özelliğiyle gerçekten müthiş bir RGB portresi sunuluyor.

Tekrar İzlediklerim

Tahran Taksi – Jafar Panahi – 2015

“Berlin’in yeraltı dünyasından Manni, patronuna emaneti teslim etmek üzereyken her şey ters gider ve para kaybolur. Durumu telafi etmek için sadece 20 dakikası olan Manni kız arkadaşı Lola’yı arar. O da Manni başını belaya sokmadan yetişmek için şehrin içinde yıldırım hızıyla koşmaya başlar.”

2015 yılında festivalde izlediğim Tahran Taksi, Jafar Panahi’nin yasaklı olduğu, hapis yattığı İran’da inatla yapmaya çalıştığı sanatının izlediğim son filmi sanıyorum. İran’ı merak edenlere mutlaka tavsiye ederim. 

 Moonrise Kingdom  – Wes Anderson – 2012

1965 yılının yaz aylarında, iki mektup arkadaşı buluşup New England’daki evlerinden kaçınca aileleri ve bir grup izci peşlerine düşer.

Alışık olduğumuz Wes Anderson dünyasının en tatlı hikayesi buydu sanırım. Çocuk oyuncular, müzikler, ve müthiş bir yolculuk… Tekrar izlerken yine aynı keyfi aldım, tavsiye ederim.

The Artist – Michel Hazanavicius – 2011

George Valentin sessiz filmlerin süper starıdır. Sesli filmin gelişimi onun kariyeri için ölüm çanının ve unutulmanın habercisidir. Sonradan ortaya çıkan genç Peppy Miller içinse yapılacakların sınırı yoktur ve beklemeye geçer. The Artist birbirine bağlanmış kaderlerin hikayesini anlatıyor.

 Bu filmi izlediğim yılı ve neler düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. ( Çünkü bloga yazmışım.)  Nostaljik etkisi dışında sessiz ve siyah beyaz olması tercihini anlamsız bulmuştum. Bir daha izleyip düşüncelerim değişti mi diye görmek istedim. Değişmemiş. Eski yazıyı okuyabilirsiniz efenim. =)

Captain Fantastic – Mat Ross – 2015

Kuzeybatı Pasifik ormanlarının derinliklerinde yaşayan fedakâr bir baba, altı çocuğunu toplumdan uzakta yetiştirmektedir. Beklenmedik bir trajedi sonucu, kendi yarattıkları cennetten ayrılmak zorunda kalırlar. Dış dünyaya adım atınca, babanın da ebeveynliğe dair fikirleri sarsılacaktır.

İzlenmesi gereken filmler listemde bulunan filmi bir kere daha izlemek istedim. İçinde çok güzel oyunculuklar ve müthiş göndermeler var. Özellikle anne babalar ebeveynlik, eğitim sistemi, şehir-medeni hayat konularında düşünecek çok şey bulacaklar. Bir de sonunda bir cenaze uğurlaması var ki ağlar mısın güler misin, çok acayip.

Vicky Christinae Barcelona – Woody Allen – 2008

Vicky ve Cristina adındaki iki kız arkadaşla ilgili bir trajikomedi. Barselona’da bir yaz tatilinde karizmatik bir adam olan Juan Antonio’yla onun hiddetli eski eşi Maria Elena’nın da içine karıştığı bir dizi romantik karmaşa yaşarlar.

Woody Allen’ın sinemasını seviyoruz, kendisine ise büyük nefretimiz var. Bu eser-sanatçı durumlarını nasıl yapacağız bilmiyorum ama düşünmemeye çalışarak bu filmi bir kere daha izleyeyim istedim. İlk izlediğimde daha mı etkilenmiştim ne?