Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir

Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir

  • ekümenopolisYönetmen: İmre Azem
  • Tür: Belgesel
  • Yapım: Türkiye, Almanya / 2011

“Ekümenopolis, 1967 yılında yunanlı şehir plancısı Constantinos Doxiadis tarafından ortaya atılan, günümüzün kentleşme ve nüfus artışı hızları göz ününe alındığında, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eden bir terimdir.

Ekümenopolis İstanbul?a bütüncül bir yaklaşımı amaçlıyor, değişim kadar, değişimin altındaki dinamikleri de sorguluyor. Bizi yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepelerine, Marmaray?ın derinliklerinden 3. köprünün güzergahına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete, bu uçsuz bucaksız kentte uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Uzmanlar, akademisyenler, yazarlar, mahalleliler, yatırımcılar, kentliler ile konuşacak, kente makro ölçekte bir bakışı grafiklerle izleyeceksiniz. Belki de yaşadığınız İstanbul?u yeniden keşfedeceksiniz ve umarız ki değişime seyirci kalmayacak, onu sorgulayacaksınız. Sonuçta demokrasi bunu gerektirir.”

İzleyeli çok uzun zaman oldu ve yazmakta geç kaldım biliyorum ama aynı ekibin diğer filmlerini izlemeden önce paylaşmak istedim.

Öncelikle büyük paralar kazanan kimselerin işlerini ortaya çıkarıp, kulislerde sürekli konuşulanları kamera önüne taşıyıp  gözler önüne serebilme cesaretinden dolayı, başta İmre Azem olmak üzere tüm ekibi kutlamak gerekir. Zira film hem İstanbul üzerinden yapılan siyaseti ve siyasileri, hem büyük firma ve kuruluşları, hem de kentsel dönüşüm adı altında yapılan saçmalıklara hiç korkmadan değiniyor.

Bu işlerin biraz daha içinde olan biz mimarlar, şehir planlamacılar, mühendisler, odalar büyük bir endişe ve umutsuzluk halindeyiz. Kentsel dönüşüm adı altında yapılanları anlamak mümkün değil. İstanbul gibi kontrolsüz büyüyen bir şehrin geleceği için ne planlandığını ise bilmiyoruz, bildiklerimizi de sorgulamamıza izin verilmiyor.

Yani, tıpkı bu sene ilki yapılan İstanbul Tasarım Bienali’nin ana sergilerinden birinin kentsel dönüşüm konusuna odaklı “Musibet” adlı sergi olması gibi, bu konularla yatıp bu konularla kalkıyoruz ve olumlu şeylerin sayısı, olumsuzların yanında oldukça az.

Film, bu olumsuz konuları somut rakamlarla, görsellerle, grafiklerle ve her şeyden önemlisi olayın 1.numaralı mağdurlarıyla anlatıyor. Dolayısıyla tüm yapılanlara ve yaşananlara gerçeklerin tarafından bakmamıza yardımcı oluyor. Ayrıca konuyu animasyonlarla ele alıyor olması hem daha çarpıcı, hem daha net bir şekilde görmemizi sağlıyor.

Filmin bahsettiği konular arasında birinci ve ikinci köprünün tarihsel süreçteki etkilerinden yola çıkarak üçüncü köprünün yol açacağı şeylerden tutun da, kentsel dönüşümün mağdurlarının öncesinde, esnasında ve sonrasında yaşadıklarına kadar bir çok önemli konu var. Bahsi geçen konularda yorumlara katılmadığım noktalar da oldu ama içinde bulunduğumuz durumu masaya bu kadar detaylı yatırmasından dolayı çok başarılı buldum.

Sinematografik açıdan ise  mekan seçimleri, görüntü, animasyonlar ve kurgu çok iyiydi. Yalnız ses konusunda bir sıkıntı vardı, fon müziğinin yüksekliği konuşulanların anlaşılmasını güçleştirdi. Bunun dışında çok başarılıydı.

Filmdeki tüm anlatılanları, filmin sonuna doğru Mimarlar Odası Başkanı Mücella Yapıcı açıkladı:

İstanbul?daki ekolojik eşikleri aştınız, nüfus eşiklerini aştınız, ekonomik eşikleri aştınız. Nereye gidecek bunun sonu derseniz, Doğan Kuban?ın söylediği şeyi söyleyeceğim size: kaos”

Sayılı salonda vizyona girebilen, kulaktan kulağa yayılarak seyirci toplayan filmin, hala gösterimleri oluyor. Meraklılarına filmin facebook adresini takip etmelerini öneririm.

İyi seyirler,

kaynak: ekumenopolis.net

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda

marina

Film festivalini bu yüzden seviyorum! Yine şimdiye kadar adını duymadığım ama tüm dünyada müthiş bir üne sahip bir sanatçı ile tanıştım: Marina Abramoviç!

İnanılmaz bir kadın, inanılmaz bir beden, inanılmaz bir oto kontrol, inanılmaz bir iş aşkı, inanılmaz bir sanat anlayışı… Bu kadınla ilgili her şey inanılmaz!

Bir kere yanda gördüğünüz fotoğraftaki bu kadın 66 yaşında. Yüzünün genç görünmesini geçtim, filmde çıplaktı ve vücudunu gördüm. Taş çatlasın 35 gösteriyor! İ-na-nıl-maz!

Anlatacaklarım ve Marina’nın performanslarından göstermek istediklerim çok. O nedenle açık kalan ağzımı kapatarak, dilim döndüğünce size de onu anlatmak ve tanımayanlarla tanıştırmak isterim.

——————————————————————

Öncelikle filmin bilgilerini ileteyim:

  • Film adı: Marina Abramoviç:  Sanatçı Aramızda / The Artist is Present
  • Yönetmen: Matthew Akers
  • Yapım:  ABD / 2011 
  • Süre: 105dk

2012 Berlin Panorama İzleyici Ödülü
Marina Abramovic yaklaşık kırk yıldır sanatı yeniden tanımlıyor ve kendi bedenini bir araç olarak kullanıp, meydan okuyan, şok eden ve düşündüren performanslar sergiliyor. 1995 İstanbul Bienali?nin de katılımcılarından biri olan sanatçı, günümüzün en etkili ve tartışmalı sanatçıları arasında yer alıyor. Bu belgeselde Marina?nın, New York?taki Modern Sanatlar Müzesi?nde (MoMA) gerçekleştirilecek retrospektifine hazırlanma sürecini izlerken, MoMA?da bir sandalyede hareketsiz olarak 736 saat boyunca oturduğu performansının da dahil olduğu gösterisinin üç aylık dönemine de şahit oluyoruz.

 ——————————————————————

Marina Abramoviç, 1946 yılında Yugoslavya’da doğmuş. Annesi de babası da II.Dünya savaşında orduda olan sanatçının babası, evi 1965 senesinde terk etmiş. Bu zamandan sonra evin tüm kontrolü, askeri disiplini evde de uygulayan annesine geçmiş. Sanatçı bir röportajında 29 yaşına kadar eve saat 10’dan geç gelmediğini anlatmış.

1965-70 yılları arasında Belgrad’da Academy of Fine Arts, 1972 yılında Zagreb’de Academy of Fine Arts’ta yüksek lisansı ve 1973-75 yılları arasında ise Novi-Sad’daki Academy of Fine Arts bölümünde eğitim görmüş ve sonrasında solo performanslarına başlamış.

1971-76 yılları arasında Nesa Paripoviç ile evli kalan sanatçı, 1976’da Yugoslavya’yı terk etmiş ve Amsterdam’a taşınmış.

Marina’nın 1973 yılında gerçekleştirdiği “Rhythm 10” adlı performansında, 20 bıçağı sırayla ritmik bir şekilde parmaklarının arasına  saplayarak, meşhur Rus oyununu oynamıştır. Bıçak, parmağına her denk gelişinde bıçak değiştirmiş ve tüm bu olanları kaydetmiştir. Kendini 20 kere kestikten sonra, kaseti çalıştırıp sesleri dinleyip, seslere göre aynı hareketleri tekrar yaparak geçmişle şimdiyi bütünleştirmeye çalışmıştır. Fiziksel ve zihinsel sınırları zorlamaya çalıştığı performasında, yaşadığı acı ile geçmiş ve şimdinin seslerinin çakışması durumunu inceleyen sanatçı, performansı yapanın bilinç durumunu incelemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=h9-HVwEbdCo

Marina Abramovic «Rhythm 5»1974 yılında ise Rhythm 5 adlı performansını gerçekleştiren sanatçı ahşaptan yapılmış büyük bir yıldızın içine 100 kilo kadar petrolü koyup yakmıştır. Daha sonra yıldızın içinden çıkıp el, ayak tırnaklarını ve saçlarını kesip ateşe atan sanatçı, daha sonra da yıldızın içine uzanıp yatmış. Fakat performansı sırasında oksijen azlığından bilincini kaybeden sanatçının fenalaştığını anlamayan izleyiciler, ancak bacağına sıçrayan ateşe tepki vermemesinden kötüleştiğini farketmiş. Daha sonrasında sanatçı bu performansı ile ilgili sinirli olduğunu çünkü fiziksel bir sınır olduğunu ve bilinç kaybolduğunda performansın mümkün olmadığını söylemiştir.

 Yine 1974 yılındaki Rhythm 2 adlı performansında bu sefer bilinçsizliği performansına dahil etmeye çalışmıştır. Bu çalışmasını iki bölüme ayıran sanatçı, birinci bölümde katoni hastaları için verilen ve vücut kaslarının kontrolünü yitimesine neden olan, fakat zihnini berrak tutan bir ilaç almış, 10 dakika sonraki ikinci bölümde ise depresif kişilere verilen ilaçlardan kullanmış ve zihinsel olarak tamamen dağılmıştır. (Hatta bu bölümü sonradan hatırlamaz). Sanatçı bu performansı ile zihinsel ve fiziksel bağları keşfetmeye çalışmıştır.

Aynı yıl yapmış olduğu Rhythm 0 adlı performansında ise performansı yapan kişi ile seyirciler arasında bir ilişki kurmak istemiştir. İçlerinde gül, tüy, makas, tabanca ve mermi dahil 72 objeyi etrafa bırakan ve seyircilere, bu objelerle sanatçıya istedikleri her şeyi yapma özgürlüğü veren bu performansın başlangıcında, seyirciler oldukça tutukmuş. Zaman ilerledikçe tamamiyle hareketsiz bulunan sanatçıya davranışları değişen seyirciler, altı saatlik performans boyunca gittikçe artan şiddet eğilimi göstermişler. Bir seyirci Marina’nın elbiselerini keserken, bir diğeri karnına dikenli gülü batırmış, birisi kafasına silahı dayamış, bir diğeri ise onu durdurmuş. 6 saat sona erdiğinde Marina performansını bitirdiğinde, performans sırasında ona dokunan herkes göz göze gelmemek için kaçışmış. Performans sonrası Marina, “Öğrendim ki, seyircilere izin verirseniz, sizi öldürebilirler!” şeklinde yorum yapmış.

1976 yılında Amsterdam’a taşındıktan sonra Alman sanatçı Ulay ile tanışmış ve beraber çalışmalara başlamıştır. Birlikte yaptıkları performansları oldukça ses getiren iki sanatçı, beraber olmaya başlamış. Marina, en büyük problemlerini “sanatçı egosu” olarak belirtirken, birbirlerini dengelemeye çalıştıklarını anlatmıştır.

Birlikte performe ettikleri “Death Self” adlı performansta, ağızlarını tamamen yapıştırarak birbirlerinin verdiği nefesi almışlardır. On yedi dakika sonra oksijen tamamen tükendiğinden ve ciğerleri karbondioksitten zehirlendiğinden ikisi de fenalaşmıştır.

Amacı bir kişinin yaşamını elinden alırken, kendininkini de yok ettiğini deneyimlemek olan performanslarından sonra 1977 yılında “Imponderabilia” adlı performanslarını gerçekleştirmişlerdir. İkisi de çırılçıplak, aralarında çok az bir mesafe bırakarak bir geçitte durmuşlar ve insanların bu geçitten, ikisinden birinin yüzüne doğru dönerek, geçmesi şartmış.

httpv://www.youtube.com/watch?v=QgeF7tOks4s

Bu ve benzeri bir çok çalışmadan sonra 1988 yılında Ulay ve Marina, ilişkilerini biterecek olan ruhsal bir yolculuğa çıkmak istemişler. Çin Seddi’nin bir ucuna Ulay, diğer ucuna Marina geçmiş ve birbirlerine doğru romantik bir yürüyüşe başlamışlar. Her biri 2500 km yol katettikten sonra ağlayarak buluşmuş ve birbirlerine elveda demişler.

2005 Kasım’ında başlamak üzere, Marina New York Guggenhaim Müzesi’nde “Seven Easy Pieces” adlı çalışmaları  performe etmiştir. 5i başka sanatçıların, ikisi kendi performansı olmak üzere yedi çalışmayı sunduğu bu sergi oldukça ilgi görmüş.

14 Mart – 31 Mayıs 2010 tarihleri arasında Museum of Modern Art (MoMa)’da hayatının en büyük sergisi açılmıştır. Sergide sanatçının önemli performansları başka sanatçılar tarafından canlandırılırken, sanatçı da “The Artist is Present” adlı performansını sergilemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=2GD5PBK_Bto

Kendisi için hazırlanan bir masa ve iki sandalyeden oluşan sahnede, sandalyeye oturan ve bunu hergün sabahtan akşama kadar hiçbir şey yemeden ve tuvalete gitmeden, toplamda 736 saat boyunca yapan sanatçı yaşına rağmen inanılmaz bir performans sergilemiştir. MoMa’da günlerce kuyruk oluşmasına neden olan performansında, sanatçı sandalyede otururken karşısına seyirci gelmektedir ve Marina başını kaldırıp karşısındakilerin direk gözlerine bakmıştır. Diledikleri kadar oturmakta serbest olan seyircilerin oldukça etkilendiği performans, çoğu zaman seyircilerin ağlamasıyla son bulmuştur. Aradan bir süre geçtikten sonra masanın da kaldırılmasını isteyen Marina, seyircilerin direk karşısına oturmasını, aralarında masanın  olmamasını istemiştir.

httpv://www.youtube.com/watch?v=jY3VwmiT3j4

Aralarında, yukarıda bahsi geçenlerin dışında sesi kısılana kadar bağırdığı, tamamen çıplak olarak hareketli kolonları vücudunu vurarak ilerlettiği (Expanding in Space), bilincini kaybedene kadar ezber yaptığı, kendini kırbaçladığı performansları dahil birçok çalışması olan sanatçı. Vücudunu sanata dahil ettiği, fiziksel ve zihinsel olarak sınırları zorladığı çalışmaları ile “performans sanat”ını çok başka konumlara taşımıştır.

httpv://www.youtube.com/watch?v=HEQUC0-AlUo&feature=related

Festivalde izlemiş olduğum belgeselindeki tavırlarından oldukça muzip, şakacı ve enerji dolu bir insan olduğu görünen Marina’nın, kendisinden gençlere verdiği dersler ve öğretileri çok etkileyiciydi. Ayrıca yıllar sonra Umay’ın MoMa’daki sergi ve belgesel çekimleri için gelmesi ve karşılaşmaları oldukça romantikti.

Sanatçıyı günün birinde canlı olarak izlemeyi umuyorum.

İyi seyirler,

 

Dilsiz Bir Hayat – Una Vida Sin Palabras

Dilsiz Bir Hayat – Una Vida Sin Palabras

dilsiz bir hayat

  • Yönetmen: Adam Isenberg
  • Yapım: Türkiye-Nikaragua 2011
  • Süre: 71 dk
  • Katılanlar: Aurora del Rosaria Rodríguez Salgado, Dulce Maria Rodríguez Merlo, Jose Francisco Rodríguez Merlo 

Nikaragua?nın ücra bir köyünde yaşayan Dulce Maria ile erkek kardeşi Francisco, sağır doğmuş ve hiçbir dil öğrenememişlerdir. Ne sözlü-yazılı bir dil, ne de işaret dili… Öyle ki, bu abla kardeş kendi isimlerini, hatta bir isimleri olduğunu bile bilmezler. Ta ki onlara ilk kelimelerini öğretmeye kararlı, kendisi de doğuştan sağır, işaret dili öğretmeni Tomasa köye gelene kadar. Dilsiz Bir Hayat, 2006 yılından bu yana İstanbul?da yaşayan, TRT Televizyonu için Adem?in Seyir Defteri isimli belgesel gezi programının yönetmenliğini yapan Adam Isenberg?in ilk uzun metrajlı çalışması.

Bu cümleyi kaç kere kurdum bilmiyorum ama : Film festivalinin belgesel bölümüne bayılıyorum! Bu sene izlediğim belgeseller içinde beni oldukça etkileyenlerden biri Dilsiz Bir Hayat’tı. Yönetmeni, yapımcısı ve ses miksajcısı filmin sonunda soruları yanıtladılar.

Ellerinde bir kamera ile konuk oldukları ailedeki sağır dilsiz kardeşleri, hiç para kullanmadan sürdürdükleri yaşamalarını (ekip biçtiklerini yiyiyorlar)8 hafta boyunca tek kamera ile görüntülemişler. Tek kamera kullanmalarının nedeni ailenin en doğal halini yakalayabilmek için en az dikkati çekmekmiş.

Belgeselde en çok görülen Dulce Maria, kameraları oldukça sevmiş fakat erkek kardeşleri aynı şekilde değilmiş. Erkek kardeşler kameraları görünce doğallıktan daha çok uzaklaştıklarından, belgeselde Dulce Maria’ya daha çok yer verilmiş.

Öğretmen Tomasa’nın onlara tek bir kelimenin işaretini öğretebilmek için verdiği çaba çok etkileyiciydi. Ve tabii bu öğrenme sürecini izlerken, öğretmen tekrar tekrar aynı kelimelerin üzerinden geçtiğinden biz seyirciler de 20ye yakın işaret dili kelimesi öğrenmiş olduk.

Benzer çalışmaları Türkiye’de de yapmak istediğini söyleyen yönetmen Adam Isenberg’in yeni işlerini merakla bekliyorum.

İyi seyirler,

New York’ta 2 Gün

New York’ta 2 Gün

  • 2-Days-in-New-YorkYönetmen: Julie Delpy
  • Yapım: 2011 Fransa 
  • Süre: 91 dk
  • Oyuncular: Julie Delpy, Chris Rock, Albert Delpy

“Julie Delpy?nin bağımsız romantik komedisi Paris?te 2 Gün?de Marion ve Jack, ilişkilerini canlandırmak için iki günlüğüne Paris?e gidiyorlardı. Bu 2007?deydi. Yıllar sonra, günümüzde, Marion ile Jack ayrılmıştır. Marion, New York?ta Mingus?la mutlu mesut (hatta biraz fazla mesut), kedileri ve önceki beraberliklerinden çocuklarıyla yaşamaktadır. Ne var ki, Marion?un (Delpy?nin gerçek babasının canlandırdığı) fazla neşeli babası, her daim azgın kız kardeşi ve onun rezil erkek arkadaşı aniden ziyarete gelir. Marion?la Mingus?un ilişkileri iki gün boyunca akıl almaz sınavlardan geçecektir, çünkü bu üç Fransızın ırkçı yaklaşımları, cinsellik konusundaki rahatlıkları sınır tanımamaktadır.”

Paris’te 2 Gün filmini izlememiştim. Devam filmi olan New York’ta 2 Günü ise festivalde izleme şansı buldum. Komedi filmlerinden aşina olduğumuz Chris Rock ile filmin aynı zamanda yönetmeni olan Julie Delpy’nin başrollerinde olduğu bence absürd komedi olan filmi pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim.

Öncelikle filmin çoğu sahnesi ufak bir apartmanda geçtiğinden, sıkıcıydı. Sonra espriler bence bir hayli yavandı. Fakat baştan sona bir hikayesi olması ve kurgusu güzeldi.

İzlenebilir ama iddialı bir romantik komedi olduğunu söyleyemeyeceğim.

Yine de iyi seyirler,

Büyük Derbi – SuperClasico

Büyük Derbi – SuperClasico

büyük derbi

  • Yönetmen: Ole Christian Madsen
  • Yapım: Danimarka / 2011  
  • Süre: 99?dk
  • Oyuncular: Anders W. Berthelsen, Paprika Steen, Jamie Morton 

Christian bitmiş bir adam. Karısı Anna onu terk edip Buenos Aires?e taşınmış, genç oğlu Oscar ona hepten yabancı, üstelik şarap dükkânı batıyor. Depresyondaki bir adam artan şarapları içmekten başka ne yapabilir? Karısıyla işleri yoluna sokmak için oğlunu yanına alıp önceden haber vermeksizin Arjantin?e gitmek de iyi bir fikir gibi gelir Christian?a. Fakat her yıl düzenlenen büyük futbol turnuvası ?Superclasico?nun olduğu döneme denk gelmişlerdir. Anna futbolculara menajerlik yapmakta ve bir yıldız oyuncunun villasında kalmaktadır. Belli ki Buenos Aires?te futbol, şarap, tutku, tango ve Latin kanı tam gaz yaşanacaktır! Ole Christian Madsen?in egzotik bir ortamda geçen bu yeni filmi, Oscar yarışında ilk dokuz film arasındaydı.

Bu seneki film festivaline, eğlenceli bir Danimarka yapımı olan Büyük Derbi ile başladım. Dramı ve eğlencesi oldukça dozunda olan film, doğru oyuncu seçimi ve başarılı görüntü yönetimi ile göz doldurdu. Antidepresan kategorisindeki filmi, tüm salonu dolduran kalabalıkla, kahkalarla izlemek çok keyifliydi.

Geçen sene izlediğim yoğun Rio filmlerinden sonra Rio’ya gitmek için yanıp tutuşur olmuştum. Bu filmle de Buenos Aires’i görme isteği kapladı içimi. Müthiş müzikler eşliğinde futbol tutkusu ile birlikte filmin fonunu oluşturan Buenos Aires görüntüleri çok iyiydi.

Oscar aday adayı olan filmi izlemenizi tavsiye ediyorum ve filmden bir cümle ile bitiriyorum.

“İyi bir şaka firsatini asla kaçırmayan Tanrı, bazen, ayrılanları tekrar bir araya getirir.”

İyi seyirler,