1 Yılda Gittiğim Tek Sergi Mekanı: Arter, ve Güncel Sergiler

1 Yılda Gittiğim Tek Sergi Mekanı: Arter, ve Güncel Sergiler

Kişisel eve kapanmamın üstünden tam bir yıl geçti.  Mart 2020’den Mart 2021’e kadar evden çalıştığım için bu sürede resmen sayabildiğim kadar az kere dışarı çıktım.

Fakat geçen ayın ortasında, havaların müthiş sıcak olduğu bir dönemde, evde Esra Ceyhan’ın programındaki Uçan Adam Sabri gibi krizler geçirmeye başladım.

Sanatsız kalmış, hayat damarlarımdan biri kesilmiş gibi bir haldeyken, yolculuğu hayalimde 45 kere filan canlandırıp tüm kovid risklerini hesap edip en aza indirmeye çalışarak kendimi dışarı attım.

Buyurun kısaca binayı tanıtayım ve sergilerden minik minik bahsedeyim: 

Arter Dolapdere Binası

Arter’in İstiklal Caddesindeki yerine sayısız kere gittim. 2019 yılı sonunda taşındıkları yeni yerlerini hemen görmek istemiştim zira mimari projelerini inceleme fırsatım olmuştu. Fakat bir şekilde gidemedim ve işte sonrası pandemi malum…

Şubat sonu evde fenalık geçirince hem binayı hem de sergileri görmek üzere Arter’e gitmeye karar verdim.

18bin metrekarelik bu binada sergi ve etkinlik alanları, kütüphane, kitapevi ve bistro var. Dolapdere’nin bir şekilde koruduğu o karmaşık yapısının içinde, Bilgi Üniversitesi kampüsünün hemen yakınında bulunan bu yapı, örneğini bir çok farklı Avrupa şehrinde de gördüğümüz gibi, yeri itibariyle mahallenin dönüşümü için oldukça kıymetli.

Özellikle Barcelona’da örneklerini gördüğüm, içinde bulunduğu toplumu kapsayıcı kültür merkezleri gibi geniş bir iç avlusu ve güvenliği olmayan açık bir kapısı yok belki ama en azından binanın içindeyken dışarıyı dışlamıyorsunuz, tam tersine katlardaki farklı bölümlerden dışarısı tamamen görülebiliyor. (Yandaki bu videoyu kitapçının hemen yanından arka giriş tarafından çektim.)

Sayısı ve niteliği nüfusumuza oranla oldukça az olan, özellikle/sadece kültür-sanat için tasarlanmış bu tip binalardan daha fazla olmasını ummakla birlikte, her şeyin normalde döndüğü günlerde Dolapdere halkı ile bu binanın daha bütünleşik bir hal aldığı zamanların olmasını dilerim.

Zira bina, kapısından girdiğim andan çıktığım ana kadar oldukça keyifli, kaliteli bir mimari ve sanatsal deneyim sundu bana. Ve çıkışta havayı güzel görünce, Dolapdere’den yürüyerek Taksim’e mi gitsem diye düşündüm.

En son Dolapdere’nin sokakları içinde 2000li yılların sonunda dersler için dolanmış, kaldırımda kendinden geçmiş yatanlar ve evlerine yeni dönen seks işçileri dışında, bildiğimiz arka sokaklar kirliliği ve yoksulluğu dışında bir şey görmemiştim. Bu sefer öğlen vakti sadece 2 sokak ilerleyebildim çünkü sokaklar anormal kalabalıktı. Ve o kalabalığın içindeki karmaşa biraz tedirgin ediciydi. Siyahiler, Suriyeliler, çıplak ayaklı çocuklar, pek kendinde olmayan adamlar ve kadınlardan oluşan, üst başlarından kötü durumda oldukları belli olan bu kalabalık hiç bir şey yapmadan sadece sokaklardaydı. Mimarlık öğrencisi olduğumuz yıllarda İstanbul’un bu tip yoksul semtlerine çok fazlaca girip çıktığımdan başıma geleceği az çok tahmin edebildim: cüzdandan olacak gibiydim. = ) Çok acayip bir koku ve garip bakışlar arasında, büyük bir hata yaptığımın farkında fakat bir şekilde de geri dönememiş ve  2 sokak ilerlemiştim ki tesadüfen yoldan geçen taksiyi görünce, hemen atladım.

Dolapdere’nin dönüşümü yıllardır konuşulup tartışıladursun, gözlemlediğim kadarıyla yoksulluk çok daha fazla artmış.

O yüzden ilerleyen zamanlarda bu müthiş mekanda daha kapsayıcı etkinlikler yapmanın çok kıymetli olacağını düşünüyorum. Vehbi Koç Vakfı’nın ise böyle önemli bir yatırımla bölgeye bir kültür-sanat binası katarak bunun ilk adımını attığını, devamını getireceğini umut ediyorum.

KP Brehmer: The Big Picture (10/09/20 – 27/03/21)

Küratör: Selen Ansen 

İlk durağım 3. ve 4. kata yayılmış olan Alman Sanatçı KP Brehmen’in esin kaynaklarını ve çalışmalarını da içeren kapsamlı sergisi oldu.

Özellikle içinde yaşadığı dönemin politik ve ekonomik durumunu verilerle ortaya koyup eserlerinde mevcut durumu ve kendi bakışıyla eleştirisini harmanlamış olan sanatçı, hayatın verilerini görsel olarak ortaya çıkarmaya uğraşmış.

Örneğin 1970lerin sonunda Bir İşçinin Ruhu ve Duyguları adlı serisinde, fabrika işçilerinin günlük ruh hallerini kayıt ederek bunları grafiklere dönüştürmüş. Uzaktan bakıldığında bir müzik partisyonu gibi görünen bu grafiklerde aslında mutludan korkuluya günbegün değişen ruh halleri görünüyordu.

Sanatçının “kendi çağının titiz bir gözlemcisi” olması gerektiğini vurgulayan KP Brehmer, günün Alman toplumunu geçmişin merceğinden bakarak eleştirir.

Sanat eseri nedir ve kayıt altına alınmış bilgilerin grafikleri sanat eseri olarak değerlendirilebilir mi gibi sorular aklımda gezdim 4.katın tamamını. İlgilendiği konular ve gözlem çabası gerçekten etkileyici olsa da grafiklerin sanatsal değerini tam olarak anlayamadığımı belirtebilirim.

3. katta karşıma çıkan 1985 yılında yaptığı Paul (Klee) için Mona (Lisa) ve Yılan Beni Nasıl Görüyor – Ben Yılanı Nasıl görüyorum adlı eserlerini oldukça muzip ve yenilikçi buldum. Hatta önce eseri görüp anlam veremedim, fakat yaklaşıp alttaki metal plakada adını görünce kahkaha attım. =)

Altan Gürman (13/09/20 – 27/03/21)

Küratör: Başak Doğa Temür

Erken yaşında kaybettiğimiz Altan Gürman’ın 1965 yılından vefat ettiği 1976’ya dek yaptığı çalışmaları içeren sergide, en çok dikkatimi 1965 yılındaki eserlerinden oluşan İstatistik Serisi çekti.

İstatistik serisi, içerdiği katmanlarla Gürman yapıtının tekilleşme tarzını çok güzel örnekliyor. […]
Gravür görünümü her şeyden önce zeminle figürü birbirinden ayırmaya yarıyor. Öte yandan, bu baskı görünümü resim tarihini tuvale geri çağırıyor. Musluk gibi sıradan nesneler sanki kutsal kitapları süsleyen
baskılarmışçasına tuval yüzeyini kaplıyor. Nesne olarak varlıkları resim tarihi tarafından onanan ikonalara dönüşüyorlar.

Dinleyen Gözler İçin (10/09/20 – 02/01/22)

Küratör: Melih Fereli

2.katta ise Arter Koleksiyonundan oluşan bir grup sergisi vardı.

John Cage’in müzikte olduğu kadar tüm sanatsal üretiminde sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımını ve Fluxus sanatçılarını referans alan sergide, ziyaretçiler galeri alanına hâkim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen “sesleri” keşfetmeye ve hayal etmeye davet ediliyor.

Serginin bu bölümündeki bir çok eseri deneyimlemek çok keyifli ve değişik bir tecrübeydi fakat özellikle iki eser dikkatimi çekti. 

1- Osman Dinç’in Ahlat Ağacına Ağıt adlı eserinde, nota sehpalarının üzerinde birer müzik eseriymişçesine ağaç fotoğrafları vardı. Bu ağaçlar 1984-2010 yılları arasında Denizli şehrinde bulunan farklı tarlalarda tek başına bırakılmış, hayvanlara ve tarlada çalışan insanlara gölgelik yapan ahlat ağaçlarıymış. Onların yalnızlığı ve sessizliği beni oldukça etkiledi.

2- Yeni medya sanatının öncülerinden biri kabul edilen Michael Snow‘un bir odanın dört duvarına yansıttığı dört farklı videoda piyano üzerinde farklı şeyler çaldığı Piyano Heykeli adlı çalışmasında videolardaki ellerin hareketi ile odaya verilen kakafonik seslerin uyuşup uyuşmadığını anlamak ve o gürültü içinde bulunmak oldukça enteresan bir deneyimdi.

Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)  (10/09/20 – 30/01/22)

Küratör: Melih Fereli

… Bu etkileşimli yerleştirmede büyük şamandıralar, plastik fıçılar, bakır bir kazan, bir saksı ve bir badminton raketi gibi 20 buluntu ve yapılandırılmış nesne havada asılı şekilde mekâna yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşerek izleyicilerin keşfine açık bir biçimde gelişimini sürdüren bir ses ortamı meydana getiriyorlar.

Arter’in kara kutusu içine yerleştirilmiş ve havadan asılmış çeşitli nesnelerin her biri ayrı aydınlatılmış ve her birinden bambaşka sesler geliyordu. Mekanın içinde nesnelerin arasında dolaşırken her adımda değişen kompozisyon ve değişen ses yoğunluklarını deneyimlemek oldukça etkileyiciydi. Bu nesnelerin bulunduğu sahneden uzaklaşıp seyir platformuna geçtiğimde ise seslerin ve nesnelerin bütününü görüp dinleyerek çalışma başkalaştı. Sanıyorum yarım saatten fazla zamanı bu çalışmanın olduğu kısımda dolanarak ve oturarak geçirdim.

Üvercinka; Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki

Üvercinka; Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki

ÜVERCİNKA

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu 
 

                                                              kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
                           Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o 
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
                           Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse  

                                                  değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna
 

                                                            diziyorlar
Bütün kara parçalarında
                            Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
                           Afrika hariç değil

  • Borusan Contemporary 
  • 15 Eylül 2018 – 17 Şubat 2019
  • Küratör: Necmi Sönmez

” Son üç yıldan beri Modern Türk Edebiyatı’nın ustalarının yapıtları ışığında Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’na bakarken günümüz sanatının farklı tekniklerle sosyal, siyasi, ekonomik olgular karşısında imgelere dayalı nasıl bir
tanıklık geliştirdiğine şahit oluyoruz.

Bu tür tanıklıkları destekleyen Üvercinka sergisi ismini ünlü şair Cemal Süreya’nın ilk şiir kitabından ödünç alıyor.

1958’de yayınlandığında edebiyat ortamında adeta bir bomba gibi patlayan
Üvercinka bünyesinde barındırdığı yeniliklerle Modern Türk Şiiri’nin kült kitaplarından biri. Yirmi yedi yaşındaki genç şair, aşk, sevda, tutku üzerine yazdığı şiirleriyle kendisine yeni bir ifade alanı açmakla kalmıyor, aynı zamanda 1950’lerden sonra gündeme gelen İkinci Yeni akımının da bayraktarlığını üstleniyordu. Süreya daha kitabının isminden başlayarak yeninin, farklının peşine düşerek Türk şiirine yeni bir kanal açıyordu.

Universal Everything sergisi ile birlikte aynı tarihler arasında Borusan Contemporary’de görülebilecek Üvercinka sergisi, Cemal Süreyya’nın şiirine atıf yapan eserleri Necmi Sönmez’in küratörlüğünde bir araya getiriyor.

Gittiğimiz saat itibariyle rehberli tura denk gelince, iki sergiyi de rehber eşliğinde gördük. Hafta sonu 10-19 saatleri arasında açık olan müzede her saat başı, ortalama 1 saat süren ücretsiz rehberli turlar olduğunu da bu sayede öğrenmiş olduk. 

Serginin ilk işleri olan boğaz manzaralı kattaki “Unicus-Cavum ad initium” ve “Jet Hiatus” adlı Kuzey Koreli sanatçı U-Ram Choe’nin kinetik heykelleri. metal ama zarif, kırılgan ama güçlü, hantal ama hareketli görüntüleriyle kuş ile kadın arasında kalan tanımsız varlığı betimleyen Üvercinka’ya anlamlı atıflar yapıyordu. 

Aslında kişiye özgü olduğu söylenen parmak izlerini dijital bir ekranda bir araya toplayarak motifler oluşturan “Nabız Endeksi“, birbirinden çok farklı olduğunu düşündüğümüz insanların tektipleşmesini sorgularken, “Dikilitaş” adlı ışıklı heykel serginin içindeyken binanın dışından görüntüsünü vurgulayarak içeride-dışarıda kavramlarını düşündürtüyor.

Aynalarla kaplı bir kutu içindeki “Vorteks” adlı çalışma, dönen çubukların uçlarında bulunan değişen zamanlarda yanıp sönen ışıklar ile hiptonize eden bir şov sunarken, tüm bu hareketleri katman katman üst üste koyunca ortaya çiçek motifi çıkarıyor(muş).

Dominick Harris’in “Çırpınış” adlı eserinde, eserin önünde bulunan hareket sensörlerine göre hareketlenen bir dijital bir kelebeği deneyimlerken, Marina Zurkow’un kıtalar arası taşımacılığın neden olduğu çevre kirliliğine dikkat çektiği “Daha ve Daha” adlı animasyonu ve sergilediği kutu hem anlaşılır hem de etkileyici bir dil oluşturuyor.

30dan fazla sanatçının birbirinden farklı ama ilginç işlerini deneyimleyebileceğiniz bu sergiyi keyifli bir hafta sonu planına dahil etmenizi rica ederim.

Anish Kapoor, Sergisi ve Ziyaretçiler Üzerine

Anish Kapoor, Sergisi ve Ziyaretçiler Üzerine

anish kapoorBir ara sergi ben görmeden bitecek sandım. Uzun süreli sergilerin böyle bir duygusu oluyor. “Nasıl olsa 2 ay daha devam ediyor?” diye düşünüyorum. Sonra bir bakıyorum, son haftası gelmiş bile.

İstanbul’da bu kış, bir haftalık kar soğuğu dışında sıcak gidiyor. Sabancı Müzesi‘de yeri itibariyle öyle yürünesi bir noktada ki, sergiyi gezmek keyifli ama gidiş yolundan da puan alır. Hal böyle olunca, son haftalarında sergiye gittik. Ben çok daha büyük bir kalabalık bekliyordum ama ortalama bir kalabalık vardı. Ve henüz içeri geçmeden Kapoor’un eserlerini görmeye başladık.

1954 yılında Mumbai’de doğan Anish Kapoor, çocukluk yıllarını burada geçirmiş. Hindu bir baba ve Yahudi bir anneye sahip olan sanatçı, 1971-73 yılları arasında kardeşiyle İsrail’e gitmiş ve elektrik mühendisliği bölümünde okumaya başlamış ama 6 ay sonra matematikle ilgili sorun yaşadığından okulu bırakmış. 1973’te Londra’ya gidip Hornsey College of Art ve Chelsea School of Art and Design?da sanat eğitimi görmeye başlamış.

1000names

1000 Names / 1980?1981
Ahşap, alçı taşı and pigment
102×102×102 cm

1980’lerden itibaren sanat çevresince tanınmaya başlayan Kapoor, granit, mermer, pigment ve alçı kullanarak yaptığı geometrik ve biomorfik (doğadan esinlenen şekiller) heykelleriyle dikkat çekmeye başlamış.  Yeni İngiliz Sanatı adı altında anılmaya başlanan sanatçı, 1987’den itibaren taş ile çalışmaya başlamış ve 90’lı yıllarla birlikte aldığı ödüllerle İngiliz sanat ortamının önemli isimlerinden biri haline gelmiş.

1995’te parlak yüzeyli paslanmaz çelik ile çalışmaya başlayan sanatçı, ayna benzeri yansıtmalı yüzeylerle formları bir araya getirerek derinlikli objeler yaratmaya başladı. Farklı malzemeler ve formları deneyimlemeyi seven, form ve boşluk kavramlarını büyüyen ölçekteki heykelleriyle sorgulamaya başlayan Anish Kapoor, 1999 yılında İngilitere’de 35 metre yüksekliğinde çelik ve PVC’den oluşan Taratanta adında bir çalışma yaptı.

httpv://www.youtube.com/watch?v=HJmQeuzOinA

Taratanta / 1999-2000 Baltic Floor Mills, Gateshead / Çelik ve Pvc - 35m

marsyas

Marsyas / 2002 / çelik ve PVC

Taranta’dan sonra benzer anlayışla 2002 yılında Unilever Serisi kapsamında Tate Modern?de gerçekleştirdiği ve yaklaşık 320 m2lik bir alanda yer alan, yine çelik ve PVC kullarak yaptığı Marsyas heykeli çok ses getirdi.

Paslanmaz çelik ile çok sayıda çalışma yapan sanatçı, dış mekanda bulunan bu eserleriyle hem çevreyi ve gökyüzünü yansıtmayı, hem de farklı bir bakış açısıyla derinlik yaratmayı başardı.

cloud gate

Cloud Gate / 2004 – Chicago / Paslanmaz çelik 10×20×12.8m

En çok bilinen eserlerinden olan Cloud Gate‘i 2004 yılında Chicago’da hayata geçirdi.  Millenium Park’ta bulunan yaklaşık 110 ton ağırlığındaki paslanmaz çelikten ayna yüzeyli bu heykel, ziyaretçileri muazzam büyüklüğüyle etkilerken, yansıyan şehir manzarası ve gökyüzü ile halen farklı bir deneyim yaşatıyor.

Kapoor, 2007 yılında Nantes Musée des Beaux-Arts’da balmumu ve yağlı boya ile yapılmış 1,5 merte yüksekliğindeki koca bir kütlenin, raylı bir sistem üzerinde sürekli sürülmesiyle oluşan hareketli çalışması Svayambh ile eserinin değişimini ve zaman-değişim kavralarını sorguladı. Diğer eserlerinde olduğu gibi endüstriyel tasarım, mimari ve sanatın sınırlarında malzeme ve mekanı kullanarak çalışmalar yapan sanatçının, 2008 yılında 150 parça ve toplamda 24 ton paslandırılmış korten çelik ile yaptığı Memory adlı çalışması Berlin ve Newyork’ta sergilendi.

svayambh

Svayambh / 2007 / balmumu ve yağlı boya

memory

Memory / 2008 / Korten çelik – 14.5×8.97×4.48m

shooting

Shooting into the Corner / 2008-2009

2009 yılında Londra Royal Academy’de yaşarken solo sergi yapabilen tek sanatçı olarak eserlerini sergileyen Kapoor, “kendini oluşturan eser”lerinden birine daha burada imza attı. Shooting into the Corner adlı bu çalışmasında balmumu dolu küpleri bir top ile duvara ateş ediyordu. Ve balmumları zamanla aşağıya süzülerek bu eseri oluşturuyordu.

turning

Turning the World Upside Down / 2010 – Crown Plaza, Israel Museum,Kudüs / Paslanmaz çelik 5×5×5m

2010 yılında Kapoor’un 5 metre yüksekliğinde, üzerinde ters ayna etkisi yaratarak dünyayı tepetaklak eden Turning the World Upside Down adlı paslanmaz çelik heykeli, Kudüs’teki İsrail Müzesi’nin bahçesine yerleştirildi. Bu heykel ile sanatçı şehir ve gökyüzünü yer değiştirerek bir nevi dünyevi ve kutsal kavramlarını göz önüne serdi.

leviathan

Leviathan / 2011 / PVC 33.6×99.89×72.23 m

2011 yılında ziyaretçilere şiirsel bir deneyim yaşatması amacıyla yaptığını söylediği oldukça büyük boyutlardaki PVC çalışması Leviathan‘ı Paris’te hayata geçiren sanatçı, tek obje, tek renk ve tek form ile büyüleyici bir etki yaratmayı başardı.

dirty corner

Dirty Corner / 2011 / Installation: Fabbrica del Vapore, Milan – 8.9×6.55×60m

Aynı sene Milano’da Dirty Corner aldı yine paslandırılmış çelik ile 60 metre uzunluğunda ve 8 metre yüksekliğinde bir eser ile ziyaretçilerin ölçek algısını altüst eden bir çalışmaya imza atan Kapoor, çalışmanın içini gezilebilir olarak tasarladı. Tünelin bir ucundan girip ilerledikten sonra zamanla ışığın azalması nedeniyle, sezgilerle yolun bulunması farklı bir deneyim yaşatırken, sergi boyunca 160m3 toprak mekanik bir alet ile heykelin üzerine döküldü.

orbit

Orbit / 2012 – Olympic Park, Stratford, Londra / Çelik – 115 m – Cecil Balmond, Arup AGU ile birlikte

2012’de Londra’daki Olympic Park için tasarladığı 115 metre yüksekliğindeki Orbit, İngiltere’nin en yüksek heykeli ünvanını aldı. Üzerinde seyir terası da bulunan ve hareketli izlenimi veren heykel, her açıdan farklı izlenimler verip, izleyicilerin katılımıyla şekillen bir çalışma olması amacıyla kurgulandı. Ayrıca yukarıyla asansör yerine dönerek çıkılması durumunda sürekli değişen manzara ve üstteki seyir terasında Kapoor’un ters aynalarıyla farklılaşan görüntüler denetimin bir parçası haline getirildi.

arcnova

Ark Nova / 2013 – Lucerne Festival, Matsushima, Japonya / P.V.C – 18×29×36 m

Sanatçının geçtiğimiz sene yapmış olduğu mimari-heykel çalışması Ark Nova ise içinde sahne ve ses sistemlerinin bulunduğu, taşınabilir bir etkinlik mekanı. 500 kişi kapasiteli bu mekanda rengin ve formun, yaratıcılık ve birleştiriciliğe hizmet etmesini amaçlayan Kapoor’a, tasarımda Arata Isozaki eşlik etti.

arcnova2

Ark Nova / 2013 – Lucerne Festival, Matsushima, Japonya / P.V.C – 18×29×36 m

anish-kapoorAnish Kapoor ile ilgili bu bilgilerden sonra gelelim Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki sergiye. Sergi binasına girmeden önce bahçede, sanatçının paslanmaz çelikten yaptığı ayna işlevi gören heykelleri vardı. Aynalara bakınca hem kendinizi, hem özelliğine göre küçülen, büyüyen, ters dönen çevreyi görmek, alternatif bir dünya varmış hissi yaratıyordu.

İçeride ise özellikle mermerler, granitler ile yaptığı ve nasıl yapıldığına akıl sır ermeyen heykelleri göze çarpıyordu. Oldukça etkileyici ve kusursuza yakın formları bayıla bayıla izledik. Gönül isterdi ki dokunalım, hissedelim ama izin yoktu maalesef.

22646561

Her eserinde ziyaretçilerin derinlik ve ölçek hissini şaşırtan sanatçının en çok aşağıdaki taş blok içindeki siyah boşluklu eseri beni etkiledi. Sağından baktık, solundan baktık, o dikdörtgen, taşın üzerine boyanmış gibi duruyor kesinlikle. Görevlinin bakmadığı bir an elimizi uzattık ve taşın içine doğru neredeyse 60-70 cm oyulmuş siyah bir boşluk olduğunu keşfettik. Gözle kesinlikle anlaşılmayan bu boşluk, insanın sinirini bozan ama bir o kadar da büyüleyen bir etki yaratıyor.

x

Sergiyi, eser sayısı ve düzeni anlamında çok beğendim fakat gezerken diğer ziyaretçiler beni çileden çıkardılar. Sergiyi gezerken sevdiğiniz eserleri fotoğraflamak isteyebilirsiniz tabi ki ama diğer ziyaretçilere “pardon, kenara çekilir misiniz?” demek de ne oluyor?

Uzaklaşıp uzaklaşıp fotoğraf çekecekler yüzünden, kimse beklemek ve/ya kenara çekilmek durumunda değil. Sanki etrafımız gazetecilerle kuşatılmış gibi, sürekli birilerinin kadrajını kapatıyorum tedirginliğiyle dolaşmak zorunda kaldık.

Eğer ki sanatçıya bu kadar düşkünseniz, çıkıştaki mağazada sergide bulunan bütün eserlerin isimlerinin ve güzel görsellerinin olduğu kitapçık satılmakta. Onu edinebilirsiniz.

Kaldı ki, kişisel bir gözlem olarak, 2 sn esere bakıp 50 sn fotoğrafını çekenler vardı ve kalabalığın yaklaşık %80ini oluşturuyorlardı (Şaka değil!). Yine kişisel bir tavsiye olarak, eğer profesyonel bir amaçla ve ekipmanla yapmayacaksanız çekimi, cep telefonlarınızla kalitesiz kalitesiz çekmeye uğraşmayın. Serginin tadını çıkarın ve bazı şeyleri belleğinize kaydedin.

Neyse sakinleşip son cümlemi yazıyorum. Anish Kapoor çağdaş sanatın yaşayan en önemli sanatçılarından. Böyle bir değer İstanbul’a gelmişken ve hazır serginin süresi uzatılmışken fırsatı kaçırmayın ve bir an evvel gidin.

İyi gezmeler,

kaynak: anishkapoor.com, wikipedia, sakıp sabancı müzesi, zaman gazetesi,