yeşil peri gecesi

  • Yazar:Ayfer Tunç /
  • Sayfa Sayısı: 463 /
  • Baskı Yılı: 2010 /
  • Yayınevi: Can Yayınları /

Arka Kapak:

“Ayfer Tunç’tan bugünün romanı.

Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadının hayattan öç almak için soyunmasıyla başlayan bir düşüş hikâyesidir Yeşil Peri Gecesi. Modern toplumun ikiyüzlülüğüne, geleneklerin, alışkanlıkların zorbalığına direnen, “farkına varmış” ve bu nedenle acı çeken bir kadının, annesiyle hesaplaşamayan bir kız çocuğunun, okuyanı rahatsız eden ve belki de bu nedenle elinizden bırakamayacağınız öyküsü.

Cumhuriyet elitlerinin düşkün kuşakları ile orta sınıfın can çekişen tutunamayanlarının karşılaştığı trajik bir karnavala dönüşen kapak kızının romanı, toplumun ve bireyin ruh haritasını en ince ayrıntısına kadar resmeden Ayfer Tunç’un güçlü anlatımıyla Türkiye’nin çürüyen yüzüne de ayna tutmaktadır.”

Ayfer Tunç adını en çok Yekta Kopan’dan duydum. İyi dost olduklarını ve sohbetlerini blogunda sık sık yazıyor. Tabi Ayfer Tunç gibi önemli bir edebiyatçıyı bunca zaman bilmemek benim cahilliğimdi. Fakat kendisinin ilk okuduğum kitabından sonra diğer kitaplarını okumak için can atıyorum. Uzun zaman sonra yeni bir Türk edebiyatçının diline, üslubuna, kelimelerinin lezzetine doyamadım. Hem kitabın sonu gelsin, canımı acıtan bu hikaye bitsin diledim, hem de hiç bitmesin istedim.

Buraya yorumu yazmak için kitabı yanıma aldım. Sonra kitabın ana karakteri olan kadının adı neydi diye düşündüm. Aklıma gelmedi. Sayfaları çevirdim , isme bir yerde rastlayıp bulayım diye. Bulamadım. Çünkü  463 sayfa boyunca bir şimdiki halini, bir çocukluğunu, bir gençliğini okuduğum kadının adı kitapta yok. muş.

İşte kitap bittiği halde şaşırtıyor ya, okurken  de sürekli şaşırıyorsunuz. Öncelikle inanılmaz bir kurgu var. Kaç farklı zamanı aynı anda okuduğunuz karışıyor. Ama dikkatinizi dağıtmıyor, okutuyor, okutuyor…

Ayfer Tunç Radikal Gazetesine verdiği röportajda kitabını şöyle açıklıyor: “Bir çürüme hikâyesi anlatıyorsak, bunun başladığı yer genellikle ailedir ve çürüme ailede başlamışsa ölüm çok büyük ihtimaldir, bu çürümenin içinden çıkıp ölüme direniş de romanın ta kendisini oluşturur. Buna bağlı olan soru ise ‘aile neden çürür?’ sorusudur ki ‘Yeşil Peri Gecesi’ asıl bunu dert ediniyor”

Bir de  kitabın ana karakteri “kadın” şiir tutkunu. O yüzden çok güzel alıntılar var. Kitabın sonunda, kitapta geçen şiirler toplanılmış. Kitap bitince o şiirleri tekrar okumak büyük haz veriyor.

Sözün özü,kitabı okuyunuz. Özümseyiniz. Alt metindeki mesajları alınız. Tavsiyedir.

Not: Okurken bir çok yerin altını çizdim ama defalarca okuduğum “Uykudan Önce, Uykudan Sonra” adlı 3 sayfayı buraya aktarmak istedim. (syf 111-113)

“Ruhla bedenin birbirinden ayrılması için ille ölmek gerekmez. İnsan yaşarken de ruhuyla bedeni birbirinden ayrılabilir. Ama asıl sorulması gereken soru, ruhla bedenin ölmeden birbirinden ayrılmasının mümkün olup olmadığı değil, bu ikisinin nasıl olup da tekrar birleşebildiğidir.

Nasıl olduğunu bilmiyorum. Ama oluyor.

Bir şey oluyor. Ruhla beden birbirinden ayrılıyor. İnsan ölü gibi oluyor, ama ölü değil.

Varlık bir süre ruhta yaşamaya devam ediyor ve o an için kendine ait olmayan bedenin faaliyetini, sanki  ölmüş gibi izleyebiliyor.

Ruhla bedenin birbirinden ayrı olduğu sırada duygular kayboluyor. Acı çekilmiyor, utanç duyulmuyor, zevk alınmıyor. Basit bir şaşkınlık ya da eylemin sonuna ilişkin bir merak bile doğmuyor.

Varlık tarifsiz, ışıklı bir boşluk haline gelen ruhta bütün özüyle yuvalanıyor ve ruh, tek başlarına iken varlıklarına tahammül edilmesi imkansız olan, hepsi birbirinden iğrenç; et, kemik, kan, sinir, yağ, doku, diş, kas, bez, kıkırdak, deri, saç, kıl, tüy, tırnak, zar, tükürük, asit, salgı, safra, kusmuk, sümük, sidik, bok ve daha bir yığın iğrenç unsurun oluşturduğu, deri denen madde tarafından mükemmel kaplanmış, kalbin attığı, kanın aktığı, kasların çalıştığı, salgıların salgılandığı, nöronların iletiştiği, kısacası tıkır tıkır işleyen ve bir araya gelince iğrenç olmaktan çıkıp güzelleşen, kimi zaman çok fazla güzelleşen ve adına beden denen bu bütünü izliyor.

Ruh sessizce ve yorumsuzca bedeni izlerken, beden iç ve dış faaliyetine devam ediyor.

Ruhla bedenin birbirinden ayrı olduğu sırada, beden tümüyle itaatkar, hiçbir şeye itiraz etmiyor, hatta en ufak bir iradi eylemde bile bulunamıyor. Bu sırada ruh çok soğukkanlı ve akıllı, hafızası da var. Bedenin de bir hafızası var, ama olduğu daha sonra anlaşılıyor.

Ruhla bedenin ayrı olduğu sırada yaşanan her neyse bitiyor ve uyku başlıyor. Bir süre için ruhuyla bedeni birbirinden ayrılan insan uyumaya başlıyor. Saatlerce uyuyor, günlerce, bıraksalar yıllarca uyuyacak.

O derin uyku sırasında ne oluyorsa, ruhla beden tekrar birleşiyor.

Varlık bir bütün olarak uyanıyor.

İşte, bu geçici ayrılığın çok acı veren sonuçları uyanınca yaşanmaya başlıyor.

Kan ağırlaşıyor, koyulaşıyor. Kalbin atışları düzensizleşiyor. Akciğerler büzüşüyor. Kemikler çıtırdıyor. Sinirler titriyor. Etler sızlıyor. Safra hareketleniyor. Beden külçeleşiyor. Bacaklar yürüyebilmek için birbirini sürüklüyor. Kollar yukarı kalkmıyor. Boyun başı taşıyamaz oluyor. Omuzlar düşüyor, göğüs kafesi sızlıyor. Her hareket bütük bir acıya yol açıyor.

Bu esnada ruh hafızasını konuşturmaya başlıyor. O konuştukça beden olup biteni hatırlıyor. Beden hatırladıkça ruh acıyor. Ruh acıdıkça damarlardaki kan çırpınıyor. Kan çırpındıkça mide yükseliyor. Mide yükseldikçe safra fışkırıyor. Safra fışkırdıkça mide ve boğaz ve ağız yanıyor. Mide ve boğaz ve ağız yandıkça gözyaşları sel oluyor. Gözyaşları sel oldukça insan çırpınıyor-çırpınıyor-çırpınıyor.

Sonunda unutma geliyor. Erteleme daha doğrusu. Hatırlamayı erteleme.

Ruh ve beden işbirliği yapıyor. Olup biten derinlerde bir yere saklanıyorlar.

Ama bu tecrübenin izi incecik, buruşuk bir halde, dokunsan acıyacak bir halde yüzeyde bir yerde duruyor. Olup biten hatırlanmasa bile, dinmeyen bir sızı kendini daima hatırlatıyor.

Bu sırada ruh da beden de ölmüş olmayı diliyorlar.

Ama çok sürmüyor bu. Her ikisi de yaşamak istiyor ve yaşamaya devam edebilmek için ölmüş olmayı dilediklerini unutuyorlar. Zaten artık birbirinden ayrı değiller, birlikte hareket ediyorlar.”