Ece Temelkuran’dan Bir Devrin Romanı

Ece Temelkuran’dan Bir Devrin Romanı

  • devirCan Yayınları
  • Yazar: Ece Temelkuran
  • İlk basım 2015
  • 504 Sayfa

“”Ben artık susmak istemiyorum. Çünkü insan belki hiç konuşamaz bir kere susarsa. Kuğu gibi dili dışarıda kalır, ses çıkmaz. Ben artık hep konuşacağım.”

Bu bir devir romanı. Herkesin zamanı bir başkasına devrettiği hayatta, Ali ve Ayşe’nin beraber kurdukları gizli bir dünya var içinde. Sadece o iki çocuğun gördüğü ve bir tek dilsiz kuğuların bildiği bir yer. O dünyada bugün yaşadıklarımıza asıl biçimini verenler, yani unuttuğumuzu hatırlamadığımız şeyler var… Ece Temelkuran, yalnızca çocuk gözümüzle bakınca hatırlayacaklarımızı anlatıyor. Dilsiz kuğuların dün söylediklerini yarına devrediyor…”

httpv://www.youtube.com/watch?v=LT-rCqa5J8o

Ece Temelkuran ile tanışıklığım köşe yazılarından gelir. Röportajlarını, televizyon programlarını da zaman zaman takip etmişliğim vardır. Bir kadın olarak sağlam, özgüvenli duruşu ve güçlü söylemleri her zaman dikkatimi çekmiş ve zaman zaman da takdir etmişimdir.

xcxx86 doğumlu biri olarak 70lerin sonu ve 80lerin başı anne ve babamın üniversite yıllarıdır benim için. Darbe dönemi yaşadıklarını zaman zaman sohbetlerde anlatırlar. Kaybettikleri arkadaşları, sağ-sol kavgaları, okulun neredeyse 1 sene kapatılması, hapisler, işkenceler kadar;  o dönem dostlukları, içinde bulundukları trajik duruma rağmen yaşanan komik olaylar da sıkça sohbet konusu olur.

‘Devir’ de tıpkı anne babamdan dinlediğim gibi darbe dönemini siyasi gelişmelerinin yanı sıra devam eden hayatta yaşananları çocukların ve halkın gözünden anlatmaya çalışıyor. Ankara ve Kuğulu Park’ı merkez alarak memleketin o devrine iki küçük çocuğun gözünden bakan romanın ilk sayfalarında o çocuk dilini garipsemiş olsam da ilerleyen sayfalarda Ali ve Ayşe’nin bütün saflığıyla tanık olduklarını görüp inanılmaz içselleştirdim. 80 darbesini ilk kez çocukların gözünden anlatan roman olan Devir, üzerinden 30 küsür sene geçtiği için unutulduğunu sandığımız zamanların, aslında o dönemi yaşamış çocuklar dahil herkesin bugününü nasıl etkilediğini anlamamı sağladı.

Darbe dönemi gençliğinin yaşadığı isyanı, karşıt görüşlerin birbirini anlamamaktaki ısrarı, ekonomik düzeylerdeki farklılıklar nedeniyle yaşanan ezilmişlik ve ötekileştirmeleri okudukça, bizim yaşımızdakiler için yaşadığımız en önemli günler olan, ve benim için hatıraları hala dün gibi taze olan, Gezi zamanlarını oldukça sık hatırladım. Tekerrürden ibaret olduğu sıklıkla hatırlatılan tarihi bol bol anarak bazı yaşananların zaman zaman azalsa veya unutulsa da var olmaya devam ettiğini fark ettim.

Kitabı okumadan önce göz gezdirdiğim yorumlarda çoğu olumlu şeylerin yanında edebi dilindeki başarısızlıklar ve solu yüceltmesiyle ilgili yazılanlar da vardı. Açıkçası edebiyatla ilgili bir uzmanlığım olmadığı için o konuda bir yorum yapamayacağım, ben bir okur olarak okurken zorlanmadım. Sol geleneğinin yüceltilmesiyle ilgili mesele de ise, o dönemleri bizzat ve içinde yaşamış babamın söyledikleri aklıma geliyor. O dönemin gençleri olarak kendilerine ne anlatılıyorsa ona derin bir inançla bağlandıklarını, hangi ideolojik görüşü benimserse benimsesin herkesin memleketi kendisinin kurtaracağına inandırıldığını söyler. O yüzden bize hep “Her görüşten yazarı takip edin, hepsinde kendinize göre doğru ve yanlış şeyler bulursunuz.” der.  Bu anlamda sizin görüşünüz ne olursa olsun, uzak gibi görünse de yakın geçmişimize dair yaşananları okumanızı tavsiye ederim.

İyi okumalar,

Not: Ece Temelkuran?ın yeni romanı Devir, aynı anda hem basılı hem de e-kitap olarak okurlara sunuldu. Can Yayınları?nın 2014 sonu itibariyle ?Aynısının Yarısı? sloganıyla duyurduğu yeni e-kitap fiyat politikasına göre tüm e-kitaplar, basılı kitabın yarı fiyatına satılmaya devam ediyor. e-kitap satan tüm sitelerde Devir, özel fiyatıyla yerini aldı!

Kitabı satın almak isterseniz tıklayınız.

Dan Brown’dan Yeni Bir Macera: Cehennem

Dan Brown’dan Yeni Bir Macera: Cehennem

cehennem

  • Yazar: Dan Brown
  • Orjinal İsim: Inferno
  • Altın Kitaplar
  • 576 Sayfa

” Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon başından vurulmuş bir halde hastane odasında gözlerini açar. Ne buraya nasıl geldiğini ne de nasıl vurulduğunu hatırlamaktadır. Camdan gördüğü manzara karşısında altüst olan profesör, evinden binlerce kilometre uzakta, Floransa?da olduğunu anlar. Yaşadığı korkunç baş ağrısına eşlik eden tek şey; sürekli kâbuslarında gördüğü kan kırmızısı bir nehrin karşısından kendisine seslenen gümüş saçlı güzel bir kadın ve toprağa baş aşağı gömülü can çekişen bedenlerdir. Langdon gördüğü kâbusları anlamlandırmaya çalışırken kadın bir suikastçı tarafından takip edildiğini, kendine tedavi uygulayan doktorlardan biri gözlerinin önünde vurulunca anlar. Hastanede görevli diğer doktorlardan biri olan Sienna Brooks?un o ölüm kalım anında yardım etmesiyle hayatta kalır. Simgebilim profesörü kendini bir anda ipuçlarını Dante?nin cehenneminde bularak çözmesi gereken korkunç bir senaryonun içinde bulur. Floransa?nın tarih kokan dar sokaklarından Venedik?in muazzam bazilikalarına uzanan semboller zinciri Langdon?ı insanlık tarihini sonsuza dek değiştirebilecek bir mekâna sürükler. Burası üç imparatorluğun merkezi olmuş, insanlık tarihi kadar eski, dünyanın incisi İstanbul?dur. Ve bu şehirde ya insanlık tarihi baştan sona yeniden yazılacak ya da bunu yazacak hiç kimse kalmayacaktır… 

.. Diz çök kutsal bilgeliğin yaldızlı mouseion?unda ve kulağını yere daya, dinle suyun şırıltısını. 

Batık sarayın derinliklerine in, orada, karanlığın içinde bekler khtonik canavar kan kırmızısı sularına gömülmüştür lagünün ki yansıtmaz yıldızları… “

Her kitabıyla oyucuyu şehirden şehre sürükleyen Dan Brown’un yeni kitabı Cehennem, bu sefer Venedik, Floransa ve İstanbul’da geçen macerayla bizleri buluşturuyor. Tasvir yeteneğine hayran olduğum yazar, bazı bölümlerde bu şehirlerdeki mimariyi öyle detaylı anlatıyor ki, hikayeyi okurken gerçekten içinde dolaştığınızı hissediyorsunuz, üstüne googlelayıp görsellerine bakmak istiyorsunuz, yetmiyor o şehirlere gitmek istiyorsunuz. Ama bazı yerlerde bu tasvirleme olayı abartılarak bilgi verme telaşına dönüşüyor ve hikayeden uzaklaşmanıza neden oluyor.

Tasvirleriyle bilinen Dan Brown üslubundaki kitapta tıpkı Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci’nin Şifresi ve Kayıp Sembol’de olduğu gibi gizem, sanat tarihi bilgileri ve ters köşe hikayeler mevcut. Fakat gizemlerin sonuncusu, hikayenin çözümleneceği mekan İstanbul’da olduğundan ve bariz özellikleri henüz kitabın ortalarında söylendiğinden, bizler gizemi çoktan çözmüş oluyoruz. Kimin katil olduğunu 10.dakikada çözdüğümüz filmler gibi. O yüzden kitaptaki kahramanların bu gizemi çözmesi kısmı biraz sıkıcı oluyor.

İnsan nüfusunun hızlı artışı konusunun Clive Cussler’ın kitabından çalıntı olduğu iddialarını bir kenara bırakırsak, Dante’nin Cehennem’ini rehber alan kitabı, en azından okuyucuya aşağıdaki soruyu sorgulama olanağı verdiği için bile sevdiğimi söyleyebilirim. Hayatın anlamını vaad ettiği reklam kampanyasının aksine, okuyucu pek de yormayan, macera filmi izliyormuşcasına okutan bir kitap olduğunu biliyorum fakat konusunda nüfus artışı sorununun kıyısından bile geçmiş olması sevindirici.

İyi okumalar,

“Bir düğmeye basıp, yeryüzündeki nüfusun yarısını öldürebilecek olsaydın, bunu yapar mıydın?.. Peki ama eğer o düğmeye hemen basmazsan gelecek yüzyıl içinde insan türünün yok olacağı söylenseydi… O zaman basar mıydın? Arkadaşlarını, aileni, hatta belki kendini öldürmek pahasına?”

Mükemmel Bir Başucu Kitabı: Parfümün Dansı / Tom Robbins

Mükemmel Bir Başucu Kitabı: Parfümün Dansı / Tom Robbins

    • parfümün dansıAyrıntı Yayınları
    • Parfümün Dansı / Jitterbug Perfume
    • Yazar: Tom Robbins
    • İlk basım 1985
    • 368 Sayfa

“Oyunculuk uçarılık değil, bilgeliktir” diyerek çılgınlık derecesinde oyuncul romanları yazan Tom Robbins, bu romanda hayatımızı var eden en temel kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi. Batıdan Doğuya, oradan da Yeni Dünyaya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamanda, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünyada ise sadece başarı ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartesa inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Bay Koku, Bay Aydedeye Havlayan, Bay şaşırtıp Kaçan, Bay Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç Bay Küstahlık, Bay Doğa En İyisini Bilir…dir.Panın en yakın arkadaşları ise, İnsanın kalbiyle yaşamasını savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutrayı bütün incilikleriyle bilen koku bilgesi Kudradır.

Bugün Panın, Alobarın ve Kudranın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkarlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, aşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.

Bu kitapta hayatlarını bir deney olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..”

Kitabı eski müdürüm bana hediye edeli belki 2 yıldan fazla oldu. O gün bugündür kitaplıktaki rafından bana göz kırpıyordu fakat, ancak okuyabildim. Ve öyle güzel bir zamana denk geldi ki, sindire sindire okuyabilmiş olmaktan çok mutlu oldum.

Yüzyıllar öncesinden başlayıp yakın tarihimize kadar gelen hikaye okuyucuyu zamanlar arası yolculuğa çıkartıyor ve  film izler gibi okunuyor kitap. Kurgusu, karakterleri o kadar başarılı tasvir edilmiş ki, roman boyunca onlarla tanışıp yolculuklarında yanlarındaymışsınız gibi hissediyorsunuz.

Çıkış noktası koku olsa da felsefe, mantık, dinler, bilim, bilgelik, ölüm, ölümsüzlük, aşk, seks, gelenekler  konularında bolca kafa yorduran roman Tom Robbins’in inanılmaz hayalgücü ve mükemmel diliyle bir başyapıt.

Okurken ve bitirdikten sonra hep bir koku arayışı yaratan bu garip etkili romanı bir an evvel alın ve okuyun. Aşağıda altını çizdiğim bazı yerleri bulabilirsiniz.

İyi okumalar,

***

Sayfa 43

Alobar’ın Aelfric vatandaşı olarak ilk birkaç haftada yaptığı gözlemler şunlardı:

(1) “Burada insanlar ölülerini toplu mezarlara değil, ayrı ayrı mezarlara gömüyorlar. Kabilem, ölümün ortak yarar uğruna kullanılabilecek toplumsal bir olgu olduğuna inanır; oysa artık ben, ölümü kişisel bir meydan okuma olarak görüyorum. Belki de Hıristiyanlıkta ölümle ilgili iyi bir şeyler vardır diye düşünüyorum.”

(2) “Bu malikanenin papazı bana bizim Noog’u hatırlatıyor. Adam hep kendi pozisyonunu, kendi forsunu düşünüyor, herkesi o yönetiyor. Lordu da, leydiyi de, serfleri de, hepsini. Bunları hep kendi koltuğunu korumak, bir de kilisenin toplum üzerindeki mengenesini sıkıştırmak adına yapıyor. Ama köylülerin evlerinin biraz ötesindeki bir kulübede başka bir papaz oturuyor. Bilge bir ihtiyar. Ona Şaman diyorlar. Şaman, toplum düzeninin dışında yaşıyor, ona bulaşmayı reddediyor. Yine de insanları cennete ve yeryüzüne bağlayış biçimi papazınkinden daha anlamlı. Belki de papazın ondan nefret etmesi bu yüzden.”

Sayfa 51

Geçmişte bitki ve hayvan yaşamıyla insan yaşamı arasında pek az fark vardı. Şimdi bazı insanlar kendilerini yalnız hayvan ve bitkilerden değil, öteki insanlardan bile ayırıyor. …

Sayfa 109-110

“Burada öğrettiklerine göre varoluşun çoğu ıstırap çekmek. Istırap da arzulardan geliyor. Demek ki eğer arzuları ortadan kaldırabilirsek, o zaman ıstırabı da kaldırmış oluruz. Bu tabii doğru bir bakıma. Dünyada çok ıstırap, çok sefalet var, tamam, ama bir yığın da zevk var. Eğer bir insan ıstıraptan kurtulmak uğruna tüm zevkleri de en baştan reddediyorsa, ne kazanır? İçinde ne ıstırap ne de zevk olmayan bir hayat boş bir hayattır.  …  Bilerek yavanı, sıradanı, güvenliyi kucaklayan, bunu sırf hayal kırıklığının getireceği acıdan kurtulmak için yapan bir insanı, nasıl bağrına basabilirsin?”

“Eğer arzu, ıstırabı getiriyorsa, belki akıllıca arzu etmediğimizdendir ya da arzu ettiğimiz şeyi ustaca elde etmesini bilmediğimizdendir. Kafalarımızı dua secdelerine gömüp saklayacağımız yerde, tahriklere karşı çevremize duvar öreceğimiz yerde, arzularımızı doyurma konusunda ustalaşsak daha iyi değil mi? Selamet denilen şey zavallılar içindir. Benim inancım bu. Ben selamet istemiyorum. Ben hayat istiyorum. Hayatın da tümünü istiyorum. Sefaletini de harikuladeliğini de. Eğer tanrılar zevkten vergi istiyorsa öderim. Ama vergilerine her seferinde itiraz ederim, karşı çıkarım. … En güzel şeylerin,  bu dünyaya sırf bizi denemek için, büyük ödülü almamızı daha da zorlaştırmak için getirildiğine inanmıyorum. Boşluğun güvenliğini de istemiyorum.  Hayatı bu kılığa sokmak insanlara da tanrılara da yakışmaz.”

Sayfa 226

“Gerçeklik özneldir. Bu kültürde tatsız ve ciddi şeyleri “önemli”sayma eğilimi var. Mutlu sersemler konusunda haklısınız. Ama onlar mutlu olmaktan çok, beyinleri çıkarılmış tipler. Beri yandan, asık suratlı mutsuzun durumu da aynı derecede gülünç. İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner. Kendini çok ciddiye alır. Mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk, kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.”

Sayfa 336

“… Siyasi liderlerimiz aydın değil, dürüst değil, ama birkaç istisna dışında siyasi liderler her zaman öyle olagelmiştir. Ben siyaseti ciddiye almaktan çok uzun zaman önce vazgeçtim. Bu konunun hayatımı nasıl yaşadığıma etkisi olmadı. Politika eninde sonunda her zaman keyif kaçırıcıdır. Ben ise, keyifli yaşamayı seçtim.

“Hayır, dostlarım, beni rahatsız eden… özgün yaşantının yokluğu. Her şey o kadar sahte ki. Her şey yapay, sentetik, sulanmış ve standardize olmuş. Daha yarım yüzyıl önce California’da altmış üç tür marul yetiştirilirdi. Bugün yalnızca dört tür kaldı. Onlar da en iyi marullar değil. Tadı veya besin değeri en yüksek olanlar değil. Raf ömrü uzun olan, süpermarkette güvenli, temiz, tornadan çıkmış gibi gözükebilecek olan melez türler. Her konuda durum aynı. İnsanları, amaçlarını, fikirlerini bile standardize ediyoruz. Her şey sahteleşti.”

Kentlerin Sayısal Durumu: Sonsuz Şehir – The Endless City

Kentlerin Sayısal Durumu: Sonsuz Şehir – The Endless City

Zaman zaman bilgilerini paylaşmaktan büyük zevk duyduğum kişilerin yazılarına blogumda yer veriyorum. Daha önce üniversiteden sevgili hocam Doç.Dr.Canan Girgin’in Seul gezisi notlarını yayınlamıştım. Şimdi ise üniversiteden arkadaşım Sıla Giriftinoğlu’nun kentleşme ile ilgili iki kitap, The Endless City ve Living in the Endless City adlı kitaplarla ilgili yazısını aşağıda bulabilirsiniz.

İyi okumalar,
20.yüzyılın sonlarına damgasını vuran ekonomik küreselleşmeden sonra 21.yüzyılın ilk bölümü şehirleşme, kentleşme cağı olacaktır. Günümüzde, insanlık tarihinde ilk defa, dünya nüfusunun yarısından fazlası kentsel alanlarda yaşıyor. Şehirlerde; şekil, boyut ve yoğunluk dağılımı ile ilgili sorular ve sorunlar giderek daha karmaşık hale geliyor ve dahası yapılı çevrenin sosyal içeriği ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisi, kentsel planlama ile ilgili tartışmalarda ön plana çıkıyor.

The late twentieth century was the age of economic globalization. The first part of the twenty-first century will be the age of the city, the urban age. For the first time in the history of humanity, more than half of the earth?s population is living in urban areas. Questions regarding the shape, size, density and distribution of the city have become increasingly complex and politicized, and the impact of the built environment on social inclusion and quality of life are at the forefront of discussions about urban planning.

Bu yeni oluşum, dünya kentleri üzerinde sürdürülebilir kalkınma odaklı “Urban Age Projesi’ni beraberinde getirdi. Proje, uluslararası üne sahip profesyonellerin katılımı ile 6 şehirde ? New York, Shanghai, London, Mexico City, Johannesburg ve Berlin? çağdaş kentsel çevrenin geleceğini tartışmak için düzenlenen altı konferans ile başladi. Düzenlenen konferanslar, mimarlar, şehir planlamacılar ve politikacıların büyümeyi kısıtlamadan altyapı ve kalkınma planını nasıl geliştirebileceği ve daha iyi bir sosyal ve ekonomik hayata teşvikini nasıl sağlayabileceği  konusunu tartışmak için etkin bir platform sundu.

These are the issues that have led to the creation of The Urban Age Project, a network of organizations, individuals and research projects that focus on sustainable development in the world?s cities. The project gathered a group of internationally renowned professionals for six conferences held in six international cities ? New York, Shanghai, London, Mexico City, Johannesburg and Berlin ? to discuss the future of the contemporary urban environment. The conferences offered a platform from which to discuss how architects, urbanists and politicians should plan infrastructure and development without constraining growth and promote a better social and economic life.

Bu konferanslarda ele alinan konu başliklari ve konferans öncesinde ve sonrasinda yazilan makaleler ”The Endless City” kitabinda derlendi. Bu serinin ilk kitabi olan “The Endless City”, tartışmaların ve konferanslar için hazırlanmış kapsamlı bir araştırma sonucuydu. İçeriğinde;  mimarlık, şehircilik, ekonomi ve siyaset alanında profesyoneller tarafından yazılmış bilgilendirici makalelerin bulunduğu kitap, özellikle 21. yüzyilda şehir plancılığının “planlı” şehirlere etkisini anlamaya yardımcı oluyor.

”The Endless City” is the result of the discussions and extensive research produced for these conferences. The research is clearly presented alongside informative texts written by some of the greatest professionals in the field of architecture, urbanism, economics and politics. The book is produced in close collaboration with the London School of Economics to ensure that all the information presented is accurate and reliable, and the accessible design ensures that this book will become the essential reference tool for everyone involved in urban planning and development.

Serinin ikinci kitabi ”Living in the Endless City” ise; 2050 itibari ile dünya nüfusunun yaklaşık dörtte üçünün şehirlerde yaşayacağını ve bu gidişhata göre dünya genelinde insan yaşamini ve yaşam koşullarinin nasil etkileneceğini inceliyor. Serinin ilk kitabinda olduğu gibi ikincisinde de birçok profesyonelin makaleleri bulunuyor. Mumbai, Sao Paulo ve İstanbul üzerine yazilan denemeler, bu özellikli üç kentin coğrafi yapısı, iklim değişikliği, güvenliği gibi ögeleri inceliyor ve grafiklerle desteklenen sayisal verilerle Newyork, Londra, Berlin gibi diğer metropolitan şehirlerindeki bu koşulları karşılaştırmalar yapıyor.

Second book of this serie is called ”Living in the Endless City” speak about the fact that; by 2050, around three quarters of the world’s population will live in cities, and this ongoing shift in how we live poses fundamental shallenges to human life across the globe. ?Living in the Endless?  is a close look at the issues that affect cities, and thus people around the world, in the twenty first century. There are some focuses on Istanbul, Mumbai and São Paulo, with essays and data on vital themes including security, climate change, democracy and globalization in these three cities as well as the six featured in The Endless City: Berlin, Johannesburg, London, Mexico City, New York City and Shanghai.

Bir mimar olarak tüm meslektaşlarıma, mimarlık ve şehircilik öğrencilerine bu kitaba bir göz gezdirmelerini öneriyorum. Kitap dünyanın en kalabalık şehirlerinin güncel durumunu masa üzerine koyarken aynı zamanda mimar olarak hepimizin bildiği rakamları hep beraber görmemizi sağlayıp, durumu küresel bir gözle inceleme firsatı sunuyor.

 As an architect, i strongly suggest to all my colleagues, students of architecture and urbanism, to have a look at this book. The book shows world’s most populous cities on the current status of the table with a fresh opportunity to examine the global situation allows us to provide an acceptable rate.

Yazan: Sıla Giriftinoğlu

Editör: Zeynep Yılmaz /MimarcaSanat

 

Sıla Giriftinoğlu:

13 Ağustos 1985 yilinda dogdu.

2003 yılında İstanbul Habire Yahşi Lisesi?nden mezun oldu.

2008 ?de Yildiz Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi?nden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimine devam etmek için İtalya’nin Torino şehrine yerleşti.

2011’de Politecnico di Torino ,Mimarlik Fakültesi Architecture and Construction Engineering Yüksek Lisans programindan,Rotterdam da yaptiği tez calişmasiyla, maksimum not (110/110cum lode) akademik onur belgesi ve uluslararasi yayinlamaya deger tez derecesiyle mezun oldu. Yüksek lisans tezi Politecnico di Torino da uluslarasi yayinli olarak Mayis 2011 de basilmiştir.

Profesyonel çalışma hayatına Belçika?da devam etmektedir.

İlgilenenlere Duyurulur: Görsel İllüstrasyon Sözlüğü

İlgilenenlere Duyurulur: Görsel İllüstrasyon Sözlüğü

  • görsel illüstrasyon sözlüğüYazan: Mark Wigan
  • Orjinal İsim: The Visual Dictionary of Illustration
  • Literatür Yayıncılık
  • 288 sayfa 

“İngiltere’nin ünlü illüstratörlerinden Mark Wigan’ın kaleme aldığı bu kitap İllüstrasyonda sıklıkla kullanılan pek çok terimi içeren bir rehberdir. Soyutlama’dan Zamanın Ruhu’na, Resim Kitaplar’dan Poster’e uzanan içeriğiyle illüstrasyonla ilgilenen herkes için benzersiz bir kaynak olacaktır. Okuyucuya illüstrasyon terminolojisiyle ilgili gelişkin bir kavrayış sunmak için her bir terim açıklanmış ve uygun bağlamına yerleştirilmiştir. Her terimin İngilizce karşılıkları da verilen sözlükte 250’den fazla sık kullanılan illüstrasyon terimi biçimlendirilmiş ve resimlenmiştir. Graffiti, Duvar Resmi ve Montaj gibi pratik terimlerden, Art Nouveau, Dada ve illüstrasyonun Altın Çağı gibi kavramsal terimlere; hala kullanılmakta olan modern terminoloji ve pek çok geleneksel terim kitapta yer almaktadır.

Kitabın son bölümünde bulunan zaman çizelgesi, okuyucunun illüstrasyonun tarih içinde dönemsel gelişimini daha kolay takip edebilmesi için tasarlanmıştır.”

Bir hayli bilgisiz olmama karşın, büyük bir heves duyduğum “illüstrasyon dünyası”yla ilgili araştırmaya ve öğrenmeye devam ediyorum.

Bu amaçla edindiğim kitap, illüstrasyonla ilgili bir çok terimi, ingilizce karşılıkları ve görselleriyle açıklıyor. Bu konudaki bilgilerime yenilerini eklemek açısından oldukça faydalı bulduğum kitabı sizlerle paylaşmak istedim.

Aşağıda bir kaç terimi bulabilirsiniz. Ayrıca kitabın ingilizce versiyonu google booksta mevcut.
İlgilenenlere duyurulur.

 

Asamblaj / Assemblage

Leo Sewell / TEDDY BEAR, Found Object Assemblage, 16 x 10 x 10"

Birbirleriyle ilişkisiz ve çoğu zaman toplama olan parçaları bir araya getirerek üretilen iş. Asamblajlar ilkel toplumların dinsel tören eşyalarını ve kostümlerini, düşsel sanatın yaratıcı dünyalarını ve modern uygarlığın parçalanmışlık deneyimini yansıtır. Asamblaj dadada, sürrealizmde, Pop Art’da ve postmodernizmde bir gelenektir. Bazı illüstratörler üç boyutlu asamblajlar yapmakta ve sonra basılı malzemede kullanılmak üzere bunların fotoğraflarını çekmekte uzmanlaşmışlardır. (Bknz. mimarcasanat Vik Muniz)

 

 

 

Ukiyo-e

Katsushika Hokusai

17. ve 21. yüzyıllar arasında Japonya’da hakim olan sanat türü. Bu alanda üretilen baskıresimler, donuk, güçlü renklerin yanı sıra çizgilerin ve asimetrik kompozisyonun ritmk ve duyarlı kullanımına dayanır. 

Yapıtların temaları Kabuki Tiyatrosu’ndan doğa,tarih ve erotizme kadar geniş bir çeşitlilik gösterir.  Hokusai, Hiroshige, Moronobu, Kuniyoshi, Utamaro ve Masanobu türün önde gelen sanatçılarıdır.

Murathan Mungan’dan “Aşkın Cep Defteri”

Murathan Mungan’dan “Aşkın Cep Defteri”

aşkın cep defteri

  • Yazan: Murathan Mungan
  • İsim: Aşkın Cep Defteri
  • Metis Yayıncılık
  • 160 sayfa

“Mungan’ın aşkı, ayakları yere basar bir biçimde ele aldığı son kitabı…
Murathan Mungan’ın yeni kitabı çok ilgi görecek. “Yazınca da Geçmiyor”, “Kedi Kapısı”, “Fal Metinleri”, “Bende Kalanlar” ve “Aşkın Cep Defteri” başlıklı beş bölümden oluşan ve bilinen edebi türlerden birine kolay dahil edilemeyecek olan kitapta şiir, öykü, metin ve aforizmalar yer alıyor. Bir deftere yazılabilecek şeyler… 
Aşk her zaman ardında okunacak bir şeyler bırakır.”

Murathan Mungan’ın yeni bir kitabı çıkar çıkmaz alırım. Alır almaz da okurum ama baş ucumdan öyle çarçabuk ayırıp kitaplığa koyamam. Çünkü öyle cümleleri, öyle hikayeleri olur ki; ilk okuduğunda yüreğine dokunur, sonraki okuduklarında içine işler.

Bu kitap da aynı diğer kitapları gibi Mungan’ın. Daha önce Kibrit Çöpleri‘ni yazmıştım buraya. Aynı hissiyat ve temennileri bu kitap için de diliyorum.

Aşağıda, kitaptan beğendiğim bazı bölümleri sizlerle paylaşıyorum.

İyi okumalar,

 

sayfa 76-77

“Ona dedim ki: Ben de senden, seninle olan ilişkimden bir şey öğrendim, kendimin kıymetini öğrendim. Kendime değer vermeyi, bir ölçüde de olsa kendimi korumayı, kollamayı; sen beni öyle hoyrat kullandın ki, ben de işte bunları öğrendim. Gülümsedi. Yıllar sonra gelen geç bir gülümsemeyle gülümsedi.Bazı armağanların geç olması değerini hiç azaltmıyor.Boşuna değilmiş diyorsun. Hiç boşuna değilmiş.”

sayfa 84-85

“Tüketilene kadar kullanılmış aşkları daha çok hatıralar ağrıtırken, yarım yamalak kalmış aşklar yaşlandıkça başka tür bir sızıyla yeniden yüze vurur. Olmamışlık başka türlü dokunur insanın içine.

Yarım kalmışlık zamanın yetim boyutudur belki…”

sayfa 85

“Bazı aşklar kendi yangınında ölür. Yeterince tutuşmadan, alevine doymadan kül olur. Erken rüzgar, fazla har, ne derseniz deyin artık. Geçip gitmiştir.”
sayfa 89
“Bazı durumlarda onu beklerken bildiğin şudur: Gelirse mutlu olacaksındır, gelmezse huzurlu.”
sayfa 102
“Bazen onu birine anlatırken fark edersin aşık olduğunu. Bazen de anlata anlata aşık olursun. İyi anlatıcıların dikkatli olması gerekir.”
sayfa 112

“Gereğinden fazlasını söylemek korkusu aşıkların çoğunu dilsizleştirir. Hiçbir şey söylememeye saklanırlar.”

Bir Yumak Mutluluk – Debbie Macomber

Bir Yumak Mutluluk – Debbie Macomber

  • Yazar: Debbie Macomber
  • Orjinal İsim: A Good Yarn
  • Martı Yayınları
  • 480 Sayfa

Kitapları bütün dünyada 140 milyondan fazla satan ve birçok dile çevrilen DEBBIE MACOMBER, yürek ısıtan romanı Küçük Mucizeler Dükkânı’ndan sonra yepyeni bir sayfa açıyor.

Geçmişte yaşadıklarım bana şunu öğretti: Hepimiz bu dünyaya, hayatımızı en iyi şekilde yaşamak için geliyoruz ve inanın bana, hayat saklanarak, umutsuzluklarla, pişmanlıklarla harcanamayacak kadar kısa. Dertler ve sıkıntılarla boğuşurken her gün, bir öncekinin aynısı gibi görünmeye başlıyor. Oysaki her yeni gün kendi mucizelerini de beraberinde getiriyor. Hem de en beklenmedik anlarda… 

Doğduğumuz andan itibaren hepimize birer yumak iplik veriliyor; bundan mutluluğun desenlerini örmek ise bizim elimizde? 

BU KİTAPLA KEYİFLİ BİR MOLA VERİP, HAYATIN KARMAŞASINDAN UZAKLAŞACAKSINIZ…

Küçük Mucizeler Dükkanı adlı romanının devamı olan “Bir Yumak Mutluluk” ile karşımızda Debbie Macomber. Serinin ilk kitabındaki bebek battaniyesinden sonra, yeni dönem öğrencileri ile çorap ören baş kahramanımız ve kursiyerlerinin hikayelerini okuyoruz.

Blossom Sokağı serisinin ikincisi olan bu kitapta ilki gibi akıcı bir dile ve sürekleyici bir hikayeye sahip. Hızlı okunan ve keyifli vakit geçirmenizi sağlayacak bu kitabı tavsiye ederim.

İyi okumalar,

Pucca Günlük ve Geri Kalan Her Şey

Pucca Günlük ve Geri Kalan Her Şey

  • pucca Yazar: Pucca (Selen Işık)
  • 424 Sayfa
  • Okuyan Us Yayınları
  • Baskı:2011
  • Arka Kapak:

Türkiye’de blog denince akla ilk onun ismi geldi. Birçok insanın blog açma nedeni olurken, onu okuyan herkesin bazen dert ortağı, bazen de en çok güldüğü arkadaşı oldu. Kendine bestseller yazarların arasında sağlam bir yer edinen Pucca, maceralarına devam ediyor.
İlk kitabı “Küçük Aptalın Büyük Dünyası”, “blog” nedir bilen bilmeyen herkesin tatil çantasındaki yerini aldı. Pucca, ünlü – ünsüz, onu okuyan herkesi kendisine hayran bıraktı. Yazdıklarını okuyan onunla birlikte öfkelendi, onunla birlikte ağladı, onun şapşallıklarına karnı ağrıyana kadar güldü.
Okurlar, aylarca hikayenin devamını bekledi, Pucca ise hep bir mutlu sonu… 
Şimdi zamanı geldi, Pucca, merakla beklenen ikinci kitabı “Pucca Günlük ve Geri Kalan Her Şey” le aramızda!

Eski sevgilisinden intikam almak için blog açan Pucca, o zamanlardan beri blogunu takip eden okuyucalarının gözü önünde 2 kitabı olan bir popüler kimlik haline geldi. Birinci kitabı  Küçük Aptalın Büyük Dünyası’nın satış rekorları kırmasından sonra dergi ve gazetelerde de yazmaya başlayan Pucca, ikinci kitabını da çıkardı. Peşinden de Marilyn Monroe maskesini çıkarıp, adını açıkladı ve yüzünü gösterdi.

Yaşadıklarını, çocukluğu kardeşlerinden ayrı, üvey baba dayağıyla geçen yaralı bir kadının dilinden tüm gerçekliğiyle yazan Pucca’yı diğerlerinden ayıran özelliği bu. Yaşadığı ilişkileri yazıya döken yüzlerce kimse var ama bu kadar içten, bu kadar kadınca ve bu kadar çocukça yazan yok sanıyorum.

İnsanın kitaba başlayınca sonunu merak etmesi kaçınılmaz oluyor. Üstelik uzun zamandır takip ettiğim, twitterda ününe ün katan @Cerilevis ile birlikte olduklarını bildiğim ve kitapta yazan bir çok hikayeyi daha önce blogda ve köşe yazılarında okumuş olmama rağmen…

Kitabı özellikle kadın okuyuculara tavsiye ederim. Şöyle bir kafa dağıtmak, Pucca’nın dünyasına adım atmak için…

İyi okumalar,

Küçük Mucizeler Dükkanı – Debbie Macomber

Küçük Mucizeler Dükkanı – Debbie Macomber

küç

  • Martı Yayınevi
  • Sayfa Sayısı: 480
  • Basım Yılı: 2011

“Kitapları bütün dünyada 140 milyondan fazla satan ve birçok dile çevrilen Debbie Macomber, yürek ısıtan romanlarıyla şimdi de Türkiye’de..

“Artık o eski tasasız kız değilim. Yaşadığım her günün değerini biliyorum. Çünkü hayatın ne kadar değerli olduğunu öğrendim… Hiçbir şeyi, özellikle de hayatı hafife almaz oldum. Artık hiçbir günümü boşa geçirmiyorum. Çektiğim acıların karşılıklarının olduğunu öğrendim…”

Hayatın içinden dört güçlü kadın…
Küçük mucizeler, büyük umutlar 
Ve dostluğun iyileştirici gücüne dair sımsıcak bir hikâye…
Bu kitapta mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız!”

Debbie Macomber, Amerika’nın ünlü yazarlarından biri. Orjinal adı “The Shop in Blossom Street” olan kitap kanser hastalığını yenen bir kadını ve açtığı tuhafiye dükkanındaki örgü kursuna gelen kursiyerlerin hayatlarını, bu kursla beraber değişen kaderlerini anlatıyor.

Hayli akıcı bir dile sahip kitap, Blossom Street seri kitaplarının ilki. Ülkemizde Türkçe olarak henüz sadece bu kitap satışta. Zannediyorum talebe göre serinin 9 devam kitabı da Türkçeleştirip okuyucuyla buluşturulabilir.

Kitabın ana kemiği olan örgü kursunda, kursiyerlerin yaptığı battaniyeyi internet sitesinde paylaşan yazarın diğer kitaplarını da merakla bekliyorum.

İyi okumalar,

Aykut Oğut – Aykut Oğut

Aykut Oğut – Aykut Oğut

  • Yayınevi: Dharma Yayınevi
  • Basım Yılı: 2011
  • Sayfa Sayısı: 290

Birisi bana “Aykut, hayatında öğrendiğin ve değişmende, başarılı olmanda sana en çok yardımı olan şey neydi?” dese, şunu söylerdim:

“Hiç kimsenin doğrusunu körü körüne takip etmemek! Kendi doğrumu, yani kendi gerçekliğimi ve onu YARATMA gücümü kullanmayı öğrenmek!”
Çocukken izlediğim bir karate filminde kahraman, hayatın sırlarını anlatan kitabı bulmak için düşer yollara. Canavarlarla dövüşüp yendikten sonra bir tapınağa ulaşır. Tapınakta kitabı korumakla görevli rahip der ki:
– İstersen hiç okuma bu kitabı, sadece koruyucusu ol. Çünkü içinde bulacakların hiç hoşuna gitmeyebilir.

Kahramanımız bir an tereddüt eder.

– Deme öyle müdür yaw, uzun yol geldim karıştırma kafamı. Hay Allah, şimdi bakmazsam hanım da çok kızar mahalleye dönünce.
Demez elbette ve kitabın sayfalarını çevirmeye başlar. Gördüğü şey sadece kendi yüzüdür. Çünkü her sayfa AYNADAN oluşmaktadır. O zamanlar hiç anlamamıştım ama 29 Sene sonra, gerçeğin aslında bu kadar BASİT olduğunu öğrendim ve kitabın kapağını ayna yapma fikri çıktı ortaya. “Ehh o zaman kapağı ayna olan bir kitaba bakıp, kendilerini gördüklerinde, ismine de OKUYUCU KARAR VERMELİ” dedik.

Doğrularınıza siz karar verin, kitabın adını bile siz koyun.
Hadi gelin sohbete kaldığımız yerden devam edelim. Alın çayınızı kahvenizi. Oturun yamacıma şöyle…

“Bir varmış bir yokmuuuuş….. Evvel zaman içinde bir evren varmııııııışş……………”

Evrenden Torpilim Var! kitabının yazarı Aykut Oğut’un yeni kitabı. İlk kitabın devamı niteliğinde.

Bu yazıdaki videoyu izleyebilirseniz kitabın nelerden bahsettiğini az çok kestirebilirsiniz.

İyi okumalar,

Evrenden Torpilim Var! – Aykut Oğut

Evrenden Torpilim Var! – Aykut Oğut

  • Yayınevi: Dharma Yayınevi
  • Basım Yılı: 2009
  • Sayfa Sayısı: 264

“Siz hiç 150 kilo oldunuz mu? Sizin hiç yabancı bir ülkede bavulunuzu kaybettiğiniz, sabahları mısır gevreğine bira döküp hayatta kalırken günlerce tek kelime bile konuşmadığınız, dayak yedikten sonra girdiğiniz komadan bir gözünüzü kaybetmiş olarak çıkıp tekrar parklara döndüğünüz, annenizi kaybettikten sonra hapiste yatarken babanızı kaybettiğiniz oldu mu?

Benim oldu.

Peki ya sonra o yabancı ülkenin dilinde şakır şakır konuşup hatta seslendirme yönetmenliği bile yaptığınız, o ülkedeki filmlerde başrol oynadığınız, 70 kilo verip filinta gibi olduğunuz, yeni ve mutlu bir hayat kurduğunuz, elinizi attığınız her işi altın yumurtlayan tavuğa çevirdiğiniz, her saniyenizi gülümseyerek geçirdiğiniz, hayatta istediğiniz her şeyi elde etmeye başladığınız oldu mu?

Benim oldu.
Nasıl mı?
Gelin anlatayım…”

Kişisel gelişim kitaplarından biri daha. Fakat yazım dili ve örnekleriyle çok daha anlaşılır.

Aykut Oğut’un yaşama bakışını seviyorum. Ve kitaptan herkesin kendine bir şeyler bulabileceğini umuyorum.

Kitapla ilgili size referans olabilecek video burada.

İyi okumalar,

1 Kadın 2 Salak – Fatih Aker, Livio Jr. Angelisanti

1 Kadın 2 Salak – Fatih Aker, Livio Jr. Angelisanti

1 kadın 2 salak

  • Yazar: Fatih Aker, Livio Jr. Angelisanti /
  • Sayfa Sayısı: 233 /
  • Basım Yılı: 20111 /
  • Yayınevi:  Okuyan Us Yayınları /

Arka Kapak:

“?Aşkı hesaba katmamışlardı??

Güzel ve akıllı 1 Kadın?ın ve tehlikeli 2 Salak?ın başrollerinde olduğu romantik bir gerilim.
Aynı anda, aynı kadına aşık olan iki arkadaşın, aşkla, rekabetle, ihanetle, gururla imtihanı. Kaliteli mizah anlayışıyla süslenmiş mükemmel bir kurgu.

Okurun yine elinden bırakamayacağı bir Dizüstü Edebiyat romanında bu kez bir ilki denedik. Kitap okuma deneyimine yepyeni boyutlar katan bir uygulamayı hayata geçirdik:

Türkiye?nin ilk mobil etkileşimli kitabı

Okur, Fatih ve Livio?nun macerasına tat katan ayrıntılara müzik, fotoğraf, video ve konum bilgisi olarak ulaşabilecek. Bigumigu (bigumigu.com) desteği ile gerçekleştirdiğimiz bu uygulamayı bundan sonra devam ettirmek ve geliştirmek hayalimiz. Kısaca özetlemek gerekirse, kitabın sayfaları arasına yerleştirdiğimiz barkodları, cep telefonlarınızın kamerasıyla okutarak, internet üzerinden sürpriz içeriklere ulaşabileceksiniz. Ayrıntılı açıklama kitabın içerisinde.”,

Kitabın tanıtım videosu:

httpv://www.youtube.com/watch?v=GyAF-KlCjqo

Kitapla ilgili yorumlara geçemeden “Dizüstü Edebiyatı” serisinden bahsetmeliyim. Bu, seriden okuduğum 3. kitap. Sosyal medyanın hayatımızın başrolüne oturduğu bu günlerde, bloglarıyla, twitleriyle dikkat çeken bu yazarların işlerini oldukça önemsiyorum. Ve sosyal medyadaki özgürlüklerini basılı medyaya taşıma çabalarını dikkatle takip ve takdir etmekteyim.

1 Kadın 2 Salak, alkislarlayasiyorum.com sitesi ile internet ortamının tozunu atan Mesut Bahtiyar (Fatih Aker) ve varmicaycen olarak bilinen Livio Jr. Angelisanti tarafından yazılmış.

Kitap 1 kadına aşık olan 2 arkadaşın hikayesini iki adamın ağzından dönüşümlü olarak anlatıyor. Kurgusal yapısı sonlara doğru sıkıcı olsa da dönüşümlü yazarlar kullanmak, aynı olayları iki farklı gözden okumak eğlenceli. Ayrıca erkeklerin aşık olma hallerini, yine erkeklerin ağzından okumak; sadece duygusu olan kadınmış gibi hisseden bünyelere iyi gelecektir.

Kitabın aslında beni en çok çeken durumu/yeniliği, içindeki kodlarla telefondan internete yönlendirerek kahramanların gittikleri yerleri, dinledikleri şarkıları online olarak izlettirmesi. Açıkcası şarkı dinleme olayını pek sevmedim. Zira çok sık şarkı vardı ve kitabı çok böldü (3-5 tanesini dinlemedim) ama kitabın sonunu telefondan/internetten izlemek çok hoştu. Bayıldım resmen.

Bu ilk deneme olduğundan bir başarısızlığın değil, eksikliğin söz konusu edilebilir. Devamında çok daha başarılı işler olacağını düşünüyorum.

İyi okumalar,

Yeşil Peri Gecesi – Ayfer Tunç

Yeşil Peri Gecesi – Ayfer Tunç

yeşil peri gecesi

  • Yazar:Ayfer Tunç /
  • Sayfa Sayısı: 463 /
  • Baskı Yılı: 2010 /
  • Yayınevi: Can Yayınları /

Arka Kapak:

“Ayfer Tunç’tan bugünün romanı.

Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanan genç bir kadının hayattan öç almak için soyunmasıyla başlayan bir düşüş hikâyesidir Yeşil Peri Gecesi. Modern toplumun ikiyüzlülüğüne, geleneklerin, alışkanlıkların zorbalığına direnen, “farkına varmış” ve bu nedenle acı çeken bir kadının, annesiyle hesaplaşamayan bir kız çocuğunun, okuyanı rahatsız eden ve belki de bu nedenle elinizden bırakamayacağınız öyküsü.

Cumhuriyet elitlerinin düşkün kuşakları ile orta sınıfın can çekişen tutunamayanlarının karşılaştığı trajik bir karnavala dönüşen kapak kızının romanı, toplumun ve bireyin ruh haritasını en ince ayrıntısına kadar resmeden Ayfer Tunç’un güçlü anlatımıyla Türkiye’nin çürüyen yüzüne de ayna tutmaktadır.”

Ayfer Tunç adını en çok Yekta Kopan’dan duydum. İyi dost olduklarını ve sohbetlerini blogunda sık sık yazıyor. Tabi Ayfer Tunç gibi önemli bir edebiyatçıyı bunca zaman bilmemek benim cahilliğimdi. Fakat kendisinin ilk okuduğum kitabından sonra diğer kitaplarını okumak için can atıyorum. Uzun zaman sonra yeni bir Türk edebiyatçının diline, üslubuna, kelimelerinin lezzetine doyamadım. Hem kitabın sonu gelsin, canımı acıtan bu hikaye bitsin diledim, hem de hiç bitmesin istedim.

Buraya yorumu yazmak için kitabı yanıma aldım. Sonra kitabın ana karakteri olan kadının adı neydi diye düşündüm. Aklıma gelmedi. Sayfaları çevirdim , isme bir yerde rastlayıp bulayım diye. Bulamadım. Çünkü  463 sayfa boyunca bir şimdiki halini, bir çocukluğunu, bir gençliğini okuduğum kadının adı kitapta yok. muş.

İşte kitap bittiği halde şaşırtıyor ya, okurken  de sürekli şaşırıyorsunuz. Öncelikle inanılmaz bir kurgu var. Kaç farklı zamanı aynı anda okuduğunuz karışıyor. Ama dikkatinizi dağıtmıyor, okutuyor, okutuyor…

Ayfer Tunç Radikal Gazetesine verdiği röportajda kitabını şöyle açıklıyor: “Bir çürüme hikâyesi anlatıyorsak, bunun başladığı yer genellikle ailedir ve çürüme ailede başlamışsa ölüm çok büyük ihtimaldir, bu çürümenin içinden çıkıp ölüme direniş de romanın ta kendisini oluşturur. Buna bağlı olan soru ise ‘aile neden çürür?’ sorusudur ki ‘Yeşil Peri Gecesi’ asıl bunu dert ediniyor”

Bir de  kitabın ana karakteri “kadın” şiir tutkunu. O yüzden çok güzel alıntılar var. Kitabın sonunda, kitapta geçen şiirler toplanılmış. Kitap bitince o şiirleri tekrar okumak büyük haz veriyor.

Sözün özü,kitabı okuyunuz. Özümseyiniz. Alt metindeki mesajları alınız. Tavsiyedir.

Not: Okurken bir çok yerin altını çizdim ama defalarca okuduğum “Uykudan Önce, Uykudan Sonra” adlı 3 sayfayı buraya aktarmak istedim. (syf 111-113)

“Ruhla bedenin birbirinden ayrılması için ille ölmek gerekmez. İnsan yaşarken de ruhuyla bedeni birbirinden ayrılabilir. Ama asıl sorulması gereken soru, ruhla bedenin ölmeden birbirinden ayrılmasının mümkün olup olmadığı değil, bu ikisinin nasıl olup da tekrar birleşebildiğidir.

Nasıl olduğunu bilmiyorum. Ama oluyor.

Bir şey oluyor. Ruhla beden birbirinden ayrılıyor. İnsan ölü gibi oluyor, ama ölü değil.

Varlık bir süre ruhta yaşamaya devam ediyor ve o an için kendine ait olmayan bedenin faaliyetini, sanki  ölmüş gibi izleyebiliyor.

Ruhla bedenin birbirinden ayrı olduğu sırada duygular kayboluyor. Acı çekilmiyor, utanç duyulmuyor, zevk alınmıyor. Basit bir şaşkınlık ya da eylemin sonuna ilişkin bir merak bile doğmuyor.

Varlık tarifsiz, ışıklı bir boşluk haline gelen ruhta bütün özüyle yuvalanıyor ve ruh, tek başlarına iken varlıklarına tahammül edilmesi imkansız olan, hepsi birbirinden iğrenç; et, kemik, kan, sinir, yağ, doku, diş, kas, bez, kıkırdak, deri, saç, kıl, tüy, tırnak, zar, tükürük, asit, salgı, safra, kusmuk, sümük, sidik, bok ve daha bir yığın iğrenç unsurun oluşturduğu, deri denen madde tarafından mükemmel kaplanmış, kalbin attığı, kanın aktığı, kasların çalıştığı, salgıların salgılandığı, nöronların iletiştiği, kısacası tıkır tıkır işleyen ve bir araya gelince iğrenç olmaktan çıkıp güzelleşen, kimi zaman çok fazla güzelleşen ve adına beden denen bu bütünü izliyor.

Ruh sessizce ve yorumsuzca bedeni izlerken, beden iç ve dış faaliyetine devam ediyor.

Ruhla bedenin birbirinden ayrı olduğu sırada, beden tümüyle itaatkar, hiçbir şeye itiraz etmiyor, hatta en ufak bir iradi eylemde bile bulunamıyor. Bu sırada ruh çok soğukkanlı ve akıllı, hafızası da var. Bedenin de bir hafızası var, ama olduğu daha sonra anlaşılıyor.

Ruhla bedenin ayrı olduğu sırada yaşanan her neyse bitiyor ve uyku başlıyor. Bir süre için ruhuyla bedeni birbirinden ayrılan insan uyumaya başlıyor. Saatlerce uyuyor, günlerce, bıraksalar yıllarca uyuyacak.

O derin uyku sırasında ne oluyorsa, ruhla beden tekrar birleşiyor.

Varlık bir bütün olarak uyanıyor.

İşte, bu geçici ayrılığın çok acı veren sonuçları uyanınca yaşanmaya başlıyor.

Kan ağırlaşıyor, koyulaşıyor. Kalbin atışları düzensizleşiyor. Akciğerler büzüşüyor. Kemikler çıtırdıyor. Sinirler titriyor. Etler sızlıyor. Safra hareketleniyor. Beden külçeleşiyor. Bacaklar yürüyebilmek için birbirini sürüklüyor. Kollar yukarı kalkmıyor. Boyun başı taşıyamaz oluyor. Omuzlar düşüyor, göğüs kafesi sızlıyor. Her hareket bütük bir acıya yol açıyor.

Bu esnada ruh hafızasını konuşturmaya başlıyor. O konuştukça beden olup biteni hatırlıyor. Beden hatırladıkça ruh acıyor. Ruh acıdıkça damarlardaki kan çırpınıyor. Kan çırpındıkça mide yükseliyor. Mide yükseldikçe safra fışkırıyor. Safra fışkırdıkça mide ve boğaz ve ağız yanıyor. Mide ve boğaz ve ağız yandıkça gözyaşları sel oluyor. Gözyaşları sel oldukça insan çırpınıyor-çırpınıyor-çırpınıyor.

Sonunda unutma geliyor. Erteleme daha doğrusu. Hatırlamayı erteleme.

Ruh ve beden işbirliği yapıyor. Olup biten derinlerde bir yere saklanıyorlar.

Ama bu tecrübenin izi incecik, buruşuk bir halde, dokunsan acıyacak bir halde yüzeyde bir yerde duruyor. Olup biten hatırlanmasa bile, dinmeyen bir sızı kendini daima hatırlatıyor.

Bu sırada ruh da beden de ölmüş olmayı diliyorlar.

Ama çok sürmüyor bu. Her ikisi de yaşamak istiyor ve yaşamaya devam edebilmek için ölmüş olmayı dilediklerini unutuyorlar. Zaten artık birbirinden ayrı değiller, birlikte hareket ediyorlar.”

Kibrit Çöpleri – Murathan Mungan

Kibrit Çöpleri – Murathan Mungan

  • Sayfa Sayısı: 100
  • Metis Yayınevi
  • Basım yılı: Şubat 2011

Arka Kapak:

“Murathan Mungan’ın alışılmadık kısalıkta, 1-1.5 sayfalık kısa öykülerini, kitapta yer alan şu cümleleri çok iyi anlatıyor: 
En kısa hikâye parçasına an denir.
Bazı anlar bütün yaşamımızı belirler. 
“Bütün yaşamımız” dediğimiz de o birkaç âna bakar aslında…
Bu yüzden yıllar sonra en çok hatırladıklarımız anlardır.
Gerisi bulanıktır. Geçmişi anlar berraklaştırır.”

Murathan Mungan’ı nasıl beğendiğimi anlatamam. Yüksek Topuklar, Kadından Kentler, Üç Aynalı Kırk Oda, Bazı Yazlar Uzaktan Geçer romanları, şiirleri ve Söz Vermiş Şarkılar Cdsi bayıldıklarımdır.

Kibrit Çöpleri her sayfasında vuruyor. Gözleriniz doluyor ve bir zaman o sayfaya bakakalıyorsunuz. Aklınız geçmişe gidiyor, düşünüyor, düşünüyorsunuz. Sonra tekrar şimdiki zamana gelip sonraki sayfaya…

İçinize ayna tutuluyor gibi, söyleyemediklerinizi yüzünüze vuruyor gibi, acıtıyor…

Okuyunuz.

Not: Murathan Mungan’ın Sözünü Sakınmadan söyleşisi için tıklayınız.

Sayfa 11:

Başlamaması İçin

Yaralarımızı birbirimize gösterecek kadar soyunamıyorduk henüz birbirimizin yanında. Aramızda yükselen yılların kendimizle dünya arasında sertleştirdiği güvensizliğin kalın duvarını kolay kolay aşacağa benzemiyorduk. İkimizin de fazlasıyla farkında olduğu, varlığından rahatsızlık duyduğu ama bunun için pek bir şey yapamadığı umarsız bir durumdu bu.

Aynı sorunu yaşıyor, aynı tedirginliği paylaşıyor olmamız, birbirimize yardımcı olmamıza yetmiyordu. Ördüğümüz duvarın yorgunluğuyla arkasına sinip çöktüğümüz kendi güvenli bölgemizde, ötekinin atlayıp buraya gelmesini ya da tamamen çekip gitmesini bekliyorduk. Bazı hikayelerin başlamaması için bir an önce bitmeleri gerekiyordu.

Önceleri böyle değildi belki, önce böyle değildik, ama şimdi korkuyorduk.

Kadınlar Sağdan Erkekler Soldan – Aşkım Kapışmak

Kadınlar Sağdan Erkekler Soldan – Aşkım Kapışmak

  • 208 sayfa
  • Akis Kitap 
  • Basım Yılı: Ocak 2011

Arka Kapak:

“Kadınlar dünyaya melek olarak gelmiştir, fakat şeytan olmaları mecbur bırakılmıştır.

Erol Büyükburç – Türk Pop Müziğinin Mimarı

Çok şey bekler kadın, çünkü çoktur kadın, çokluktur, çoğalmaktır.Çoktur,çünkü tek bir bedende çok el, çok ayak, çok akıl, çok yürektir.
Duygu Canbaş – Habertürk Tv-Editör Spikeri
Ben hayatta kadını ve erkeği anlamanın, daha doğrusu anlamaya çalışmanın yolunun biraz belgesel izlemekten geçtiğine inanırım.
Pınar Yılmazerler – Hürriyet Trendy Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Her kadın kendisi ve toplum için bir şeyler yapabileceğini unutmamalıdır.
Suna Dumankaya – Güzellik Uzmanı

Birlikte oldukları için her fırsatta Tanrı’ya şükreden çiftler tanıyorum?..
Yard.Doç.Dr.Şebnem Soygüder -Ege Üniv.İletişim Fakültesi

Kadınlar duygularının dibinde erkekler ise mantıklarının dikinde yaşarlar.
Ayşen Yerşen – Profilo Alışveriş Merkezi Genel Müdür

Kadın ve erkek,bir elmanın iki yarısı mı,iki azılı düşman mı yoksa hiç tamamlanmayan oyunun parçaları mı?
Zeynel Özbek – Seven-Hıll Yönetim Kurulu Üyesi

Erkekler kadınlara liman olmayı severler.Kadınlar yüklerini boşaltacak limanları iyi seçer çünkü sürekli demir atmayı sevmezler.En uzun kaldıkları liman en büyük ve güçlü limandır ama yükü ağır kadınlar ilişkiyi öldürür.Çünkü erkekler arada bir hafif yük gemilerine izin verirler.
Aşkım Kapışmak”

 

Öncelikle konuya Aşkım Kapışmak ile başlayayım. Bu kitabı bana çok sevgili ex patronum hediye etmişti. Ben kitabı elime aldığımda adı: Kadınlar Sağdan Erkekler Soldan, alt konusu da :Aşkım Kapışmak sandım. Sonra aylar sonra kitabı okumak için bir açarım ki, baya bildiğimiz bir NLP danışmanı, yazar insanmış kendisi. Kendisini tanımıyor olmam benim cahilliğim belki ama nasıl bir isimdir bu??
Neyse kitaba gelelim. Bana anlattıkları oldukça yavan geldi. Zira senelerdir erkekler şöyle kadınlar böyle diye tanımlanmış ve kabul görmüş önermelere yeni bir şey eklemiyor. Aynı şeyleri ısıtıp veriyor.  Örnekler hoş ama yeni şeyler değil. Böyle olunca kitabın tamamını okumak oldukça sıkıcı oluyor.
Fakat bir yandan, kitabın içinde aşağıda örneğini verdiğim çalışma da dahil, bir çok “gerçek” olay var. Aşağıdaki ve birkaç tanesi daha beni oldukça güldürdü. Bu iki sayfayı sizinle paylaşmak istiyorum. (Romandunyası.com – oz büyücüsüne kaynak için  teşekkürler.)
İyi okumalar,
Not: 5 yıllık ilişkilerinde heyecan kalmadığı için Aşkın Bey’e başvuran çifte, ödev verilir. On gün içinde bir günü kendilerine ayırıp başbaşa vakit geçirmeleri ve sonra o günü yazmaları istenir.
(sayfa 50-51-52)
“Buyurun siz de okuyun Özlem ve Emir çiftinin günlüklerini: 
Özlem’in günlüğü:

İkimizin de kendi işimiz olduğu için beraberce hafta içi bir program yapmayı kararlaştırdık. Genelde hafta sonunun kalabalığı Emir’i çok rahatsız ediyor. Planımız şöyle idi; sabah boğazda kahvaltı yapıp, doğru Ağva’ya öğlen yemeğe gideceğiz, biraz yürüyüş yapıp akşam üstü İstanbul’a dönüp birkaç dvd alıp evde baş başa seyredeceğiz, sonrası malum.

İnanın bir akşam öncesi heyecandan uyuyamadım. Uzun zamandır kendimiz için plan yapmaz olmuştuk sadece iş konuşuyorduk. Sabah erkenden kalktım, Emir hâlâ uyuyordu. Bu bile canımı sıkmaya yetti sabah sabah. Önemsemediğini düşünmeye başlamıştım ki ben banyoda iken o da kalkmıştı. Sonra kızdım kendime, hemen de yargılıyorsun diye. Ben hemen hazırlanmadan bilgisayardan güzel bir müzik açtım, şu sıralar Candan Erçetin dinliyorum, açtım sonuna kadar. Spor kıyafetlerimizi giyindik ve Emir’in arabasıyla yola çıktık. İçimden inşallah telefonunu kapatmıştır eliyordum, ben yanıma bile almadım ama ona sürekli söyledim “Ben telefonumu evde bırakacağım” diye. O ise “Ne gerek var, kapatıp yanımıza alal ım ne olur olmaz” dedi. Belki de haklıydı, bilemiyorum ama ben almadım.

Neyi fark ettim biliyor musunuz? Uzun zamandır ne giydiğime dikkat bile etmiyormuş ama bugün üzerime giydiğim tişörtü değiştirmemi söyledi. Çok hoşuma gitti bu. Yanıma Candan’ın CD’ sini de aldım. Yolda romantik şarkılar dinleriz diye. Araba da tam CD’yi koyacakken elimden aldı, torpidoya koydu. Allah’ım yine mi derken direkt slow müzik çalan bir radyo kanalı açtı. İnanılmaz mutlu oldum. Sanki benim için her şeyi planlıyormuş gibi geldi. Kendi kendime bırak kendini ‘Özlem bugün çok güzel olacak.’ dedim.

Aslında bunu bilerek yaptım hiç sormadım yolda nereye gideceğiz diye. Çünkü en büyük sorunumuz bu oluyordu. Ben nereye gidelim dediğimde: “Bilmem sen bilirsin,” derdi hep. Bu da beni uyuz ediyordu inanın. Beni İstinye’de çok güzel bir yere götürdü. O yer bakarken ben bir lavoboya gittim, makyajıma bakmaya. Geldiğimde benim için her şeyi söylemişti bile. Neyse kahvaltımız bitti ama uzun uzun sohbet ettik, çok keyifliydi.

Ağva’daki yeri bir gün öncesinden ayırmıştık. Doğru yola çıktık. Bir ara iş ile ilgili sohbet etmeye kalktı hemen konuyu değiştirdim. Yol boyunca slow radyoyu dinletti bana. Çok hoştu, çok rahatladım, başımı omzuna koydum ve gözlerimi kapattım. Genelde kızardı, rahatsız olurdu, kaza yaparız falan derdi ama bu sefer hiç sesini bile çıkarmadı. Ağva’da otele geldik. Öğlen yemeğimizi otelde yedik, sonra yürüyüşe çıktık. Ben tabi yürüyüş kıyafetlerimi arabaya koymuştum, Emir neyle geldiyse onla yürüyüşe çıktı. Elele uzun uzun yürüdük. Ne kadar çok şey konuşmamız gerekiyormuş onu fark ettim. Ağya’yı bilir misiniz, dere kenarında butik oteller vardır. İskelelerden küçük kanolar kiralanır. Zor ikna ettim Emir’i, bir tane kiraladık. On-on beş dakika sonra yağmur çiselemeye başladı. Ben inanılmaz keyif aldım ama Emir: “Sucuk olcaz, hadi otele,” dedi.

Otele gidip bir şeyler içtik. Sonra İstanbul’a yola çıktık. Ben akşam seyredeceğimiz filmlerin planlarını anlatırken, Emir; – Ben çok yoruldum onu da başka akşam yapsak olmaz mı, dedi. Ama ikna ettim. Ne garip değil mi? Sürekli ikna etmeye çalışıyorum onu. Aslında ikimizde zevk alacağız yani kendim için değil ya.

Ben aşk filmi isterken o da macera-polisiye istedi. Orta yolunu bulduk iki tane aldık. Bir aşk filmi birde polisiye. Bu arada, dönerken yol boyunca durgundu biraz. Galiba, yaptığımız şeyler düşündürdü onu. Ne kadar ihtiyacımız olduğunu fark etti bence, umarım bu düşüncelerini size yazar. Çerezleri, içecekleri masaya yerleştirdim, girdim dizinin dibine.

Beni kırmadı ilk önce aşk filmini koyduk ama gözlerim kapana kapana başladık izlemeye, omzuna başımı koydum, bir ara dalmışım uyandığımda film bitmişti. Bana: “On kere uyan dedim kalkmadın, bak diğer filmi koyacağım,” dedi. Kıramadım ben de, gözlerimi açtım, başladım onunla seyretmeye. Bir ara filmi dondurdum ve gözlerinin içine bakıp: “Hadi birbirimize karşı neler hissediyoruz gözlerimize bakıp söyleyelim,” dedim. Rengi attı bir anda, sanki matematik formülü sormuşum gibi baktı bana. İstemedi tabi. Ama ben başladım ne hissediyorsam anlattım, şimdi bunları yazamam, bir-iki sayfa sürer. O bir cümle söyledi ama her şeyi anlattı:
“Seni seviyorum” 

Emir’in günlüğü

Sabah burnumun içine giren bir sinekle uyandım. Elime geçen tişörtle sineği burnumda ezdim. Meğer tişört Özleminmiş, sinek ölüsü tişörtün sırtına yapışmıştı. Arabaya bindik, teyp bozuktu sadece radyo kanalı çalıyordu. Sahilde ilk gördüğümüz yerde kahvaltı yaptık. Yola çıktık, Özlem klasik, başladı konuşmaya ama omzuma başını koyunca uyudu, ben de ses çıkarmadım. Ben gizlice telefonumu açtım, birkaç mesaj gelmişti işle ilgili. O ara baya dalmışım Özlem sinirlendi. Film aldık, ama o ilk filmde uyudu. Ben de filmin bittiğini söyledim. Aslında 5 dakika falan dalmıştı. İkinci filmi seyrettik. Yine aynı şeyi sordu, birbirimizle ilgili konuşalım dedi. Ama ben yolunu buldum, ona o iki cümleyi söylüyorum hep: “Seni seviyorum” Ama dün akşam bu onu daha da mutlu etti. Galiba filmi beğendi.
Aşka Şeytan Karışır – Hande Altaylı

Aşka Şeytan Karışır – Hande Altaylı

aşka şeytan karışır, hande altaylı

  • Sayfa Sayısı: 200 /
  • Baskı Yılı: 2006 /
  • Yayınevi: Okuyan Us Yayınları /

Arka Kapak:

“Günahı yalnız günahkârlar mı işler? Kötülüğü sadece kötüler mi yapar? Ahlâksızlık sadece ahlâksızların mı tekelindedir? Yüzyıllardır aşkın insanoğluna yaptırdıkları için şeytan işi denilmiştir.

Sol yanımızda?
Omuzumuzda?
İçimizde?..
Şeytan bunun neresinde!
Aşka şeytan karışır. Karışmamışsa o aşk değildir…

“İnsanın kaçmak isteyip de koşamadığı rüyalar gibiydi. Büyülenmiş, duruyordu. Onu hayatında ilk kez, bu gece gördüğüne yemin edebilirdi. Kasıkları ateşe verilmiş gibi alev alev yanmaya başladı ve iki korkuyla doldu. Kalbi sıkıştı, niye on altılık bir küçük kız gibi titreyip duruyordu teyzesinin sevgilisinin karşısında? Bu adamı daha önce hiç çekici bulmamıştı ki.. Erkek olduğunun bile farkında değildi. Çığlık atmak istiyordu ama gel gör ki, üzerinden geceliği sıyrılırken itiraz etmeyi bile başaramadı. Tanımadığı bir duygu bütün vücudunu sarmıştı. Böyle bir şeyin varlığıyla karşılaşmak bile, dünyanın hiç de güvenilir bir yer olmadığının kanıtıydı.””

Hande Altaylı’yı okuduğum ilk romanında çok beğendim. Eşi nedeniyle önyargılı baktığım yazar ( şu önyargılarımdan bir kurtulsam!) beni bir hayli şaşırttı.  Akıcı bir dili var. İçeriği aşk olan bu kadar akıcı bir roman okumayalı uzun zaman olmuştu. Ağır romanlardan sonra “aşk” okumak çoook iyi geliyor. Fakat sonu da fena vuruyor.

Yaz tatilinde okuyabileceğiniz bu kitabı tavsiye ederim. Aşağıda kitaptan ufak bir bölümü bulabilirsiniz.

İyi okumalar,

Sayfa 119

“Sinan anlatırken Aslı, kolyesi dahil, üzerindeki her şeyi çıkarmak istediğini fark etti. Üstelik kalbinde umuda benzeyen bir his vardı. Yeniden aşık olacağına dair küçük bir kıvılcım…Bu umuda sıkıca tutunmak istiyordu çünkü onu Ömer’den koruyabilecek bir tek bu vardı : Eski bir aşkı yenecek yeni bir aşk! Bu fikirle daha da heyecanlandı. Bir kere derinden aşık olup da kaybeden insanların anlayabileceği bir şeydi bu. Yıllar boyunca ruhunda taşıdığı hastalıklı yükten kurtulmanın sevinci… Artık bir parçanız haline gelen acıyı çıkarıp atıvermek… O kadar uzun zaman yaralı yaşamıştı ki, bir anda beliriveren bu iyileşme ihtimali onu ağlatabilirdi. Tekrar tüm ruhutla sevişebilmek istiyordu, hep bir şey eksikmiş hissi artık içinden çıksın istiyordu. Sinan’a sarılırken gözlerinin pırıl pırıl parladığını hissetti.”

AZ – Hakan Günday

AZ – Hakan Günday

  • Yazar:Hakan Günday /
  • Sayfa Sayısı: 355 /
  • Baskı Yılı: 2011 /
  • Yayınevi: Doğan Kitap /

Arka Kapak:

“”Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az… O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum… Az…

Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında.Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.  Senin ve benim gibi…”

11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu ?mezarlık çocuğu? Derda?nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) Yazı?nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi.

Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A?dan Z?ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman?”

Hakan Günday ile Malafa oyunu sayesinde tanıştım. O zamana kadar kitaplarını hiç okumamış olmanın utancıyla hemen okuyacağım demiştim kendime (ve bloga). Sonra Okan Bayülgen’in muhabbet kralında rastladım kendisine. Emre Kongar, Okan Bayülgen, Tuna Kiremitçi başta olmak üzere tüm konuklar öve öve bitirimediler yazarı.

1976 doğumlu genç yazar “Kinyas ve Kayra” ile adını duyurmuştu edebi çevreye. O romanı sonraya saklıyorum artık ama “Az” beni ezdi geçti.

Nasıl bir hayal gücü ve nasıl gerçekçi… Nasıl bir kaderin oyunu ve nasıl bir yazım kıvraklığı… Nasıl bir duygu geçmesi ve nasıl bir iç sıkmasıdır bu kitap… Konusunu yazamıyorum. Arka kapakta yazan hiçbir şey anlatmıyor biliyorum ama ben yazmaya kalksam tüm romanı özetlemem gerekir. Ve daha ilk dakikalarda şaşırtan kitabı özetlemeye başlarsam spoiler olur.(bunun da ecnebicesi daha bir oturuyor anlamına bre. ipucu desem olmuyor böyle)

İşte bu nedenle sadece neler hissettirdiğini yazabiliyorum: Derda ve inceltme işaretli Derda. Biri kız diğer erkek çocukları. Hayatları öyle anlarda kesişiyor ve öyle ayrı kutuplarda yaşıyorlar ki… İkisinin hikayesi de çok değişik ve çok sıradan!

Tüm bu karmaşam kitabın adında da var aslında. “Az”… Az içinde çok şey olan bir kitap. Film izler gibi okunuyor.

Herkese bu yeni edebiyatçı ve oyun yazarını takip etmesini tavsiye ediyorum. Ben öyle yapacağım.

İyi okumalar,

Not: Hakan Günday’ın Sözünü Sakınmadan buluşmalarındaki videosu için tıklayınız.

Bridget Jones’un Günlüğü – Helen Fielding

Bridget Jones’un Günlüğü – Helen Fielding

  • 390 sayfa
  • Artesmis Yayınları
  • Baskı yılı:2009

Kafa dağıtmak, eğlenmek , modern iş dünyasının bekar kadınıyla tanışmak için okumanızı tavsiye ederim.

Arka Kapak:
“Modern insan ilişkilerine dair kafanızı allak bullak edecek bir eleştiri mi? Çekirdek ailenin ölümüne ironik, trajik bir bakış mı? Yoksa siniri bozuk, otuzlarında bir kadının karman çorman deli saçmaları mı?

Bridget Jones’un Günlüğü, Bridget’ın lanetli kişisel gelişim sürecine ışık tutan korkunç derecede bilinçli, kendi kendini ti’ye alan harikulade bir günlük. Bridget, bu gelişim uğruna bir yıl süreyle kendini her bir kalçasını 4 santim inceltmeye, haftada en az üç kere spor salonuna gitmeye ve sorumluluk sahibi bir yetişkinle ilişki kurmaya adıyor. Teknolojiyle barış ilan ediyor.

Malum yılın sonunda, toplamda 20 kilo kaybediyor ve 25 kilo alıyor! Ama ne yapıyor? İyi niyetinden asla hiçbir şey kaybetmiyor.O başına gelenleri günlüğüne yazdıkça siz de elinizde olmadan gülmekten katılacak ve dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca okur gibi kendinizi, “Bridget Jones benim!” diye haykırırken bulacaksınız!

“Belli bir çağda bekar bir kız olarak yaşamanın hallerini zekayla ti’ye alan, Jane Austen’dan doğma bir şahaser! Öyle ya da böyle çalışan, bir ilişkisi ve daha da iyisi, bir annesi olan her kadın yarılarak okuyacak.” “

Psikeart – Yalnızlık (Sayı:11 – Eylül/Ekim 2010)

Psikeart – Yalnızlık (Sayı:11 – Eylül/Ekim 2010)

Prof. Dr. M. Emin Önder yönetmenliğinde iki ayda bir yayınlanan bu müthiş dergiyle bir önceki sayısında tanıştım. “Gülmek” temalı Temmuz-Ağustos ayı dergisinden sonra, Eylül-Ekim ayı konusu “Yalnızlık” idi.

Yalnızlık konusunu birçok açıdan ele alan dergideki tüm makaleler çok bilgilendirici, düşündürücü… Herkese okumasını ve arşivlik bu ansiklopedi-dergileri edinmesini tavsiye ediyorum.

Derginin yeni sayısını büyük bir heves ve merakla bekliyorum.

Herkese iyi okumalar,

Emine Zinnur Kılıç’ın ‘Yalnızlık görünmez “Bir şey arıyorum her yerde”” isimli makalesindeki şiir… Bir mimar olarak beni ve yalnızlığa bakışımı o kadar güzel anlatıyor ki…

BİNA

İçimde bir yerlerde

duvarları neden bilmem

bir bina yapıyorum durmadan.

Önce

her şeyi her yere yerleştiriyorum

Sonra

bir şey arıyorum her yerde.

Haldun İplikçioğlu

Benim Hüzünlü Orospularım – Gabriel Marcia Marquez

Benim Hüzünlü Orospularım – Gabriel Marcia Marquez

  • 110 sayfa
  • Can Yayınları
  • Baskı: 2005

90 yaşındaki bir adamın 14 yaşında bir çocuğa aşkı konu olarak hiç ilgimi çekmese de (hatta midemi bulandırsa da) bu roman tam bir edebi şaheser. Tasvirleri ve duyguların kelimeleri kullanarak nasıl müthiş bir etkiyle anlatılabileceğini göstermek açısından müthiş bir kitap. Çevirisi bile bu kadar başarılıysa (Çevirmen:İnci Kurt) orijinal dilinde nasıl olduğunu hayal edemiyorum.

Yazarın diğer kitaplarından ‘Yüzyıllık Yalnızlık’, ‘Kırmızı Pazartesi’ ve ‘Kolera Günlerinde Aşk’ı da en kısa sürede okumak istiyorum.

Arka Kapak:

“1982 Nobel Edebiyat Ödülü?nü de almış olan Gabriel Garcia Marquez?in, yaşayan en büyük dünya yazarlarından biri olduğunu herkes biliyor. Yazdığı son romanı Benim Hüzünlü Orospularım?la yine dünya kitap dünyasının doruğuna oturdu. Yazar, bu kez, doksanını bulmuş çok yaşlı bir gazete köşe yazarının ağzından müthiş bir aşk serüvenini dile getiriyor. Son yılların en güzel aşk romanlarından biri. Büyülü Gerçekçilik akımının yaratıcısı bu büyük ustadan büyüleyici bir roman daha. Kolombiyalı yazar, bu kitapta 90 yaşındaki bir adamla 14 yaşında bir yeniyetmenin ilişkisini anlatıyor…

“Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim. Aklıma Rosa Cabarcas geldi, hani şu gizli genelevinde eline bir yenilik geçtiğinde hatırlı müşterilerine haber veren kadın. Daha önce öyle şeylere ya da onun baştan çıkarıcı müstehcen önerilerinin hiçbirine asla kapılmamıştım ama benim ilke sahibi biri olduğuma hiç inanmazdı o. Ahlâk da bir zaman sorunudur, derdi, yüzünde hınzır bir gülümsemeyle, görürsün bak…”