Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri – Temmuz 2021

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri – Temmuz 2021

Haziran sonu itibariyle kapalı sinema salonları açıldı fakat genel bir kamuoyu yoklaması yaptım, henüz erken dediler korkuttular beni, çift aşıya kadar bekleyeceğim. Açık sinema gösterimlerine de bilet bulamadım bir türlü istediğim filmlere…

Neyse bundan sonra daha keyifle, beyaz perdede film izleyeceğim/iz günler yakındır umarım diyorum. 

Yine kısa kısa ve kendimce kategorilere ayırarak yazıyorum. Eğer bir platformdan izliyorsam onu da belirtiyorum ama bazıları da malum yerlerden, ask google please! =)

Not: Devam eden ve izlediğim dizileri değil de yeni başlamış olanları bu yazıda paylaştım. BoJack, Ozark, The Crown gibi dizileri zaten izlemişsinizdir, söylemeye gerek yok. =)

Not2: Dizilerden de ilk sezonunun tamamını bitirdiklerimi paylaşıyorum. Zira başı iyi sonu kötü veya tam tersi olabilir.  (Örneğin Exxen’de “Gibi” var. Müthiş gidiyor şimdilik )

İyi seyirler,

Kaçırmayın!

Film – Sound Of Metal – Internet // İzledikten günler sonra bile etkisinden çıkamadığımız filmler vardır ya, işte onlardan biri. Duyma yetisini kaybeden bir bateristin gün gün yaşadıkları, sesin varlığının ve yokluğunun hayatına etkisi neredeyse belgesel gibi işlenmiş. Riz Ahmed’in muhtemelen hayatının rolünü inanılmaz bir gerçekçilikle oynadığı filmde ses kurgusu kusursuz. Ve final hala böğrümden kalkmadı. Mutlaka izleyin, mutlaka!

 

Baya İyi!

Dizi – Ramy – BluTV // Bazı dizilere garip bir önyargım oluyor, sonra kendime çok kızıyorum. Ramy için de bir sürü sevdiğim sinema/dizi yazarının övgüsünü duymuştum ama sevmeyeceğim gibi gelmişti. İki sezonu resmen binge watch halinde tükettim. Ana karakter Ramy’nin – bazen bıktıran – Amerika’da büyümüş muhafazakar Müslüman erkek sorunlarının ötesinde, ailenin annesi ve kız kardeşinin hatta babasının hayatına odaklandıkları bölümler çok iyi. 3.sezon onayını alan diziyi, mesela Master of None seviyorsanız, izleyin.

Belgesel – Mossville: When Great Trees Fall – Salt //  Salt’ın “Bu Son Şansımız Mı?” adlı gösterim programında bulunan film, Louisiana’da Mossville adlı kasabanın teker teker açılan petrokimya tesisleri nedeniyle yaşanamaz hali gelişini kasabanın sakinleri ile yapılan röportajlarla anlatıyor. Adaletsizliği iliklerinize kadar hissettiren belgeselde, hem çevreyi kirletip, hem insanların sağlığını bozup hem de evlerinden eden bu büyük şirketlere karşı müthiş bir öfke ve çaresizlik duydum. İzlemenizi tavsiye ederim.

 

Çok Kafamı Açmasın ama Boş da Yapmasın!

Kısa Film – Two Distant Strangers – Netflix // Oscar’dan en iyi kısa film ödülüyle dönen film, köpeğini almak için evden çıkan siyahi bir adamın öldürülmeden köpeğinin yanına gidemediği bir zaman döngüsünü tekrar tekrar farklı versiyonlarıyla sunuyor. Irkçılığı odağına alan bu kısa film oldukça etkili.

Belgesel – The Undamaged – Salt //  Salt’ın “Bu Son Şansımız Mı?” adlı gösterim programında bulunan film, Balkanlarda planlanan 2700’den fazla hidroelektrik santral nedeniyle tehlike altında olan nehirlere dikkat çekmek amacıyla 23 nehri 36 günde kateden Slovenyalı kürekçi Rok Bozman tarafından kurulan gönüllü topluluğu Balkan Nehir Savunması (Balkan River Defence)nın mücadelesini takip ediyor. 

Belgesel – Samuel In The Clouds – Salt //  Salt’ın “Bu Son Şansımız Mı?” adlı gösterim programında bulunan film, Bolivya’da And Dağlarında kayak pistinin telesiyejini işleten Samuel’in hikayesine iklim değişikliği yönünden odaklanıyor. Zira artık dağlarda kar yok, turistler sadece manzara için dağa çıkıyorlar. Önümüzdeki 10-15 yıl içinde susuz kalması beklenen bölgenin artan sıcaklıklarının Samuel ve ailesinin hayatına etkisini karşıtlıklar üzerinden görmek değişikti. Tavsiye ederim.

Belgesel – Anote’s Ark – Salt //  Salt’ın “Bu Son Şansımız Mı?” adlı gösterim programında bulunan film, Pasifik Okyanusunda 100bin nüfuslu bir ada olan Kiribati’nin iklim değişikliği nedeniyle yükselen deniz suyuyla sular altında kalacak olması gerçeğine odaklanıyor. 4000 yıllık Kiribati kültürünün de bu gerçekle yok olacak olmasını ve iklim değişikliğinin önce ada ülkeleri olmak üzere bir gün herkesi etkileyecek oluşunu tüm dünyaya anlatmaya çalışan devlet başkanının çabası, yakın gelecekte hepimizin yaşaması muhtemelen sorunları göz önüne seriyor.

Boş Yapsa da Bari Eğlendirsin!

Film – Game Night – BluTV // O’Sinema kanalının Neydi O Film programına bayılıyorum. Bu filmin adı orada geçince not almıştım, zira 2018 yapımı bu filmi izlememiştim. Oyun akşamlarının tutkunu olan bir grup arkadaşın bir oyun akşamının oyun-gerçek / şaka-kaka dönüşümü ile başlarından geçenleri konu alan filmi izlemesi oldukça keyifli. Tavsiye ederim.

Film –  The Mitchells vs. The Machines – Netflix // Oldukça sürükleyici ve eğlenceli bir animasyon film. Son yıllarda pek etkileyici animasyonlar izleyemedim sanki, bunu da etkileyici sayamam ama en azından başından sonuna izlenebilirliği var. 

Film –  Love and Monsters – Netflix // Nedendir bilmem ama ben bu biraz ergen, biraz Marvel, biraz romantik filmi sevdim gibi. Baya keyifle izledim. Sempatik bir canavar distopyası olur mu? E oluyormuş işte.

 

İzlemesem de  Olurdu ama Pişman da Değilim!

Film – The Midnight Sky – Netflix // Yani bu filmi az sevmekle hiç sevmemek arasında bir yerdeyim. Biraz sevdim çünkü iyi kötü bir hikayesi var, biraz akış zayıf olsa da bir takım olaylar, duygu değişimleri, flashbackler filan var. Hiç sevmedim çünkü bir çok sahnesi çok fazla uzun geldi. ( O değil de George Clooney ne çok yaşlanmış yaa )

Beyaz Perdede Ok Olabilir, Evde I-Ih!

Film – Wheel Of Fortune and Fantasy – IKSV // Ya bu pandemi bana neetti!?! Berlin’de Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü almış filmi izleyemedim. 3 parçada, ara vere vere zar zor bitirdim. Diyaloglara hiç konsantre olamadım. Eminim güzel bir filmdi ama asla bilgisayar ekranından izlenecek bir şey değil, asla odaklanamadım. 

 

Vakit Kaybı!

Film – Ad Astra – Mubi // Bir insan Brad Pitt’i görmekten ve duymaktan nasıl sıkılır? İşte böyle! Evet, bu da oldu, bu heykel gibi adamdan fenalıklar geldi. Bitince filmin süresine baktım, 2 saatmiş, hissiyatı en az 12 saat! Brad’in o dış sesi de eklenince 22 saat deyin siz ona. Ne anlattı, ne anladık hiç bilmiyorum. Daha vasat bir baba-oğul hikayesi duymadım, daha kötü bir uzay filmi de izlemedim. Söyleyeceklerim bu kadar. (Brad, seni yine de seviyorum canım!)

Dizi – Doğu – BluTV // Bartu Küçükçağlayan, Bartu Ben dizisiyle memlekette kendi hikayesini özgün (Master of None, Ramy vb.) bir akışta anlatmak isteyenler için bir kapı açtı. O kapıdan girenler arasında İbrahim Büyükak’ın İlginç Bazı Olaylar’ı gibi Doğu Demirkol’da Doğu adlı bir dizi ile hikayesini büyük oranda gerçeklere dayanarak anlatıyor fakat hikaye akmıyor, ilerlemiyor. Uzun sekans çekeceğim diye uzadıkça uzayan, diyalogları bir yere varmayan, kötü ses dizaynı ile fenalaştıran bu diziyi maalesef inatla bitirdim. Vakit kaybı!

Dizi – Bonkis – BluTV // Yukarıda yazdıklarımın aynısı! (Not: Tek pozitif ayrımcılığım kadın hikayesi olmasına ama 30+ yaşında evlenmemiş, çocuk yapmamış kadının “ben de böyleyim”ini anlatma telaşından da çok yıldım. Tamam böyleyiz, artık kabul görme/görmeme ezikliğimizi aşalım ya!)

Dizi – Generation 56k – Netflix // 56k modem çağında çocukken tanışan kızımız ve evladımız, yıllar sora karşılaşır. Yani 1 saatlik çerez romantik komedi yapmak yerine 8 bölüm x 30 dakikadan 4 saatlik dizi yapmışlar. Ben de oturup izledim. =(

 

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri – Nisan 2021

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri – Nisan 2021

Öyle bir noktadayım ki, şu küçük laptop ekranına bakarak 1 saniye daha bir şey izlemek istemiyorum ve sinemaların kapısına kendimi zincirlemeye çok yakınım.

Böyle desem de 1 yılı aşkın süredir 7/24 evde olan biri olarak bir şeyler tüketiyorum yine de. Ama mutlu muyum? Kim mutlu ki…

Yine kısa kısa ve kendimce kategorilere ayırarak yazıyorum. Eğer bir platformdan izliyorsam onu da belirtiyorum ama bazıları da malum yerlerden, ask google please! =)

Not: Devam eden ve izlediğim dizileri değil de yeni başlamış olanları bu yazıda paylaştım. BoJack, Ozark, The Crown gibi dizileri zaten izlemişsinizdir, söylemeye gerek yok. =)

Not2: Dizilerden de ilk sezonunun tamamını bitirdiklerimi paylaşıyorum. Zira başı iyi sonu kötü veya tam tersi olabilir.  (Örneğin Exxen’de “Gibi” var. Müthiş gidiyor şimdilik )

İyi seyirler,

Kaçırmayın!

 

Baya İyi!

Dizi – Ted Lasso – İnternet // 2.ve 3.sezon onayını da alan 2020 yapımı dizinin ilk bölümünü yayınlandığında büyük bir önyargıyla (futbol koçu, eril kaba şakalar, absürtlükler… fuf! diyip) izlemeye başlayıp, hiç sevmemiştim. Neden sonra olumlu yorumları okudukça bir şans daha vereyim dedim ve tabi ki önyargılar yıkılmak içindir, bayıldım! Uzun zamandır en sevdiğim, içselleştirdiğim karakterler arasına girdi Ted, sarılasım var! Merakla yeni sezonları bekliyorum.

Film –  Nuh Tepesi – Netflix // Prömiyerini Trabeca Film Festivali’nde yapan ve Adana Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmek ödüllerini kucaklayan film, derinlikli diyalogları, oldukça başarılı görüntü yönetimi ve hikayesiyle beni de oldukça etkiledi. Her bir diyalogda, tarafların her birine hak vererek izleyicinin kafasını karıştıran, ağır temposuna rağmen merak duygusunu yukarda tutabilen oldukça duygusal bu filmi, sadece başroldeki Ali Atay ve Haluk Bilginer’in etkileyici performansları için bile izlemenizi tavsiye ederim.

Kısa Film – The Electric House – İnternet // 1922 yılı yapımı 23 dakikalık bu kısa filmi izlerken her saniyesinde 100 yıl önce çekilmiş olduğuna hayret ettim. Müthiş eğlenceli, vizyoner ve hayranlık uyandırıcı bu filmi bulup mutlaka izleyin.

 

Çok Kafamı Açmasın ama Boş da Yapmasın!

Film – Nasipse Adayız – Netflix // Ercan Kesal’a büyük hayranım. Özellikle Yozgat Blues’daki performansını sabahlara kadar övsemdoyamam o kadar inanılmaz ki! Nasipse Adayız, senaristliğini, yönetmenliğini ve başrolünü üstlendiği ilk filmi. Belediye başkanlığı aday adayı Doktor Kemal’in seçim kampanyasındaki bir gününe odaklanan filmi uzun planlarıyla, her türlü zorluğa büyük bir sakinlikle yaklaşan o darlanma halini çok iyi hissetiren oyunculukla ve senaryosuyla kalbimi kazandı. Ercan Kesal’ın kredisi o kadar yüksek ki kurguda ve tempoda yaşanan bazı akış problemleri canımı sıkmadıı bile. İzlemenizi tavsiye ederim.

Film – A Friendly Tale – İKSV // Bu filmi “boş yapsa da bari eğlendirsin” kategorisine yazarken düşündüm, aslında o kadar da boş yapmadı ve bana küçük de olsa ilham verdi diyerekten hoop buraya transfer ettim. Kendinden memnun olma, kendi kapasiteni bilme, başkalarının yeteneklerini kıskanma, arkadaşlık gibi kavramları sorgulayan Fransız yapımı filmin o hafif, dostane, eğlenceli yapısıyla hikayeyi başından sonuna büyük bir keyifle izledim.

Film – Never Rarely Sometimes Always – İnternet // Genç yaşta istenmeyen bir hamilelik yaşayan Autumn’un kuzeni ile birlikte kürtaj için Newyork’a gidişini neredeyse bir belgesel gibi anlatan film, az diyaloguna rağmen “hissettirmeyi” çok iyi başarıyor. Oyuncuların minimal yaklaşımı, yaşananların ağırlığı ama bir yandan sıradanlığı içine alıveriyor insanı. Berlin’den Jüri Özel Ödülü ile dönen bu dram, övgüleri hakediyor.

Belgesel Film – Aalto – İKSV // Modern mimarinin en ünlü isimlerinden biri olan Alvar Alto’nun yaşam hikayesinden kesitler sunan ve bazı ünlü tasarımlarında bizi gezdiren belgesel, hem geçmişe ait bazı kamera kayıtlarını hem de bazı özel mektupları da içeren ağır tempolu fakat izlettiren bir film.

Film – The White Tiger – Netflix // Hindistan’daki en zengin ve en fakirlerin kesişimi olan efendi-köle ilişkisine odaklanıp, bir köşeyi dönme hikayesini her bir karakteri (temsil ettiği sınıfı) uzunca anlatan filmi, uzayan süresi ve hikayedeki bazı anlam veremediğim detayları yok sayarak özellikle başroldeki Adarsh Gourav’ı performansı hatrına sevdiğimi söyleyebilirim. En iyi uyarlama senaryo adayı olan filmi sadece yaşanan ekonomik adaletsizliği görmek için bile izleyebilirsiniz.

Film – The Assistant – İnternet // Ozark’ta izleyip hayran olduğum Julia Garner’ın başrolünü oynadığı film, oldukça düşük temposuna rağmen insanı gerim gerim geren bir işyerinde taciz, istismar, mobbing silsilesini belgesele benzer bir formda anlatıyor. Olaylara 3.göz olmaya çalışırken biraz fazla uzaklaşmış bulsam ve artık konuşma zamanıyken bu kadar kapalı ve kaçak olmaya gerek var mı diye düşünsem de, sunduğu kesit itibariyle fena bir bağımsız değil.

Boş Yapsa da Bari Eğlendirsin!

Film –  Seni Buldum Ya – Mubi // Reha Erdem’in pandemi koşullarında “online” olarak çektiği filmi eleştirmenleri ikiye böldü. Ben, bu dolandırıcı hackerlar hikayesini de, oyunculukları da, filmin enerjisini de gayet beğendim. Şarkılar, danslar, başı, sonu filan derken keyifli zaman geçirtti bana. Tavsiye ederim.

Dizi – Jane The Virgin – Netflix //Resmen 100 bölüm pembe dizi izledim! Ve biraz önce şu hesabı, ağzım açık 10 kere kontrol ettim: Her bir bölüm 40dk olsa, 4000 dk yapıyor! 67 saat! Ömrümün uykuyu düş 4-5 günü! Yaklaşık 400 küsür gündür karantinada olduğumuz gerçeğini de ekleyip geçen günlerime yıllarıma bir kadeh doldururken, ben yandım siz de yanın diyerek bahsedeceğim. Evet bilen bilir böyle “soft” şeyleri gözümü dikerek değil yanda görüntü ve arkada ses olarak izlerim, daha doğrusu dinlerim. Bu diziyi de öyle tükettim ve yani o saçma pembe dizi senaryosu, sıcak aile ilişkileri, tatlış romantik aşklar filan ne yalan söyleyeyim bana iyi geldi! İhtiyacınız varsa böyle bir kafa açmaya, bence bir şans verin. Benim gibi blogda yazıp cümle aleme ilan etmenize gerek yok tabi, sır olarak saklayın, keyfinize bakın =)

Film – Thunder Force – Netflix // Oldukça bayat bir süper kahraman filmi fakat sırf Melissa McCarthy’e her filminde aşırı güldüğümden, bunda da çok eğlendim.

Dizi – WandaVision – İnternet // Disney ve Marvel bir araya gelirse ne olur? Spoiler vermemek için detay açıklayamayacağım ama Marvel severseniz zaten kaçırmayın. Süper kahramanlara bayılmıyor ama seviyorsanız da 9 bölümlük mini dizinin ilk bölümlerinde ne izliyorum ben diye şaşırıp kapatmayın, ilerleyen bölümlere mutlaka şans verin. Biraz iç içe değişik alengirli şeyler var. (Ne diyorum acaba?)

 

İzlemesem de  Olurdu ama Pişman da Değilim!

Dizi – High Fidelity – İnternet // Kusurları, yanlışları olan Rob adlı müziksever ve plak dükkanı sahibi bir kadın ve hayatıyla, ilişkileriyle, kusurları ve hatalarıyla nasıl başa çıkamadığını izlediğimiz dizi, bir roman uyarlaması. Ben izlemedim fakat yıllar evvel hikaye film olarak da seyirciyle buluşmuş. 10 bölümlük tek sezon bu diziyi arka arkaya neredeyse es vermeden izledim ama bittikten sonra bende bir iz bıraktı mı? Emin değilim. İzlerken düşündürdü ve merak ettirdi mi? Evet.

Belgesel Film – Operation Varsity Blues: The College Admissions Scandal – Netflix // Bu inanılmaz üniversiteye giriş skandalını basından sıkça takip ettiğimden yer yer kurgusal canlandırmaları da olan belgeseli izlemesem de olurdu ama yani bu parası çok olan insanların her şeye haklarının olduğunu sanmaları yüzsüzlüğünü de detaylıca gördüğüme pişman değilim!

Beyaz Perdede Ok Olabilir, Evde I-Ih!

 

Vakit Kaybı!

Film –  Soul – İnternet // 93. Oscar ödül töreninde en iyi animasyon ödülü kazanan, bir çok eleştirmenin oldukça beğendiği Pixar yapımı film, “benim dünyadaki amacım ne” problemine ruhlar aleminden yanıt arayan bir animasyon. Filmin en iyi yanı olan görsel seyir zevkini bir yana bırakırsak, bu hikayeyi anlatmak için bir uzun metraja gerek olup olmadığını sorguladım izlerken. Zira heyecan uyandıran tempolu veya eğlenceli bir hikayesi yok, şoke eden veya etkileyen bir önermesi de yok. O zaman neden bu filmi uzunnn uzunnn izledik eyyy Pixar?

Fim – Borat Subsequent Moviefilm – İnternet // Hiç uzatmayacağım. Sevenleri çok, saygım sonsuz. Ben mizahını ve göndermelerini anlıyor olmakla birlikte ne sempatik bulabiliyorum, ne adam haklı beyler oluyorum, ne gülebiliyorum. Sorry not sorry.

Film – Stowaway – Netflix // Pandeminin ruh halimi nasıl bozduğunu şuradan anlayabiliriz. Konusu, uzay gemisine kaçak binen =) veya yanlışlıkla gemide kalan =) bir mühendisin iki yıllık uzay görevini oksijen tüketmek suretiyle =) tehlikeye atması. Ciddi ciddi sonuna kadar da izledim. Of!

Film – Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü? – Netflix // Annemle sohbet ederken “Ecem Erkek çok iyi oyuncu, Güldür Güldür’de bayılıyorum kıza, filmi hemen izleyeyim” dedi. Şahsen kendisini daha önce izlememiştim, merak edip bu vesileyle izledim. Uzatmayayım bu filmdeki oyunculuğunu hiç beğenmedim, başka yerde bilemem. Demet Akbağ’lı eski versiyonla karşılaştırma bile yapmıyorum. İzlememiş olanlar bulup oyunun çekimini izlesin hiç bu yeni haline bakmasın bile.

Film – Yes Day – Netflix // Netflix algoritmam bir çöplüğe döndü anlaşıldığı üzere. Beni aile komedisi izleme noktasına getiren pandeminin abv!

 

1 Yılda Gittiğim Tek Sergi Mekanı: Arter, ve Güncel Sergiler

1 Yılda Gittiğim Tek Sergi Mekanı: Arter, ve Güncel Sergiler

Kişisel eve kapanmamın üstünden tam bir yıl geçti.  Mart 2020’den Mart 2021’e kadar evden çalıştığım için bu sürede resmen sayabildiğim kadar az kere dışarı çıktım.

Fakat geçen ayın ortasında, havaların müthiş sıcak olduğu bir dönemde, evde Esra Ceyhan’ın programındaki Uçan Adam Sabri gibi krizler geçirmeye başladım.

Sanatsız kalmış, hayat damarlarımdan biri kesilmiş gibi bir haldeyken, yolculuğu hayalimde 45 kere filan canlandırıp tüm kovid risklerini hesap edip en aza indirmeye çalışarak kendimi dışarı attım.

Buyurun kısaca binayı tanıtayım ve sergilerden minik minik bahsedeyim: 

Arter Dolapdere Binası

Arter’in İstiklal Caddesindeki yerine sayısız kere gittim. 2019 yılı sonunda taşındıkları yeni yerlerini hemen görmek istemiştim zira mimari projelerini inceleme fırsatım olmuştu. Fakat bir şekilde gidemedim ve işte sonrası pandemi malum…

Şubat sonu evde fenalık geçirince hem binayı hem de sergileri görmek üzere Arter’e gitmeye karar verdim.

18bin metrekarelik bu binada sergi ve etkinlik alanları, kütüphane, kitapevi ve bistro var. Dolapdere’nin bir şekilde koruduğu o karmaşık yapısının içinde, Bilgi Üniversitesi kampüsünün hemen yakınında bulunan bu yapı, örneğini bir çok farklı Avrupa şehrinde de gördüğümüz gibi, yeri itibariyle mahallenin dönüşümü için oldukça kıymetli.

Özellikle Barcelona’da örneklerini gördüğüm, içinde bulunduğu toplumu kapsayıcı kültür merkezleri gibi geniş bir iç avlusu ve güvenliği olmayan açık bir kapısı yok belki ama en azından binanın içindeyken dışarıyı dışlamıyorsunuz, tam tersine katlardaki farklı bölümlerden dışarısı tamamen görülebiliyor. (Yandaki bu videoyu kitapçının hemen yanından arka giriş tarafından çektim.)

Sayısı ve niteliği nüfusumuza oranla oldukça az olan, özellikle/sadece kültür-sanat için tasarlanmış bu tip binalardan daha fazla olmasını ummakla birlikte, her şeyin normalde döndüğü günlerde Dolapdere halkı ile bu binanın daha bütünleşik bir hal aldığı zamanların olmasını dilerim.

Zira bina, kapısından girdiğim andan çıktığım ana kadar oldukça keyifli, kaliteli bir mimari ve sanatsal deneyim sundu bana. Ve çıkışta havayı güzel görünce, Dolapdere’den yürüyerek Taksim’e mi gitsem diye düşündüm.

En son Dolapdere’nin sokakları içinde 2000li yılların sonunda dersler için dolanmış, kaldırımda kendinden geçmiş yatanlar ve evlerine yeni dönen seks işçileri dışında, bildiğimiz arka sokaklar kirliliği ve yoksulluğu dışında bir şey görmemiştim. Bu sefer öğlen vakti sadece 2 sokak ilerleyebildim çünkü sokaklar anormal kalabalıktı. Ve o kalabalığın içindeki karmaşa biraz tedirgin ediciydi. Siyahiler, Suriyeliler, çıplak ayaklı çocuklar, pek kendinde olmayan adamlar ve kadınlardan oluşan, üst başlarından kötü durumda oldukları belli olan bu kalabalık hiç bir şey yapmadan sadece sokaklardaydı. Mimarlık öğrencisi olduğumuz yıllarda İstanbul’un bu tip yoksul semtlerine çok fazlaca girip çıktığımdan başıma geleceği az çok tahmin edebildim: cüzdandan olacak gibiydim. = ) Çok acayip bir koku ve garip bakışlar arasında, büyük bir hata yaptığımın farkında fakat bir şekilde de geri dönememiş ve  2 sokak ilerlemiştim ki tesadüfen yoldan geçen taksiyi görünce, hemen atladım.

Dolapdere’nin dönüşümü yıllardır konuşulup tartışıladursun, gözlemlediğim kadarıyla yoksulluk çok daha fazla artmış.

O yüzden ilerleyen zamanlarda bu müthiş mekanda daha kapsayıcı etkinlikler yapmanın çok kıymetli olacağını düşünüyorum. Vehbi Koç Vakfı’nın ise böyle önemli bir yatırımla bölgeye bir kültür-sanat binası katarak bunun ilk adımını attığını, devamını getireceğini umut ediyorum.

KP Brehmer: The Big Picture (10/09/20 – 27/03/21)

Küratör: Selen Ansen 

İlk durağım 3. ve 4. kata yayılmış olan Alman Sanatçı KP Brehmen’in esin kaynaklarını ve çalışmalarını da içeren kapsamlı sergisi oldu.

Özellikle içinde yaşadığı dönemin politik ve ekonomik durumunu verilerle ortaya koyup eserlerinde mevcut durumu ve kendi bakışıyla eleştirisini harmanlamış olan sanatçı, hayatın verilerini görsel olarak ortaya çıkarmaya uğraşmış.

Örneğin 1970lerin sonunda Bir İşçinin Ruhu ve Duyguları adlı serisinde, fabrika işçilerinin günlük ruh hallerini kayıt ederek bunları grafiklere dönüştürmüş. Uzaktan bakıldığında bir müzik partisyonu gibi görünen bu grafiklerde aslında mutludan korkuluya günbegün değişen ruh halleri görünüyordu.

Sanatçının “kendi çağının titiz bir gözlemcisi” olması gerektiğini vurgulayan KP Brehmer, günün Alman toplumunu geçmişin merceğinden bakarak eleştirir.

Sanat eseri nedir ve kayıt altına alınmış bilgilerin grafikleri sanat eseri olarak değerlendirilebilir mi gibi sorular aklımda gezdim 4.katın tamamını. İlgilendiği konular ve gözlem çabası gerçekten etkileyici olsa da grafiklerin sanatsal değerini tam olarak anlayamadığımı belirtebilirim.

3. katta karşıma çıkan 1985 yılında yaptığı Paul (Klee) için Mona (Lisa) ve Yılan Beni Nasıl Görüyor – Ben Yılanı Nasıl görüyorum adlı eserlerini oldukça muzip ve yenilikçi buldum. Hatta önce eseri görüp anlam veremedim, fakat yaklaşıp alttaki metal plakada adını görünce kahkaha attım. =)

Altan Gürman (13/09/20 – 27/03/21)

Küratör: Başak Doğa Temür

Erken yaşında kaybettiğimiz Altan Gürman’ın 1965 yılından vefat ettiği 1976’ya dek yaptığı çalışmaları içeren sergide, en çok dikkatimi 1965 yılındaki eserlerinden oluşan İstatistik Serisi çekti.

İstatistik serisi, içerdiği katmanlarla Gürman yapıtının tekilleşme tarzını çok güzel örnekliyor. […]
Gravür görünümü her şeyden önce zeminle figürü birbirinden ayırmaya yarıyor. Öte yandan, bu baskı görünümü resim tarihini tuvale geri çağırıyor. Musluk gibi sıradan nesneler sanki kutsal kitapları süsleyen
baskılarmışçasına tuval yüzeyini kaplıyor. Nesne olarak varlıkları resim tarihi tarafından onanan ikonalara dönüşüyorlar.

Dinleyen Gözler İçin (10/09/20 – 02/01/22)

Küratör: Melih Fereli

2.katta ise Arter Koleksiyonundan oluşan bir grup sergisi vardı.

John Cage’in müzikte olduğu kadar tüm sanatsal üretiminde sessizlik, belirsizlik ve rastlantısallığı bir arada kullanan deneysel yaklaşımını ve Fluxus sanatçılarını referans alan sergide, ziyaretçiler galeri alanına hâkim olan sessizliğin içinde yapıtlardan yükselen “sesleri” keşfetmeye ve hayal etmeye davet ediliyor.

Serginin bu bölümündeki bir çok eseri deneyimlemek çok keyifli ve değişik bir tecrübeydi fakat özellikle iki eser dikkatimi çekti. 

1- Osman Dinç’in Ahlat Ağacına Ağıt adlı eserinde, nota sehpalarının üzerinde birer müzik eseriymişçesine ağaç fotoğrafları vardı. Bu ağaçlar 1984-2010 yılları arasında Denizli şehrinde bulunan farklı tarlalarda tek başına bırakılmış, hayvanlara ve tarlada çalışan insanlara gölgelik yapan ahlat ağaçlarıymış. Onların yalnızlığı ve sessizliği beni oldukça etkiledi.

2- Yeni medya sanatının öncülerinden biri kabul edilen Michael Snow‘un bir odanın dört duvarına yansıttığı dört farklı videoda piyano üzerinde farklı şeyler çaldığı Piyano Heykeli adlı çalışmasında videolardaki ellerin hareketi ile odaya verilen kakafonik seslerin uyuşup uyuşmadığını anlamak ve o gürültü içinde bulunmak oldukça enteresan bir deneyimdi.

Yağmur Ormanı V (varyasyon 3)  (10/09/20 – 30/01/22)

Küratör: Melih Fereli

… Bu etkileşimli yerleştirmede büyük şamandıralar, plastik fıçılar, bakır bir kazan, bir saksı ve bir badminton raketi gibi 20 buluntu ve yapılandırılmış nesne havada asılı şekilde mekâna yayılırken, farklı biçimlerde müdahale edilip birleştirilmiş nesneler önceden kaydedilmiş ses dosyalarından gelen sinyallerle titreşerek izleyicilerin keşfine açık bir biçimde gelişimini sürdüren bir ses ortamı meydana getiriyorlar.

Arter’in kara kutusu içine yerleştirilmiş ve havadan asılmış çeşitli nesnelerin her biri ayrı aydınlatılmış ve her birinden bambaşka sesler geliyordu. Mekanın içinde nesnelerin arasında dolaşırken her adımda değişen kompozisyon ve değişen ses yoğunluklarını deneyimlemek oldukça etkileyiciydi. Bu nesnelerin bulunduğu sahneden uzaklaşıp seyir platformuna geçtiğimde ise seslerin ve nesnelerin bütününü görüp dinleyerek çalışma başkalaştı. Sanıyorum yarım saatten fazla zamanı bu çalışmanın olduğu kısımda dolanarak ve oturarak geçirdim.

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri – Mart 2021

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri – Mart 2021

En son Ocak ortasında izlediklerimi toparlayıp listelemiştim. Aradan yaklaşık 1,5 ay geçmişken, neler izlemişim, neleri beğenmiş nelere boşa vakit harcamışım bir bakalım. 

Yine kısa kısa ve kendimce kategorilere ayırarak yazıyorum. Eğer bir platformdan izliyorsam onu da belirtiyorum ama bazıları da malum yerlerden, ask google please! =)

Not: Devam eden ve izlediğim dizileri değil de yeni başlamış olanları bu yazıda paylaştım. BoJack, Ozark, The Crown gibi dizileri zaten izlemişsinizdir, söylemeye gerek yok. =)

Not2: Dizilerden de ilk sezonunun tamamını bitirdiklerimi paylaşıyorum. Zira başı iyi sonu kötü veya tam tersi olabilir.  (Örneğin Exxen’de “Gibi” var. Müthiş gidiyor şimdilik )

İyi seyirler,

Kaçırmayın!

Film – Nomadland – Internet // Milyonlarca kişi tarafından senenin en iyi filmi seçildikten ve onlarca ödül aldıktan sonra ben de nihayet izleyebildim. Herkes beğenmekte çok haklıymış. Filmin ana karakterinin neredeyse bedeninin içine bize sokarak hayatın acısını, sıradanlığını, değişkenliğini, zorluğunu deneyimlemekten insanın içine içine işleyen bir film. İnsan sahip olduklarının ne kadarını kaybetmeye dayanabilir, her şeyinizi kaybetseniz bile elinizde kalana ne kadar tutunabilirsiniz, ne zaman çaresiz hissederiz, ne kadar çaresizliğe dayanabiliriz, hayat her zaman, ne olursa olsun devam eder mi?? Böyle onlarca soru yumruk gibi içimde kaldı izlediğimden beri, düşünüyorum… Tavsiye ederim.

Dizi/Belgesel – Pretend It’s A City – Netflix // Komedyen/Eleştirmen Fran Lebowitz’i tanımıyordum. Dizi ve Martin Scorsese Amca sayesinde tanışmış oldum. Özellikle şehre bakış açımız yönünden ikizimi bulmuş gibiyim. Müthiş bir eleştirmen, bir çoğuna göre aşırı uç, bana göre nokta atışı söylemleri. Ba-yıl-dım!

 

Baya İyi!

Film – 200 Meters – İstanbul Modern Sinema // Mustafa’nın ailesi ile arasında 200 metre var ama istediği her an yanlarına gidemiyor. Çünkü ailesi duvarın arkasında, kendisi ise Filistin’de. Batı Şeria’da böyle bir hayata tanık oluyoruz önce. Sora oğlu kaza geçirince, o kocaman sınır duvarının 200metre ötesine geçmek için 200kmlik bir yolculuğa çıkması gerekiyor. Yani filmin büyük bölümünde bir yol hikayesi izliyoruz fakat yolculuktaki insanların her birinin hayatı bu hikayeye ekleniyor. Çok başarılı bir ilk film. Bir de bana müthiş bir müzisyen kazandırdı. Filmin müziklerinde imzası olan Faraj Suliman!!! Özellikle Arap müziği sentezli caz müzikleri beğeniyorsanız mutlaka dinleyin.

Film – Daha – Netflix // Hayatımın bir bölümünü Hakan Günday’ın işlerini deli gibi takip edip, her kitabını okuyup her oyuna çevrilen işini izleyerek filan geçirdim. Son bir kaç yıldır ise yüreğim kaldırmıyor bazı anlattığı -bir yerlerde gerçek olduğunu bildiğim- acıları. (Yaşlandım mı?) Çünkü okuyanlar bilir, hiç acımaz o gerçekleri suratınıza suratınıza gösterirken. Daha’yı da okumuştum yıllar evvel. Hikayeyi tekrar izlemek yine acıttı. Filmin sorunları var ama hikaye öyle ki..  Gerçek hikayelerle yüzleşebildiğiniz bir zaman izleyin derim.

Dizi – I Know This Much is True – BeinConnect // O kadar zor bitirdim ki diziyi. Sevmediğimden değil, yüreğime öküzü oturttu da kaldıramadım. Mark Ruffalo’nun muazzam ötesi oyunluğu (bir ikizi olduğuna emin gibiyim!), hikayenin derinliği ve karanlığı beni bitirdi. Neresini nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum. Her anlamda müthiş, müthiş!

 

Çok Kafamı Açmasın ama Boş da Yapmasın!

Film – Kelebekler – Mubi // Kelebekler’i Mubi’de görünce ikinci kez izleyeyim dedim. İlkinde biraz dikkatsizce izlemiştim, ikinci izleyişimde daha detaylı bakınca daha da çok sevdim. Bitmek bilmeyen “daddy issues” ve aile/toplum ilişkilerini sıkmadan ama dokunacağı yerleri de esgeçmeden anlatıyor Tolga Karaçelik.

Belgesel Film – Made You Look: A True Story About Fake Art – Netflix // New York’ta çok ünlü bir galerinin sahte Pollock ve Rothko eserleri senelerce satmasının mahkemeye taşınmış hikayesini; zamanında bu eserleri onaylayan sanat uzmanlarından, konuya dahil olan avukatlardan, davayı izleyen gazetecilerden ve davalı/davacı taraflardan dinlediğiniz bir belgesel film. Film bittiğinde acaba kaç evde daha tespit edilmemiş ve milyon dolara satılmış sanat eseri vardır, taklit ve aslı ayırt edilemeyecek kadar nasıl benzer olabilir, bir sanatçıyı taklit etmek ne denli kolaydır gibi binlerce soru kafanızda uçuşuyor. (Sanat eserinin pahasının belirlenmesi konusuna hiç değinmiyorum bile!)

Belgesel Film – Ah Gözel İstanbul – İKSV Film + Mubi // Ben bu belgeseli İKSV’de yayına girdiğinde izlemiştim ki şimdi Mubi’de de kataloga girdi. İstanbul’da bir kibrit çöpünün bile izini sürmekten keyif alabileceğim için, bu “sürekli aynı ses tonundan” yorgun düşebileceğiniz ağır aksak gibi görünen belgesel beni mest etti. Keşke bir zaman makinesi olsa… İstanbul’u farklı farklı yıllarda ziyaret edip gezmeyi öyle çok isterdim ki… 

Film – Da 5 Bloods – Netflix // Film biraz enteresan. Vakit Kaybı bölümüne mi koysam yoksa buraya mı diye düşündürdü beni resmen. Çünkü fikir ve anlatılmak istenen hiç bir şey orijinal değil ama bir şekilde sonuna kadar izleten bir hikayeler silsilesi var. Konuların içinde konular, onların içinde başka konular derken çok dallı budaklı dağınık bir senaryo ama oyunculuklar ve 12.oyuncu “doğa” izlemeye değer. Düşündüm düşündüm, o kadar da vakit kaybı değildi sanki galiba sanırım.

Boş Yapsa da Bari Eğlendirsin!

Dizi – The Great – Bein Connect // Hakkında pek bir şey okumadan etmeden, tavsiyeyle daldım diziye ve tahminimden çok daha fazla güldüm. Rusya’nın altın döneminde saraya yapılan, artık gönderme bile diyemeyeceğim çünkü işin ucu kaçmış oldukça, her türlü dalga geçmeyle çok eğlendim. Bir şekilde, bu kadar ucu olmayan bir komedi dizisinde akışta olan bir hikaye, giriş-gelişme ve sonuç var. Şöyle bir göz atın, 1.bölümden tarzı anlarsınız. Severseniz zaten devamı da gelir.

Dizi – 50 m2 – Netflix // Selçuk Aydemir – Burak Aksak işbirliklerini sevenlerdenim. Bu dizi çokça Netflix sosuna bulanmış olsa da özellikle Cengiz Bozkurt ve Tuncay Beyazıtlı’nın her sahnesini gülümseyerek izledim. Biraz sıkışık, akışında problemleri olan bir senaryo ama izlemeye başlayınca gidiyor bir şekilde.

 

İzlemesem de  Olurdu ama Pişman da Değilim!

Dizi – Run – Bein Connect // Acaba yazar bu başlıkta ne demek istemiş. =) Yani, kabaca hikayeyi anlatmalıyım. 15 yıl önce ayrılmış ve hiç görüşmemiş iki sevgili, yıllar evvel kendilerince bir söz veriyorlar. Biri diğerine “run” yazan mesaj atar ve diğeri de “run” yazarak cevap verirse, hayatlarından memnun değiller demektir ve birlikte kaçacaklar. Malumunuz bu olay gerçekleşiyor ve biz o 3-4 günlük kaçış macerasını izliyoruz. Ben 7 bölümü bir günde tamamladım zira insan ne olacağını merak ediyor. (Ya da ben fazla boşum!) Ve yani bir takım şeyler de oluyor tabi, final de merak ettiriyor ama 7 bölüm boyunca eskiler, eski sevgililer, gençlik filan konuşuldukça “fazla hatıra annecim!”. Bana bi bastılar! Sırf merakımdan bitirdim. Başlık da bundan işte. Artık bu bilgiyle ne yaparsınız bilmiyorum, merak eden izlesin =)

Film – Luxor – İKSV Film // Eski sevgililerin bilmem kaç yıl sonra bir araya gelmesi temalı filmleri izlemeyi bırakmam lazım. Belli ki filmler güzel olsa bile bana yaramıyor =) Başrolde Mısır’ı izlemek muazzam fakat hikaye bana zayıf geldi. Bu ikilem yüzünden bu başlık =)

  

Beyaz Perdede Ok Olabilir, Evde I-Ih!

Film – Pinocchio – İKSV Film // Sevimli Pinokyo’nun hikayesini ne ettiniz böyle?! Atmosfer güzel, olaylar biraz karanlık, Roberto Benigni yine duygusal oyunculuğunda tavan ama ben evde konsantre olamadım. Giremedim o dünyaya bir türlü. Belki salonda olsa daha çok severdim ama maalesef. =(

 

Vakit Kaybı!

Dizi – Tiger King – Netflix// Evet ancak izledim. Ve evet beğenmedim. Uzun uzun niye bu psikolojik sorunlu adamların hayatının her türlü detayını izliyoruz anlamadım. 2. bölümde pes ettim.

Film – I Care A Lot – Netflix // Bazı spekülasyonlar boş çıkmaya mahkum, tıpkı bu filme çok şaşırıp, çok beğenenlerinkiler gibi… Yani, neden vakit kaybı olduğunu yazmak bile vakit kaybı. İzlemeyin.

Belgesel – Becoming Duru – Netflix // Nükhet Duru’nun hayatını ŞokoPop’un ve 196Sekiz Youtube kanallarından izleyiniz. Bu albüm tanıtımımsı şey anlamsız.

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri

Son Zamanlarda Neler İzledim? Dizi ve Film Önerileri

Sürekli evde olma lanetindeyken, üstümüze bir dolu platform, dizi ve film attılar. Fakat samanlıkta iğne arıyor gibiyiz. Şöyle bir baktım dünya kadar diziyi, filmi tüketmişim ama tatmin seviyem düşük.

Bir de bu süreçte fark ettim ki ben sinema dışında bir yerden iyi film izlemeyi bilmiyormuşum, ya da bu küçük ekranlarda izlediklerim beni beyaz perdede izlemek kadar etkilemiyor. İkisinden biri.

Artık ne izleyeceğimi asla bulamayacak haldeydim ki OscarBoy, Kutsal Motor ve Melikşah Altuntaş hesaplarından listeler yayınladılar. Bana da gün doğdu. Hemen notlarımı aldım, onların tavsiyelerinden devam ediyorum.

Aşağıda izlediklerim hem onların listelerinden, hem benim… Neyse karışık işte… Ben şöyle kısaca izlediklerimden bahsedeyim, hangi platformda olduğunu da yazayım, kategorilere de ayırayım. Çünkü biliyorum, ne izlesek diye bakmaya geldiniz.  = )

Not: Devam eden ve izlediğim dizileri değil de yeni başlamış olanları bu yazıda paylaştım. BoJack, Ozark, The Crown gibi dizileri zaten izlemişsinizdir, söylemeye gerek yok. =)

Not2: Dizilerden de ilk sezonunun tamamını bitirdiklerimi paylaşıyorum. Zira başı iyi sonu kötü veya tam tersi olabilir. 

İyi seyirler,

 

Kaçırmayın!

Dizi/Belgesel – How to with John Wilson – Internet // Yeni bir bakış açışına hasretken müthiş geldi bu mini dizi/belgesel bana. Bazı bölümlerde sesli kahkaha attım bazı yerlerde gözlerim doldu. Ben gözümü dikip full konsantre dizi izleyebilen biri değilimdir. Bu diziyi gözümü kırpmadan izledim çünkü random görüntülerin tamamı gerçekten çok iyi seçilmiş, kurgulanmış ve her bölümün temasının anlatısı çok fırlama ve nasıl oluyorsa aynı zamanda hüzünlü. Yıllarca yaşadığı şehri videoyu almak, her gününü kaydetmek gibi deli huyları olan bu adam, sonunda bunu süper bir şeye evriltmiş.

Her bölüm üzerine uzun uzun konuşup yazılabilir ama şimdilik bıraktığı bu müthiş tadın, oluşturduğu yepyeni belgeselcilik ve melodram komedi gibi saçma tarzın keyfini çıkarıyorum. Bu yıl (2021) yayınlanacak 2.sezonu merakla bekliyorum.

Dizi – I May Destroy You – Bein Connect // Bu senenin yerli yabancı top listelerinde ilk sıralarda görünce hemen merak edip sezonu bir günde bitirdim. Cinsel istismarın sınırlarından, aile-arkadaş ilişkilerine kadar kapsamını genişleterek büyüten fakat özünde Arabella’nın hikayesine odaklanan dizi, kafamızdan geçen senaryolar ve gerçekleri yüzümüze çok derinden ve etkileyici bir şekilde vuruyor.

Dizi – The Last Dance – Netflix // Basketbol izleyicisi değilim. Kardeşimden kaynaklı bazı maçları izlemişliğim var, o kadar. Fakat bu dizi ne sadece basketbolu ne de sadece Michael Jordan’ı anlatıyor. Hırs-tavır, ün-aile, azim-başarı gibi kavramları işin içine sokarak, gerçek hayatta yaşananları müthiş bir kurgu ile yıllar arasında sürekli geçiş yaparak, benim gibi bu meşhur konuları hiç bilmeyen birinin bile ilgisini sağlam tutarak, 50şer dakikalık 10 bölümde anlatıyor.

Dizi – Bir Başkadır – Netflix // Aslında uzunca bir yazı yazmak istiyordum ama herkes çok şey yazdı hakkında hevesim kaçtı. Fakat Berkun Oya’nıın Krek nedeniyle bende yeri farklıdır. Kafasını, bakışını severim. Bir Başkadır da olmuş ötesi olmuş, artık bir de ben övmeyeyim. =) (Yalnız İslamiyetten Önce Bilardo’yu okumadıysanız, muhakkak okuyun!)

 

Baya İyi!

Film – Dick Johnson is Dead – Netflix // Film bittikten sonraki o yazıyı görünce, hüzünden dolan gözlerimden sevinç gözyaşları döküldü. Sesli bir şekilde “Aaaa” dedim. (Karantina günlükleri sayfa 29393). Babasının olası ölümünü, muhtelif şekillerde filme alan Kirsten Johnson, çok sıcak, matrak ve zaman zaman da hüzünlü bir işe imza atmış.

Mini Dizi – Unorthodox – Netflix // Cahilliğime verin ben bu ultra-Orthodoks konusunda pek bilgi sahibi değildim. 1er saatlik 4 bölümde oldukça şaşırdım ve nefessiz izledim. Biraz iç sıkıştırıcı bir özgürlük arayışı hikayesi.

Film – Sarmaşık – Mubi// Ayıp bana evet, ama vizyonda kaçırınca izlemem böyle yıllar sonrayı buluyor ne yapayım. Tolga Karaçelik imzalı film, övüldüğü kadar varmış. Denizin ortasında, günler/aylar sürecek bir yolculukta, kapalı bir alanda olma hissi ta en baştan karnımı kastı. Sonrası ise hem ta en özünden insana dair, hem de çok fazla politik ve öğretilmiş/öğrenilmiş yanlışlar. Bir de Nadir Sarıbacak… Çok özlemişim izlemeyi, müthiş, müthiş.

Çok Kafamı Açmasın ama Boş da Yapmasın!

Film – Ahlat Ağacı – Mubi // İlk defa izlediğim bir Nuri Bilge Ceylan filmini az sevdim. Yani beklentim çok çok sevmek olunca az sevmiş gibi oldum. Acaba diyaloglar azken her şey daha mı güzeldi? Bir de ikisi de müthiş oynamışlar ama Murat Cemcir, Doğu Demirkol’un babasını oynamak için fazla mı gençti? Kafamda sorular çok fakat Anadolu’daki sıkışmışlık hissini, öncekiler kadar müthiş olmasa da görüntü yönetmenliğini, baba-oğul-aile-toplum işlemelerini her şeye rağmen seviyoruz be NBC.

Film – Rocket Man – Netflix // Elton John’un çocukluğundan başlayıp gençliğindeki alkol, uyuşturucu ve seks bağımlılığının dibine vurduğu anlara kadar ki hikayesini anlatan film, sahte ve taklit bir tat yerine gerçeğe inmeyi yeğlemiş. Aileden başlayan sevgisizliğin başlattığı bu dibe gidiş hikayesi, koşulsuz sevgiyi veren bir dost sayesinde nasıl toparlanır… Ah çok hüzünlü ama sonu çok umutlu. 

Dizi – Queen’s Gambit – Netflix // Satrançla ilgili hiçbir şey bilmeden 7 saatin neredeyse tamamında satranç oynanan bu diziyi izledim. =) Bir kaç bölüm daha az olabilirdi gibi ama uzunluğu dışında tarihsel akan hikayesi ve oyunculuk performansları, yanı sıra görüntü yönetmenliğiyle de zevkli bir diziydi. Bu dizi de dahil bu sene izlediklerim sayesinde, hayatımda düşünmediğim kadar “yetenek mi? zeka mı? çok çalışmak mı? ” konularını düşündüm sanırım.

Film – Azizler – Netflix //  Çoğu insan için “vakit kaybı” kategorisinde bu film, onu bilerek baştan belirteyim. Evet kadın karakterleri yok, evet sadece erkek bakış açısı var. (Bu neden illa sorun olmalı bilemiyorum.) Evet Engin Günaydın ve Haluk Bilginer, daha önce oynadıkları herhangi bir rolü tekrar ediyor gibiler. Evet sonu başından belli. Fakat tüm bunlara rağmen yalnızlıkla baş etme halini ele alma yöntemini ben beğendim. Biraz kurgusu ve hikayesi dağınık ama bir şekilde sonuna kadar beni tuttu ve izletti. Ayrıca bir cümleye takılı kalma halini ve bunu işleme şeklini herkesin aksine ben çok fazlaca sevdim.

Film – My Octopus Teacher – Netflix //  Bir Nat Geo belgeselinden birazcık farklı çünkü değişik boyutta bir duygusal bağı çoğunlukla izleyip, bazen de röportajdan dinliyorsunuz. Bir ahtapotla bir insanın bağını izlemek, değişik bir deneyim. 

Film – Toz Ruhu – Mubi // 2014 yılı yapımı Nesimi Yetik filmi için bir yorum okumuştum. Ana karakter, günlük temizlikçi olarak çalışan ve boş zamanlarında kendince besteler yapan Metin için: “Dünyada kapladığı yerin farkında” denmişti. Filmi izleyince o cümle benim çok içime oturdu. Ah Metin, sana ne denirse densin, sen o kapladığın yeri biliyorsun ve acaba fazlasını isteyenler mutsuzken sen hepimizden mutlu musun?

Boş Yapsa da Bari Eğlendirsin!

Dizi – Aile Şirketi – Bein Connect // Nereden kopya, hangi dizinin aynısı tartışmalarına girmiyorum. Mutfakta iş yaparken açıyorum, gidiyor mu gidiyor. Gülümsetiyor mu gülümsetiyor. Bu.

 

Beyaz Perdede Ok Olabilir, Ekranda I-Ih!

Film – Mank – Netflix // Siyah beyaz filmlerden hoşlanmadığım için maalesef David Fincher’da olsa babamın oğlu da olsa -1 puandan başlıyor benim için. Fakat burada ufak bir haksızlık yapıyorum muhtemelen, zira bu filmi sinemada izlesem renksizliğine rağmen sevebilirdim fakat ekrandan 4 sefer dura kalka zor bitirdim. Üniversitede Güzel Sanatlar bölümünden aldığım sinema dersinde koskoca 1 hafta tartıştığımız kült film Citizen Kane’in senaryo yazımının hikayesini, Fincher’dan alışık olmadığımız bir politik bakışla ve Hollywood’un karanlık yönlerini ortaya koymaktan çekinmeden göz önüne seriyor bu film. Beni yoran kısım diyaloglar ve hikayenin dağınıklığı oldu sanırım. Bir de keşke siyah beyaz olmasaydı… Belki her şey normale döndüğünde bir gün sinemada yer bulur, mutlaka tekrar izlemeyi deneyeceğim. O zamana kadar, sorry not sorry.

Film – I’m Thinking Of Ending Things – Netflix // Üzerine yazılan her şeyi okudum sanırım, ve nasıl olduysa filmin herkeste bıraktığı hissiyat bambaşka. Anomalisa severlerden olarak isyanlardayım, çünkü bu filmi bol seyircili bir festival gününde izleyip çıkışta bira içerken arkadaşlarla yorumlamak vardı! Ekrandan olmuyor, izledim, yalnızdım, duvara baktım bir süre, sinir bozukluğuyla karışık uyku kaçırdı. Ne izledim bilmiyorum. “Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şey oldu.”

 

Vakit Kaybı!

Mini Dizi – The Undoing – Bein Connect // Lost ve GOTdan beri sonuna bu kadar sinir olduğum başka bir dizi olmadı herhalde. Bir de Nichole Kidman’ın o yerlere kadar olan korkunç renkli paltosuna tutuldum. Tek sevdiğim şey her hafta yeni bölüm beklemek oldu. O kadar uzun zamandır hep oturup peş peşe bölümler şeklinde dizi izliyorum ki, bekleyerek izlemenin tadını unutmuşum. Fakat dizinin tamamı yayınlanmışken size tavsiyem, ilk 2-3 bölümü izleyin, sonrasını bırakın izlemeyin, hayal gücünüz sonunu yazsın.

Dizi – I Hate Suzie – Bein Connect // Ben de mi bir dikkat dağınıklığı var bilmiyorum ama uzun, çok uzun… İlk bölüm çok iyi, konu iyi, son bölüm de çok iyi ama aradakiler bölümler tam olarak neden vardı anlamadım. Dizi değil de keşke 1-1buçuk saatlik güzel bir film olsaymış.

Film – The Trial of Chicago 7 – Netflix // Düz, dümdüz bir film. Bu kadar değerli bir konuyu nasıl bu kadar bayat çekmişler anlamak mümkün değil.

Dizi – Lupen – Netflix // Bir övmeler bir bir şey… Güzel sanmıştım, yeni veya eski/güzel hiç bir numarası yok.

Salacak Yarışma Projelerini İnceledim!

Salacak Yarışma Projelerini İnceledim!

Okuma süresi: 15-20 dk.

Üsküdar’a gideriken aldı da bir yağmur….

Tıpkı Taksim Meydanı yarışmasında olduğu gibi, oylamaya sunulan 3 projeyi elimden geldiğince hem mimar olarak, hem de Salacak sahilini 11 yıldır aktif olarak kullanan bir Üsküdarlı olarak artıları ve eksileriyle yorumlamaya çalışacağım. Ama önce kısaca benim kişisel tarihimdeki yerinden ve bir kullanıcı olarak sahilden beklentilerimden bahsetmek isterim. 

2009 yılında Üsküdar’a taşınana kadar doğduğum yer olan Tuzla’da yaşadım. Tuzlalılar için sahil ve deniz, eski bir balıkçı/sayfiye kasabası olduğundan oldukça önemlidir. Kayalıklar, deniz kenarı yürüyüşler, deniz kenarı oturmalar sohbetler, plajlar ve yüzme hayatın önemli bir parçasıdır.

Fakat bütün Türkiye’de olduğu gibi Tuzla’da da 2000lerle birlikte işler biraz değişti. Nüfusun kalabalıklaşmasıyla Pendik ve Gebze gibi çevre ilçelerden gelen; çoğunluğu memleketinin/kırsalının özlemini duyan ve şehirdeki yeşil alanlarda nasıl zaman geçireceğini henüz kestirememiş, ve yine çoğunluğu muhafazakar bu kitlenin sahilde yoğunlaşmasından sonra, sohbet edenler deniz kenarından kafe ve restoranlara doğru kayarken, sahil çekirdek çöpleri ve mangal kokularıyla baş başa kaldı. 

Üsküdar’da ise benim taşındığım yıllardan son 1-2 yıla kadar durum bazı açılardan benzerdi. Gözlemlediğim kadarıyla son zamanlarda, yıllardır Üsküdar sahilini benimsememiş (biraz varoş biraz muhafazakar bulan, çekiciliği olmadığını düşünen) bir kitle de artık kullanıcı olarak bu alana dahil oldu. Şahsen bunu; hem Üsküdar’ın büyüyen nüfusuyla Üsküdarlıların çeşitlenmesine, hem son 3-4 yıldır sahili eldekilerle düzenlemeye iyi kötü bir gayret gösteren Hilmi Türkmen’e, hem de Ekrem İmamoğlu’nun başkan seçilip, resmi kutlamaları Üsküdar’a taşıyıp ilçeyi sevmeyen bu kitleye sevdirmesine bağlıyorum.

Burada bir paragraf açıp bu konuya değinmeliyim zira yıllarca türlü bahanelerle yapılmayan 29 Ekim’ler yaşadım burada. Bir sene kutlama bulur muyuz diye gittiğimizde koskoca Üsküdar sahilde sayısı 50 kişi bile olmayan bir fener alayı vardı sadece. Fakat geçen sene (2019) aşağıda gördüğünüz o kalabalığın içinde ben ve bir çok kişi ağlayarak kutladık cumhuriyeti. 

Ben hiç bir zaman, İstanbul’un belirli kısımlarının kalıplaşmış düşüncelerle belirli gruptan insanlara ait olduğuna inanmadım. Tıpkı insanlar arasında yaratılmaya çalışılan o kutuplaşma gibi, mahalle/semtler arasındaki bu keskin çizgileri de sevmiyorum. Neredeyse tamamı Kadıköy’de yaşayan sevgili arkadaşlarımın gözünde Üsküdar’da oturuyor olmam bile nedeni anlaşılmayan bir tercih oldu hep. Oysa Kadıköy kadar Üsküdar’da, Fatih kadar Beşiktaş’ta hepimizin. ( Hey!) 

Sahilin kullanıcıları kimler? 

Üsküdar sahili, meydandan Harem’e kadar gün içinde farklı kullanıcıları ve dinamikleri olan bir alan. Hemen her saatinde bulunduğumdan kısaca bahsetmek isterim.

* Sabah gün doğumunda: Her mevsim bu saatlerde yürüyüş yapan bir grup insan olur. Yaya trafiği azdır. Mevsim yaz ise mutlaka denize girenleri 5-10 kişi de olsa görürsünüz.

* İş giriş-çıkış saatlerinde: Bir koşturmaca. Metro-Marmaray-otobüs-minübüs-deniz ulaşım hatlarının bulunduğu ana meydana doğru bir hızlı yürüyenler ordusu olur. Ben de her gün onlardan biriydim pandemiden önce.

* Akşamlar ve haftasonları: Özellikle hava güzelse spor veya gezinmek amaçlı yürüyüşe çıkanlar, banklarda-kayalıklarda-bulunabilen minik parklarda oturup boğazı izleyenler, arabasını park edip keyif yapanlar (müziğini bize de dinletenler) dahil muazzam bir kalabalık. Özellikle meydandan Kız Kulesi’ne kadar sakince yürümek imkansız, tempolu yürüyüş zaten imkansız çünkü tempo yapacak bir boşluk olmuyor. Kız Kulesi’nden Harem’e kadar ise sahilin yürüme yolu darlaştığından bu sefer darlık nedeniyle yaya trafiği oluşuyor.

 * Her saat: Kafelerin, restoranların günün her saatinde müşterileri vardır. 

Salacak Sahili’nin Tarihçesi

Antik dönemlerde ve sonrasında derin ve korunaklı bir liman, ticaret iskeleleri ve tersanelerin bulunduğu Üsküdar, İstanbul’un fethinden sonra da önemini korumuş. 1870 yılında başlayan vapur seferleriyle ulaşımın kilit noktalarından biri haline gelen sahil, boğazın iki yakasını birbirine bağlama ve Anadolu yakasına varıştan sonra tüm Anadolu’ya ulaşımdaki önemini o yıllardan beri koruyor. 

Osmanlı döneminde deniz hamamları, Cumhuriyet döneminde ise plajın bulunduğu Salacak’ın 1989 yılında Üsküdar-Harem arasına yapılan araç sahil yolu ile denizle bağlantısı kesilmiş. Yol nedeniyle Üsküdar Meydanı ve Harem’in birer kavşağa dönüşmesi ile hem meydanlar hem sahil boyu değersizleşmiş. Son yıllarda açılan Marmaray hattı ve Avrasya tünelleri ile ihtiyaçları değişen bu alan, şimdilik ufak düzenlemelerle kullanıcılarına hizmet vermeye devam ediyor.

 Yarışma Alanı 

Yarışmaya konu alan; Üsküdar Meydanı’ndaki Şemsi Paşa Cami’sinden başlayıp Haydarpaşa Limanı’na kadar olan sahil şeridinden oluşuyor. Yakında taşınması planlanan Harem Otogarı için zorunlu bir işlev önerisi yarışma şartnamesinde belirtilmemiş, o nedenle yarışmacılar o alana serbest önerilerde bulunmuşlar. Ayrıca katılımcılardan Kadıköy-İstanbul arasına yapılması planlanan nostaljik tramvay hattını göz önünde bulundurmaları ve alanda bulunan balıkçı barınaklarını iyileştirerek korumanaları istenmiş. 

Sorunlar Neler? 

Projelerin detaylarını konuşurken aslında hangi sorunlara hangi çözümleri getirdiklerine de değineceğim fakat yine de önden bir sıralama yapıp, mevcut duruma göz atmak istedim.

1- En büyük problemin, sahildeki yaya yolunun darlığı olduğunu düşünüyorum. Her adımda farklı bir perspektiften dünyanın en keyifli manzaralarından birini izleyebildiğiniz bu yolda zik zaklarla yürümek çok tatsız. 

2- Aynı şekilde bu perspektifleri durup soluklanıp keyifle izleyebileceğimiz seyir teraslarına ihtiyaç var. Gerektiğinde kamp sandalyelerimizi alıp oturabileceğimiz, gerektiğinde kitabımızla termosumuzla vakit geçirebileceğimiz…. ( var bir hayalimiz…)

3- Kesinlikle denize girilmeli. Evet denizin durumu buna izin vermiyor ama deniz kenarı bir havuz ile su arıtılarak, çamur rengi nehri olan ülkelerdeki insanların bile yaptığı gibi mayomuzu giyip güneşleneceğimiz bir alan olmalı. 

4- Bu alan, Üsküdar’dan Pendik’e kadar (ufak kesintilerle de olsa) devam eden sahil yolunun başlangıcı. Sağlıklı bir bisiklet yoluyla öncelikli olarak Üsküdar ile Kadıköy arasındaki bisiklet ulaşımı teşvik edilebilir. Şu anda sahilin çoğunluğunda iki yaya yan yana-iki bisiklet yan yana yürünebilen kaldırım var sadece.

 

Bir Öneri! Yıllar evvel evimin de içinde bulunduğu Pervititch haritalarını incelediğimde vakti zamanında Kısıklı –  İcadiye aksına kadar muhtelif tramvay hatlarının Üsküdar’ımızın her bir yanındaki yokuşlarda hizmet verdiğini görmüştüm. Şu yokuşlara 7×24 çalışan tramvayları koyana bir sonraki seçimde helalinden bir oy benden!

Genel bir özetten sonra şimdi artık projeleri incelemeye ve yorumlarıma geçiyorum efenim. Tamamı bana ait, beni bağlayan yorumlar. Tüm ekiplerin aylarca deli gibi çalıştıklarını ve çok emek verdiklerini biliyorum. Zaten göreceksiniz, hepsinde beğendiğim fikirler var ama eleştirmek de biraz mesleğimizin doğasında var. Kararımı doğru vermek için kendimce projeleri masaya yatırdım. Buyurun bakalım:

4 nolu Proje 

Müellifler : Bünyamin DERMAN / Dilek DERMAN / Mehmet KADIOĞLU / Başak TAŞ ÖZDEMİR

Yardımcılar : Berk ÖZDEMİR / İsmail Hakkı TUNÇAY / Hasan ÖĞÜT

Salacak kıyısı boyunca araç trafiğini 3 şeride indirgeyip, tramvay-bisiklet-yaya yolu ulaşımı destekleyen proje, sahil hattı boyunca yeşil alanları arttırıp, eski Salacak iskelesini işlevlendirip, balıkçı barınağını koruyup geliştirip, beton iskeleye bir havuz ve plaj ekleyip, Harem otogarına ise bir Performans Sanatları Merkezi, liman ve park öneriyor.

Projenin Olumlu Yanları

– Şu anda 2şerden 4 şeritli olan araç yolu (ki her iki yönde de birer şerit park için kullanılıyor), tramvay hattının yoğunluğu alacağı düşünülerek 3 şeride indirilmiş. Otobüs dur-kalkları ve park eden araç beklemeleri dışında sahilde genelde trafik sorunu pek yok zaten.

– Kız Kulesine bakan açıda mevcutta da bulunan setlerin iyileştirilerek tutulması olumlu.  Ayrıca o hatta tarihi Salacak iskelesine kadar olan bölümde, yolun kara tarafında bir park aksı oluşturmak çok etkili. Şimdiden akşamları çok yoğun ve yaşayan bir park olacağını söyleyebilirim.

– Salacak iskelesini aktifleştirmek çok olumlu. 

– Balıkçı barınağının korunup güzel bir restoran ile aktifleştirilmesi çok güzel. Zevkle yemek yenebilecek, Tarihi Yarımada manzaralı müthiş bir yer olur. 

– Kıyıda bulunan mevcut beton iskelenin önüne, tam da hayal ettiğim plaj ve havuz konulmuş. Görseller çok ham ama kesinlikle bu işlevler tutularak oradaki planlama geliştirilmeli. 

– Eski liman ve tersane yapılarının kent hafızası göz önüne alınarak sergilemede tutulması fikrini sevdim. 

Projenin Olumsuz Yanları

 – Meydan için yapılan yeşillendirme ve Pervititch izleri önerisini, artık meydan yıllardır tadilatta olduğundan biraz gereksiz buluyorum. Olabildiğince soyup, tarihi ve ulaşım için gerekli yapıları bıraktılar. Bundan sonrası artık minik peyzaj müdahaleler ile tamamlanıp sonlanmalı.

 – Araç trafiğinden azaltılan şerit, tüm kıyı boyunca park eden onca araç için bir park yeri ihtiyacı oluşması demek. Bu öneriyi projede göremedim.

 – Bu kadar dar bir sahil şeridinde, şeridin denizden olan tarafına ağaçlar koymak yer kaybından başka bir şey değil. Dahası öyle bir yer yok zaten. 

– Eski Harem Otogarı alanında düşünülen Performans Sanatları Merkezi fikrinde ise çok aradayım. Şöyle ki, Anadolu yakası kültür merkezleri açısından biraz eksik, kesinlikle bir ihtiyaç. Fakat yoğun nüfus nedeniyle geniş bir yeşil alan (özellikle Üsküdar’da düzayak bir yeşil alan!) daha büyük bir ihtiyaç, o yüzden bu bina daha ufak bir performans sahnesi olarak tasarlanıp daha geniş bir yeşil alan bırakılabilirdi diye düşünüyorum.

 – Eski Harem Otogarı alanına konulan ilave bir limana ihtiyacı olup olmadığından emin değilim. 

Projeyi inceleyip, oy vermek için : https://istanbulsenin.org/meydan-oylama/salacak/4-sira-numarali-proje/

Projeyi daha detaylı incelemek için : https://konkur.istanbul/kararsenin/salacak/4/

42 nolu Proje – Falez Yeniden

Müellifler

Mükellefler: Mehmet Cemil AKTAŞ / Pınar Kesim AKTAŞ / Rümeysa KONUK / Ecem SEVİN / Şeyma KAHRAMAN / Ezgi Umut TÜRKOĞLU / Başak İNCEKARA

Yardımcılar: Lokman TURUNÇ / Okan Mutlu AKPINAR / Hüseyin Hilmi KEZER

Salacak kıyısı boyunca araç trafiğini 2 şeride indirgeyip, tramvay-bisiklet-yaya yolu ulaşımı destekleyen proje, sahil hattı boyunca teras setli seyir alanlarını arttırıp, balıkçı barınağını koruyup geliştirip, Harem otogarına ise muhtelif sergi alanları ve kent parkı öneriyor.

Projenin Olumlu Yanları

– Şu anda 2şerden 4 şeritli olan yol (ki her iki yönde de birer şerit park için kullanılıyor), 2 şeride indirilmiş. Otobüs dur-kalkları ve park eden araç beklemeleri dışında sahilde genelde trafik sorunu pek yok zaten. Otobüs ve servisler için ceplerle çözüm yaratılmış.

– Kız Kulesine bakan açıda mevcutta da bulunan setlerin iyileştirilerek tutulması olumlu. Alt kotta kalan seyir kısımlarını ağaçlarla gölgelendirilmesi, gündüz kullanımın artması için uygun olabilir. Bu setli oturma düzeni neredeyse tüm kıyıdan devam ettirilmiş, ki her noktadan ayrı bir perspektif yakalandığı için çok uygun.

– Denize bir kent sahnesi konması olumlu fakat bu yoğunlukta bir bölgede ne kadar kullanılabilir, kaç seyirci izleyebilir tahmin edemedim. Yine de orijinal buldum fikri.

 – Balıkçı barınağının korunmuş fakat kentlilerin kullanımı için de oldukça geçirgen hale getirilmiş. Bunu çok etkileyici buldum. Orası vakit geçirmek için oldukça keyifli bir yer. 

– Eski Harem Otogarı için önerilen konsept sergi alanlarını içeren kent parkını çok sevdim. Gözümü açıp kapasam ve yarın böyle olmuş olsa orası. Sabahın ilk ışıklarında kesin yürüyüşte orda olurum.!!!

Projenin Olumsuz Yanları

 – Araç trafiğinden azaltılan şerit, tüm kıyı boyunca park eden onca araç için bir park yeri ihtiyacı oluşması demek. Bu öneriyi projede göremedim.

 – Eski Harem Otogarı alanına konulan ilave bir limana ihtiyacı olup olmadığından emin değilim. 

53 nolu Proje

MükelleflerFatma Zeynep ALTINBAŞLI / Tuna Han KOÇ  / Barış EKMEKÇİ / Ayşe YIKICI

Yardımcılar:  Ayşe YIKICI / Özge TAŞPINAR

Not: Konkur sayfasında projeyi düzgün görüntüleyemedim. Kısa açıklamadaki teknik kelimelerden ne yaptıklarını çözmedim, araç yolu nerede anlayamadım. Görsellere bakınca Üsküdar’ı göremiyorum. Proje genelde çok dağınık geldi bana, o yüzden detayını inceleyemeyeceğim. İsteyenler için linkler aşağıda:

Projeyi inceleyip, oy vermek için : https://istanbulsenin.org/meydan-oylama/salacak/53-sira-numarali-proje/

Projeyi daha detaylı incelemek için: https://konkur.istanbul/kararsenin/salacak/53/

 

Bütün bu inceleme ve değerlendirmelerden sonra geldiğim nokta bu şekilde.

Projeleri elimden geldiğince 53 nolu proje hari. detaylı okumaya ve bakmaya çalıştım. Umarım atladığım önemli bir şey olmamıştır.

Şimdi üzerine düşünüp oyumu bu değerlendirmelerim ışığında vereceğim. Ama oyumu verirken projelerin direkt uygulanması ihtimalini değil de geliştirilebilme potansiyelini de göz önünde bulunduracağım.

Dilerim göz açıp kapayana kadar düzenlenmiş sahilimizden bloguma yazıyor olurum.

=)

Günde 140 Kelime ile Anlaşmak ve Ormanda Tiyatro

Günde 140 Kelime ile Anlaşmak ve Ormanda Tiyatro

Geçen gün şunu düşündüm: Bir sürü sevdiğim tiyatro ekibi var ama Dot’un bende yarattığı etki neden daha güçlü?

— Bu noktada sadece oyunla ilgili yorum okumak isteyenleri aşağıya alalım, biraz kişisel geçmişimden ve deneyimimden bahsedeceğim çünkü şu an anılarını anlatan 90 yaşında bir dede ruhu var üzerimde —

Ne diyordum, Dot’un bende yarattığı etki neden daha güçlü?

Birden fazla verdiğim cevaptan ilki ve en önemlisi, sanırım benim gibi işi “mekan” olan biri için, her seferinde oyundan önce mekanı deneyimleme fırsatı sunmaları olacak. Tiyatrolarda genelde deneyimlenen tek mekan sahne oluyor. Bazı tiyatrolar için fuayesi, çok nadirleri için kafesini de işin içine katabiliriz. Ama Dot’un mekanlarında hem onlardan hem benim kişisel bakışım ve yaşanmışlıklarımdan kaynaklı bazı vurgular var ve beni çok etkileyip mekanları içselleştirmemi sağlıyor.

İkincisi ise oyunların tokat etkisi. Dot Tiyatro’nun tam 15 oyununu izlemişim şimdiye kadar, bu 16. oldu. Hepsinde de oyun boyunca beni içine aldı ama esas önemlisi çıkışta ve sonraki günlerde de etkisi devam etti, üzerine konuştuk, tartıştık. 

Üçüncü ve sonuncusu ise benim gibi yerleşiklik, kişisel mekânsal hafızasına düşkünlük ve mekânsal devamlılık seven birini bile her seferinde heyecanlandıracak ve yeni mekanı ve deneyimini hızla benimsetecek bir değişiklik yapıyor olmaları. 

2008 yılında henüz hala mimarlık öğrencisiyken, bir öğrenciye göre bile pahalıydı o dönem özel tiyatrolar, duyduklarımızdan çok meraklanıp bilet almıştık. In-your-face diye bir akım var, yüzüne tiyatro, gerçek gibi, çok etkileyici diye laflar dolaşıyordu ve hatırladığım kadarıyla o dönem bu tarz oyunlar Türkiye’de Dot dışında yoktu.

Neyse telefondan bilet almışız, heyecanlıyız, gençliğimiz var (!), İstiklal Caddesi’nde Mısır Aparmanı‘nı bulduk. 1910 yılında inşa edilmiş binanın mermer merdivenlerden çıka çıka doğru katı da bulduk. Tarihi bir binanın içinde bir daire katında tiyatro nasıl olacak derken gerçekten butik bir sahne çıktı karşımıza. Siyah kutuda bir evin odası dekor. Odanın hemen dibinde sandalyeler. (Şimdi normalimiz bu ama ben ilk defa sahnenin bu kadar dibinde, salonlarda olan koltuklara değil de açılır kapanır sandalyeye oturulan bir düzen görüyordum.) Mekanın sahibi gibi en ön en ortaya kurulduk. 

Karatavuk. On iki yaşındayken cinsel tacize uğradığı adamla on beş yıl sonra tekrar karşı karşıya gelen genç bir kadının adamla yüzleşmesi. İstiklal Caddesi’nde bir aparman dairesinde bir avuç insanız, karşımızda o anlar konuşuldu, o kıza tekrar tecavüz edildi, kavga ettiler sandalyeler sular havada uçuştu, üstümüz başımız ıslak, o pislik adam tam önümüzde…

Oyun bitti, az önce neye şahit olduğumuzdan emin olamadan İstiklal’in kalabalığında yürürken önce sessizlik sonra konuşmaya başladık. Günlerce etkisinden çıkamadım, günlerce etrafıma anlattım. 

Sonra Maçka G-Mall‘a taşındılar. İş çıkışı gidip önce kutsal mekanım D&R’da bir tur, sonra NumNum’da makarna yada Dot’un Pop-Up kafesinde bir atıştırma, sonra oyun, yine o kara kutuda yüzümüze vurulan gerçekler, oyun çıkışı Dot’un kafesinde kendi aramızda, diğer seyircilerle, bazen oyuncularla tiyatronun sahipleriyle oyunun kritiği…

Sonra Kanyon.

( Burada yine bir parantez açmalıyım, bugün hatıralar tekneme bindim çok açıldım ama Kanyon’daki Cinebonus sinema salonu benim gibi harçlığı kısıtlı öğrenciler için büyük nimetti o dönem. Turkcell ile bir kampanyaları vardı, haftanın belli bir günü gündüz seansları bilet fiyatları yarı yarıya olurdu, o günkü derslerimi eker hemen sinemaya koşardım. 2-3 film üstüste izlediğim olurdu. Restoranlar, mağazalar, sinema bile çok lüks görünürdü gözüme.)

Seneler sonra Dot Kanyon’a taşınınca, artık öğrencilik bitmiş iş hayatı başlamışken Kanyon’a gittiğimde. Önce kutsal mekanım D&R’ı ziyaret edip sonra restoranda bir şeyler yiyip oyun izlemek, o eski günlerimin anılarını canlandırırdı. 

Velhasıl, sene 2020 oldu, Dot dedi ki biz ormandayız, açık havada sahnemiz var gelin. Haydaa! Ben apartman çocuğuyum, doğayı seven ama içinde olmaktan haz etmeyen konfor düşkünü bir şehirliyim, ne işimiz var ormanda?! Öte yandan Korona’dan deli gibi korkuyorum, 8 aydır ne tiyatro ne sinema yüzü görmedim, içim kurudu.

Tamam dedim gidelim, bakalım bu sefer nasıl bir mekanla karşılaşacağız? En kalın kışlık kabanım, ayağımda yünlü çorap, kahve termosum ve kamp sandalyemi aldım, Üsküdar’dan Kemerburgaz Kent Ormanı’na açık havada oyun izlemeye gittim. True story!

Açıkçası parka bile gidince aman sinek ısırdı, uf böcek geldi diye takılan bir tip olduğumdan, orman fikri biraz korkutucuydu fakat tiyatronun olduğu alan korktuğum kadar bakir değil. Otoparkı düzenlemişler. Tuvaletleri, güvenliği her şeyi var. Bir zaman sonra açılacak bir kafe de olacak ama şimdilik bir stand ile içecek ve atıştırmalık alabiliyorsunuz.

Ortada bir meydan, kamp sandalyelerimizde oturuyoruz, etrafta irili ufaklı ahşap binalar, ve tabi ki orman.

Murat Daltaban oyun öncesi kısa bir girizgah yaptı. Bu yeni deneyimden bahsetti, ormanın havasının tadını çıkarmaktan ve açık havanın rastlantısallığından konuştu. Ki hava o kadar durgun ve güzeldi ki, gerçekten müthiş eşlik etti.

İlaveten klasik kurallara bağlı değiliz isteyen kalksın hareket etsin dedi ki Allahtan kimse böyle bir şey yapmadı.

Daha tiyatro adabını yeni öğrendik Murat Bey’cim lütfen bozmayın dedim içimden. Bilen bilir ben telefonu çalandan, kıpırdanıp dikkatimi dağıtandan, pet şişesinden haşır huşur su içinden, sesli yorum yapandan, gereksiz gülenden bıkmış durumdayım. Oyunu izlemek istiyorum dağıtmayın dikkatimi! Ayağa kalkıp gitmek gelmek nerden çıktı, oturun oturduğunuz yerde 1 saatcik! =) Çok şükür ki sadece 1 kez telefon çaldı ve 2-3 kez şalların poşetlerini hışırdattılar, onun dışında mis gibi bir oyun izledik.

Artık oyunun konusunun etkisinden mi bilmiyorum bugün bu yazıda çenem düştü, ama kişisel tarihimin 12 yılında 16 oyununu izlediğim bir tiyatroyu ancak bu kadar özet geçebildim.

Yeni deneyimlerde görüşmek dileğiyle, buyrun oyunla ilgili yorumuma.

  • Limon, Limon, Limon, Limon, Limon
  • Yazan: Sam Steiner
  • Yöneten: Mert Öner
  • Oynayanlar: Gizem Güçlü, Serhat Parıl

Birbiriyle sayılı kelimeyle iletişim kurmaya çalışan bir çift, avukat bir kadın ve müzisyen bir erkek.

Kelimelere el konulmuş bir dünyada, birbirini anlamaya çabalayan bir kadın ve bir erkek.

Her akşam eve döndüklerinde kaç kelime hakları kaldığını hesaplıyor, kendilerine özel kısaltmalar yapıyorlar.

Normal şartlar altında birbirimizi ne kadar anlıyoruz, kelimeler ne kadarını karşılıyor anlatmak istediklerimizin?

Susmak mı zor, yoksa susturulmak mı?

Oyun, bir avukat ve bir müzisyenin kedi mezarlığında tanışmaları ile başlayan ilişkilerini ve zamanla ilişkinin geçtiği aşamaları, İngiltere’de yürürlüğe giren ve konuşmayı günde 140 kelime ile kısıtlayan yasayı odağına alarak irdeliyor.

İkili ilişkiler penceresinden yasakları ve özgürlüğü, konuşmayı, doğru ifadeyi ve susmayı irdeleyen Limon, Limon… İngiltere’de distopik bir kurgusal zamanda geçiyor ve tıpkı kitapların yasaklandığı Fahrenheit 451’deki gibi bir dünya yaratıyor.

Yasadan önce ve yasadan sonrasını oldukça karışık bir sıra ve dinamik bir kurguyla bize anlatarak hikayede, bu karmaşa ilk 5 dakika kafa karıştırıcı olsa da sonrasında oldukça heyecanlı bir akıcılığa dönüşüyor. 2 tabure dışında dekoru olmayan sahnede 1 saat boyunca nefes almaksızın oynayan Gizem Güçlü ve Serhat Parıl, performanslarıyla parlıyorlar. 360 derece bir sahnede iki kişi döne döne her saniye oynayarak her yerdeki seyirciyi kopmadan oyunda tutmayı başardılar.

140 kelime sınırının, 140 karakterle sınırlı Twitter’a atıf yapıyor olma ihtimali özellikle adalet aradığımız konularda sesimizi duyurabildiğimiz tek mecra haline gelmesiyle denk düşünce kafalardaki sorular artıyor. 

Ayrıca bölünmüşlüğün dibine vurduğumuz bu günleri düşününce, iktidar sahiplerinin bir yasa ile iki sevgilinin arasında bile problem çıkarmayı başarması, bölüp yönetme çabasına güçlü bir gönderme gibi.

Öte yandan oyun tüm bu politik göndermelerin dışında konuşmayla ilgili bir çok soruyu da düşündürüyor: Her şey sözcüklerden mi ibaret, ifade etmek önemli ama tavır ? Davranış? Çok konuşmak çok fazla doğru şeyi söylemek mi? Mutluluğa giden yol az konuşarak da inşa edilir mi? İletişime/geçinmeye gönlü olan başka yollar da bulur/yaratır mı? 

İşte bütün bu sorularla güzel bir Ekim akşamında ormandan ayrıldım. Aylar sonra tiyatro seyrettim ve tadı damağımda kaldı.

Daha güzel günlerde daha bir çok oyunda kafalarımızın karışması, sorularla dolması dileğiyle…

Taksim Yarışma Projelerini İnceledim !

Taksim Yarışma Projelerini İnceledim !

Okuma süresi: 15-20 dk.

Taksim. Herkes için başka başka yaşanmışlıkları olan bir meydan…

Bugün oylamaya sunulan 3 projeyi elimden geldiğince hem mimar olarak, hem de Taksim Meydanı’nın kullanıcısı bir İstanbullu olarak artıları ve eksileriyle yorumlamaya çalışacağım. Ama önce kısaca benim kişisel tarihimde Taksim’in yerinden ve bir kullanıcı olarak meydandan beklentilerimden bahsetmek isterim. Daha sonra kısaca Taksim Meydanı’nda neler olduğuna ve yarışma sürecine de değineceğim.

Üniversiteye başlayana kadar Taksim, benim gibi bir Tuzlalı için senede bir defa İstiklal Caddesi’ne gezmeye gidilen, tramvaya binilip profiterol yenen bir turistik alandı. Bir de kitap fuarına gittiğimiz zamanlar gezerdik.

Üniversite yıllarımla birlikte, Taksim’in o meşhur müzikli eğlenceli gece hayatının son bir kaç yılına yetişebildim. Kemancıya yetişemedim ama Hayal Kahvesi, Mojo, Babylon, Shaft’ı ucundan gördüm. Gece eğlenmeye, gündüz kitapçılara ve galerilere, film festivali zamanı Atlas ve Beyoğlu sinemalarına, Mısır Apartmanı’nda Dot Tiyatro’nun oyunlarına, 360’ın çılgın gece eğlencelerine, Nevizade’de meyhanelere gittim. Sonra Taksim yavaş yavaş yok olmaya başladı. Oradaki o insan topluluğu Karaköy’e ve Kadıköy’e kaymaya başladı.

Sonra Gezi… Henüz olaylar başlamadan oradaydık, mimar ve İstanbul aşığı olarak ordaydım… Aynı gün konu kapanır sandık, güldük eğlendik durdu dedik. 50 kişi bile değildik ama saatler günler geçtikçe bir ateş topu oldu, büyüdü büyüdü… Gazlar, kovalamalar… Korku, sevinç, üzüntü, gurur, şaşkınlık hepsi birbirine karıştı. Ağaçları kestirmedik ama bizim ruhumuzdan parçalar kesildi, yaralananlar, gözünü, hayatını kaybedenler oldu. Hala anarken gözlerim doluyor, dün gibi o günler aklıma geliyor… 

Şimdi, son 3-4 yıldır Taksim’e, film festivali zamanı hala bizle olmaya direnen Atlas ve Beyoğlu sinemalarında film izlemeye, Akbank ve Yapı Kredi Sanat’ta takip etmek istediğim sergiler olduğunda onları ziyaret etmeye gidiyorum. Sadece dolaşmak, biraz vakit geçirmek, birileriyle buluşmak için Taksim’e gitme devrimiz çoktan kapandı yani.

Taksim Meydanı’nda neler oldu?

Taksim’in bizim için önemli tarihi, Osmanlı Dönemi’nde civar semtlere su dağıtmak için yapılan su deposu, yani Taksim Maksemi (1732) ile başlıyor. Suyun “taksim edildiği” bu yapıdan sonra ise 1800lü yılların başında şimdi Gezi Parkı’nın bulunduğu yere Topçu Kışlası yapılıyor. (Askeri işlevlerinin yanı sıra cambaz gösterileri, at yarışmaları, Rum hacıların konaklaması gibi amaçlarla da kullanılan bina 1940 yılında yeni planlamaya göre yıkılıyor. )

1913’te tramvayla Beyoğlu-Şişli bağlantısı sağlansa da tanımsız ve geniş bir alan olan bugünkü Taksim Meydanı, 1940lı yıllarda yapılan yeni imar planlamalarıyla etrafını saran binalarla sınırlanmaya, Cumhuriyet Anıtı etrafında şekillenmeye başlıyor. 

1960lı yıllarda kalabalık ve olaylı mitinglerin adresi olmaya başlayan, 1969’da Kanlı Pazar’ı, 1977^de Kanlı 1 Mayıs’ı yaşayan ve sonrasında 32 yıl boyunca 1 Mayıs kutlanamayan, 2000 yılında metronun duraklarından biri haline gelen meydan, on yıllardır her kesimden insanda farklı hatıralar ve izler bulunduruyor. 

2000li yıllarda AKM’nin yıkılması (çok şükür yerine AVM yapılmaması), yayalaştırma projeleri, otobüs duraklarının kaldırılması, Kışla’nın tekrar yapılmak istenmesi ( ve çok şükür yapılamaması), nedeni bilinmez bir şekilde cami yapılması, Tarlabaşı’ndan Maçka’ya olan yolun yer altına alınması gibi bir çok değişikliği yaşayan meydan günümüzde artık tanımsız koskocaman bir beton denizi. 

Yarışma süreci nasıldı ve ne olacak? 

Yeni belediye başkanımız seçildiğinden beri başlayan süreci yakinen takip ediyorum. Önce bir buluşma istasyonu tasarlanıp hem oradan hem de online anketlerle sorunları ve ihtiyaçları belirlemeye çalıştılar. Sonra çok aşamalı bir yarışma süreci geçirildi. Soru cevaplar tartışmalar derken 20 proje seçildi. Projelerin tamamını inceledim, hepsinin çok güzel özenli fikirleri vardı. Daha sonra sona kalan 3 proje, kolokyum ve projeler üzerine konuşmalar derken şimdi işin halk oylaması ayağındayız.

Halk oylaması sonucu seçilen proje direkt uygulanmayacak. Bu 3 projenin içinden jürinin de seçtiği bir birinci var. Ayrıca bir başka ekip de teknik konuları görüşüp oyluyor. Dolasıyla karar mekanizması 3 ayaklı. Tüm bu işlemler tamamlandıktan sonra Türkiye’nin belki de en önemli meydanlarından biri için tarihi bir karar verilmiş olacak. 

Açıklanan tarihlere göre 16 Kasım’da proje netleştirilip, 2021’de çalışmalar başlanacak. Hızlıca tamamlanması öngörülüyor. 

Meydanın sorunları neler?

Projelerin detaylarını konuşurken aslında hangi sorunlara hangi çözümleri getirdiklerine de değineceğim fakat yine de önden bir sıralama yapıp, mevcut duruma göz atmak istedim.

1- Meydan çok tanımsız. Ne demek tanımsız? Kocaman bir sert zemin var ve etrafı Gezi Parkı hariç binalarla çevrili. Bu binalardan nitelikli, yani bir mimari/tarihi/kültürel değeri olanlar çok az. Binaların çoğu görüntü olarak niteliksiz, plansız, sakil durduğundan mekan hem yatayda hem düşeyde kocaman bir iç sıkıntısı halinde.

2- Kaos hakim. Her yerden her yere giden yayalar, otel önünde bekleşen taksiler, tramvay, sesler, yakıcı güneş., ıslatan yağmur… 

3- Eskiden Taksim Meydanı bir buluşma mekanıydı, etkinlik ve ses çıkarma yeriydi. Artık değil, artık o kocaman alan sadece bir gelip geçme mekanı. İşlevi ve çekiciliği yok. 

4- Bu tanımsızlık, işlevsizlik ve kaos nedeniyle Gezi Parkı ve çevresi, şimdi yeni yapılan yer altı yolu özellikle belli bir saatten sonra tekinsiz.

Genel bir özetten sonra şimdi artık projeleri incelemeye ve yorumlarıma geçiyorum efenim. Tamamı bana ait, beni bağlayan yorumlar. Tüm ekiplerin aylarca deli gibi çalıştıklarını ve çok emek verdiklerini biliyorum. Zaten göreceksiniz, hepsinde beğendiğim fikirler var ama eleştirmek de biraz mesleğimizin doğasında var. Kararımı doğru vermek için kendimce projeleri masaya yatırdım. Buyurun bakalım:

Not: Altında toprak olmayan bir yerde bu kadar ağaç ( bir de ellerini korkak da alıştırmamışlar, hepsinde ağaçlar 15-20 metre upuzun ve gür) nasıl yetişecek sorusu benim de aklımda…

“Birkaç ağaç” için tarihe günlerce süren bir direnişi yazanları tabi ki anmak istiyorlar fakat meydanın bir beton denizi olmasının çözümü ağaçla doldurmak mı? Düşünmeliyiz.

15 nolu Proje – Taksim Kolektifi

Müellifler :  Şerif SÜVEYDAN/ Burcu SEVİNÇ YILMAZ / Rıfat YILMAZ / Süleyman YILDIZ / Sezer BAHTİYAR/ Murat GÜVENÇ / Herman SALM

Danışmanlar : Gülsün TANYELİ / Uğur TANYELİ / Evrim GÜREL SÜVEYDAN / Duygu ÇAKIR / Gürden GÜR / Erdem ÖZLÜ / Cantekin TURAN / Hakan MİNTAŞ / İpek DUBEN / Cem KOZAR / Özkan ÇALIŞKAN / Ertuğrul AĞAOĞLU / Ömer ALTUN / Duygu ERTEN / Bilge KOBAŞ / Zeynep UŞŞAKLI

Taksim Kolektifi adlı proje ana hattında Taksim Meydan’ı ve çevresini etkinliklerle dolu bir buluşma mekanı haline getirmeyi hedefliyor. Bunun için ; Gezi Parkı’nı Maçka Parkı’na bağlayan bir yaya köprüsü ve köprüye bağlı etkinlik alanları, Talimhane girişine bir etkinlik amfisi tasarlayıp, tramvay hattını Gezi Park’ı çevresini kapsayacak şekilde uzatıyor.

Projenin Olumlu Yanları

– Diğer 2 projeden farklı olarak yer altı ile yoğunlukla ilgilenmiyor. Meydanın bir toplanma ve söz söyleme alanı olmasına, tarihteki önemine ve bunun geliştirilmesine kafa yorulup, bu rotada bir konsept geliştirilmiş.

– The Marmara Oteli Önüne denk gelen hizaya, araç yolunun geçtiği kısma, diğer projelerde de olduğu gibi ağaçlandırma yapılmış. ( Araç yolu ile meydanı ayırmak meydanda hiç bir şey yapılmasa bile bence şu an direkt yapılması gereken bir şey. )

– Meydanda geniş tanımlı büyük bir alan bırakılmış, ki Taksim’in hafızasında olan o toplanma, miting, söz söyleme etkinlikleri için yeter bir büyüklükte.

Tramvay rotası Gezi Parkı’nın etrafını dolaşacak şekilde uzatılmış. Şu anda nostaljik ve turistik olarak görülen tramvayın gerçek bir işlev kazanmasına yardımcı olacağını ve bu hattın çokça kullanılacağını düşünüyorum.

– Cumhuriyet Caddesi ağaçlandırılarak o tanımsız geniş yol anlamlandırılmış., ayıca Gezi Parkı’nın cadde tarafındaki eteğini kaldırıp oraya mağazalar, info merkez vb. işlevleri olan bir aks yaratılmış, ki şu anda ruhsuz görünen caddeyi canlandırmak için iyi planlanmış.

– Yer altındaki otobüs duraklarının bulduğu Talimhane tarafındaki köşeye konumlandırılan amfi o alanda ışık alan bir galeri boşluğu yaratıp o bölümü işlevlendirmek için çok güzel düşünülmüş.

Projenin Olumsuz Yanları

– Hali hazırda kaos içinde olan meydana çok fazla şeyi bir arada katmaya çalışarak daha fazla kaos yaratıyor. Organize kaos denebilir ama meydanın gerçekten buna ihtiyacı var mı?

– Üst kottan giden turuncu yaya yürüme yolu oldukça vizyoner, modern ve etkili gözüküyor fakat proje görsellerindeki gibi etraftaki binalar beyaz kutular değiller. Zaten etrafta her tarz her şekil bina varken bir de bu alana bu köprü yolu ekleyip, üzerine bazı kesişim duraklarına değişik tarzlarda etkinlik yapıları eklemek meydanı ve çevresini keşmekeşe dönüştürüyor. (Moda tabir ile overdesigned durumu var projenin)

Belki proje sadeleştirilerek, bu üst kottaki köprü de daha az göz yorucu, parka daha uyumlu, daha çok işlevli olup, daha sade bir rota ve tarz belirleyip seyir terası, çocuk oyun alanı gibi işlevler yerine sadece yürüyüş yapma, ulaşım ve üst kottan meydanı izleme işlevleri ile tanımlansa çok daha uygun olabilirdi.

– Meydanın tamamına konumlandırılan yerden su fışkırtma sistemini (adı ne ise artık) ise ekstra gereksiz buldum. Evet insan bir su ögesi arıyor meydanda ama bu artık modası geçmiş sistem mi olmalıydı gerçekten, emin değilim.

 

 

 

Projeyi inceleyip, oy vermek için : https://istanbulsenin.org/meydan-oylama/taksim/15-sira-numarali-proje/

Projeyi daha detaylı incelemek için: https://konkur.istanbul/taksim/15/

16 nolu Proje – Herkesin ve Her Şeyin Meydanı Taksim

Müellifler: Bünyamin DERMAN / Dilek DERMAN / Mehmet KADIOĞLU / Redife KOLÇAK

Danışmanlar: Mustafa AKKAYA / Gülay ZORER GEDİK / Neşe YÜĞRÜK AKDAĞ / Sibel SARIKAYA / Nur URFALIOĞLU / Emre ILICALI / Yeşim DEMİR / Britta NAGEL / Serhan ÇAYCILAR / Yusuf TIMBIR / Selahattin ÖZDENİZ / Tanju ÖZELGİN / Günnur ÖZSOY / Semih ALTIN

Yardımcılar: Berk ÖZDEMİR / İsmail Hakkı TUNÇAY / Hasan ÖGÜT / İdil DERMAN

Herkesin ve Her Şeyin Meydanı Taksim adlı proje ana hattında Gezi Parkı’nın ağaç yoğunluğunu arttırıp, bir kaç yıl önce yer altına alınan Cumhuriyet Caddesi araç yolunu tekrar zemine alıp, yolun etrafını ağaçlandırıyor, atta kalan kısmı ise Taksim Bellek Müzesine dönüştürüyor.

Projenin Olumlu Yanları

– Projenin odağına tekinsiz yer altı yolunu alıp, o alanı bir müzeye dönüştürerek işlevlendiriyor. Kent planında Cumhuriyet Caddesi’nde yakalanan bu dilin Mete, Sıraselviler ve İnönü Caddesi için de aynı şekilde uygulanması öngörülüyor. Açıkçası Avrupa şehirlerine gidince hayran olduğumuz o yol düzeni, bizdeki Bağdat Caddesi ve Dolmabahçe Caddesi gibi, semtin havasını kesinlikle değiştirir.  

– The Marmara Oteli Önüne denk gelen hizaya, araç yolunun geçtiği kısma, diğer projelerde de olduğu gibi ağaçlandırma yapılmış. 

– Meydanda geniş tanımlı büyük bir alan bırakılmış, ki Taksim’in hafızasında olan o toplanma, miting, söz söyleme etkinlikleri için yeter bir büyüklükte.

– Taksim’in adına konu olan “su”yu hem Maksem’in yanındaki su deposu cephesinde bir su duvarı oluşturarak, hem de AKM önüne bir havuz koyarak meydana dahil etmeleri, meydana su ögesini kazandırmak açısından güzel.

– Meydana bir müze kazandırma fikri oldukça olumlu.

– Gezi Parkı’nın göbeğinde bulunan alandaki ağaçları taşıyarak o alanı büyük bir etkinlik alanı olarak bırakma fikri, parka yeni bir kimlik kazandırmak için oldukça güzel. Konserler, açık hava sinemaları gibi etkinlikler için böyle bir alan biçilmiş kaftan olacaktır.

– Tarlabaşı Bulvarına doğru meydana bakacak şekilde konumlandırılmış kafe fikrini çok sevdim. Meydana bakan kafede oturma keyfini hissettim içimde. (Fakat arkasında yaratılan o mini ormanın teknik olarak yapılabilirliğinden emin değilim. ) 

Projenin Olumsuz Yanları

– Özellikle tarihinde büyük mitinglerin alanı olarak geçen bir meydana kocaman bir havuz yerleştirmenin hem meydanı bölmesi hem de güvenlik açısından değerlendirilmesi gerek.

– Halihazırda bir kaç yıl önce yer altına alınıp milli servetten para harcanmış bir alanın, güvenlik endişesiyle tekrar zemin kota alınması maalesef kaynak kaybı. Acaba bu sorun daha önce bir çok tartışmada da konuşulduğu şekilde düzgün aydınlatma, kamera sistemleri vb. bazı ufak detaylarla çözülemez mi? Ayrıca bunun zeminde yaratacağı tek etki maalesef yeşil bir araç yolu aksı.

Yine konusu gelmişken yaratılması planlanan yeşil akstaki ağaçların kökleri için projede bırakılan o minik “saksı” nın ağaçlar için yeterli olamayacağı da aşikar.

Projenin genelindeki bu “çok” yeşil kocaman ağaçların büyük bir kısmının, meydanın altı toprak olmadığından gerçekçi olmadığını da belirtmek gerek. Bu açıdan proje görselleri, tıpkı 15 nolu projede etraftaki binaların beyaz kutu olması gibi, her yeri yemyeşil yaparak bizi aldatıyor maalesef.

 

 

 

Projeyi inceleyip, oy vermek için : https://istanbulsenin.org/meydan-oylama/taksim/16-sira-numarali-proje/

Projeyi daha detaylı incelemek için: https://konkur.istanbul/taksim/16/

19 nolu Proje – Obruk

Mükellefler: Kutlu İnanç BAL / Hakan EVKAYA / Barış EKMEKÇİ / Münire SAĞAT / Olgu ÇALIŞKAN

Danışmanlar : Selen CAMBAZOĞLU / Figen Kıvılcım ÇORAKBAŞ / Pınar EVRENOSOĞLU / Yasin İLEMİN / Levent Y. İNCE / Pınar ERSÜ

Yardımcılar: Yasemin KILIÇ / Serhat ÇAKIR / İpek GÖNÜLLÜ / Kıvanç MUTLU / Lal Gülten ÖNER / Eda Nur MOTCU / Sevi ÖZDEMİR / Sina ÇİFTÇİ / Berke CANBAZ

Obruk adlı proje ana hattında AKM önünde olacak şekilde yer altında bir sanat kompleksi yaratmayı planlıyor. Cumhuriyet Caddesi ve Talimhane tarafında zemini kaldırarak altına yeme içme alanları yerleştiren ve üzerlerini yeşil çatı olarak tasarlayan proje, yer üstünde beton meydanı yeşile kavuşturup, yer altında sanatı çoğaltmayı hedeflemiş.

Projenin Olumlu Yanları

– Projenin yeşili alıp Gezi Parkı’nı meydana doğru ilerletmesi, Talimhane tarafına doğru saçak/yeşil çatı ile yeşil zemin yaratması, vakit geçirilecek yeşil alanlar yaratmak açısından olumlu.

– The Marmara Oteli Önüne denk gelen hizaya, araç yolunun geçtiği kısma, diğer projelerde de olduğu gibi ağaçlandırma yapılmış. (Bu projedeki biraz geniş duruyor)

– Cumhuriyet Caddesi’ne bakan parkın eteğini kaldırıp zemin altına yeme içme alanları eklemek, o caddeyi canlandırıp işlevlendirmek açısından olumlu.

Projenin Olumsuz Yanları

– Meydanda Taksim’in asıl hafızası olan miting, toplanma, söz söyleme alanı çok azaltılmış. Ayrıca bir toplanma alanına böyle büyük ve açık bir çukur eklemenin her açıdan yanlış olduğunu düşünüyorum.

Dahası bu açılan çukura sanat kompleksi yerleştirmenin, her türlü sanatsal aktivite alanı açısından, hele AKM’de tamamlanınca, oldukça zengin olan bir bölgede gereksiz olduğu kanısındayım. Tabi ki her zaman daha çok sanat üretim/sergileme alanlarına ihtiyacımız var ama o yer AKM’nin hemen dibi değil bence.

– Beton alanı projede rengini değiştirerek sempatikleştirme hamlesi maalesef o sert zemini yok etmiyor.

– Talimhaneye bakan kafe fikir olarak güzel fakat yönlenmesinin meydanın aksine olduğundan biraz tanımsız olduğunu düşünüyorum.

– 16 nolu projedeki gibi projenin genelindeki bu “çok” yeşil kocaman ağaçların büyük bir kısmının, meydanın altı toprak olmadığından gerçekçi olmadığını da belirtmek gerek. Bu açıdan proje görselleri, tıpkı 15 nolu projede etraftaki binaların beyaz kutu olması gibi, her yeri yemyeşil yaparak bizi aldatıyor maalesef.

Projeyi inceleyip, oy vermek için : https://istanbulsenin.org/meydan-oylama/taksim/19-sira-numarali-proje/

Projeyi daha detaylı incelemek için: https://konkur.istanbul/taksim/19/

Bütün bu inceleme ve değerlendirmelerden sonra geldiğim nokta bu şekilde.

Projeleri elimden geldiğince detaylı okumaya ve bakmaya çalıştım, ayrıca 4,5 saatlik o müthiş kolokyumu ve diğer yayınları da takip etmeye çalıştım. Umarım atladığım bir şey olmamıştır.

Şimdi üzerine düşünüp oyumu bu değerlendirmelerim ışığında vereceğim. Ama oyumu verirken projelerin direkt uygulanması ihtimalini değil de geliştirilebilme potansiyelini de göz önünde bulunduracağım.

Dilerim 1-2 yıl sonra yeni meydandan yine bloguma yazıyor olurum. 

=)

Sanal Sergi Deneyimi: İstanbul Modern Şimdinin Peşinde

Sanal Sergi Deneyimi: İstanbul Modern Şimdinin Peşinde

Günümüz dünyasında insanlık hallerine odaklanan Şimdinin Peşinde adlı koleksiyon sergi 2018-2020 yılları arasında İstanbul Modern’in Beyoğlu’ndaki geçici mekanında ziyarete açıktı.

33 sanatçının 42 çalışmasına yer veren, insanın kentle, doğayla, fiziki çevresiyle ve kendi benliğiyle olan ilişkisini; tarihsel, toplumsal ve kişisel bağlamda irdeleyen yapıtları bir araya getiren sergi pandemi döneminde online ziyarete açıldı. 

Sanki sergiyi gerçekten geziyormuşçasına hareketlenen kamera ile belirlenen yerlerde durup, yakınlaşıp uzaklaşarak bir kamera gözünden dokusu, hissi ne kadar algılanabilirse, o kadar algılanıyor eserler. Ayrıca eser açıklamalarının kimini yazı olarak okuyabiliyorsunuz, kimini ise sanatçının sesinden kendi açıklamasıyla dinleyebiliyorsunuz. 

Ne kadar süre daha açık kalır bu online sergi bilmiyorum ama fırsatınız varken güzel bir zamanınızı ayırıp ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Sergi linki için tıklayınız.

Sergide özellikle dikkatimi çeken bazı eserlerle ilgili bir iki kelam edeceğim. 

Yandaki bu eser Necla Rüzgar‘a ait. 2015 yılında tual üzerine yağlı ve akrilik boya ile yapılmış İç Fauna adlı 130x200cm boyutundaki bu eser aslında yurtlarından ettiğimiz hayvanlardan yola çıkan bir üst anlatıya sahip. Sanatçının kendi sesinden anlattığı yorumunda yerinden ettiğimiz hayvanlarla aramızda oluşan uçurumdan ve kimi hayvanları ise evcilleştirerek artık hayvan bile diyemeyecek hale getirişimizden bahsediyor. Eserinin temel anlatısında ise içimizde yaşayan farklı hayvanları, bunların farklılıklarından beslendiğimizi ve uykunun uyanmaya yakın evresinde geleceğe hazırlanma halimizi resmettiğini söylüyor. 

Bu çalışma vahşi hayvanları içerse de garip bir huzur ve sakinliğin yanında, resimdeki kadının gücünü ve doğayla uyumunu da insana geçiriyor. Oldukça etkilendiğim, bir çok hisler bütününü oluşturan bir eser.

Yandaki eser ise Murat Akagündüz‘e ait. 2015 yılında tual üzerine reçine ile yapılmış Soma adlı 200x300cm boyutundaki bu eseri ilk gördüğüm an, kompozisyon oldukça dikkatimi çekti. Hikayesini okumadan önce dakikalarca inceledim fakat sonra hikayesi gerçekten uzun süre aklımdan çıkmayacak şekilde beni etkiledi. 

Anadolu^da ağrıların giderilmesi için tülbent üzerine sürülerek uygulanan çam reçinesini kullanarak yaptığı eserinde Akagündüz, 2013 yılında Soma faciasında hayatını kaybedenler anısına Soma’nın Google Earth’teki harita görselini resmeder. Dünyadaki diğer madenler gibi kuşbakışı bakıldığında cerrahi bir yaraya benzeyen bu coğrafyada gelişme ve kalkınma adı altındaki hedeflere giderken insan hayatına verilen değeri sorguladığı eseri. beni anlam, amaç ve yöntemleri bakımından derinden etkiledi. Sanatçının bundan sonraki eserleri yakın takibimde olacak.

Bu eser Taner Ceylan‘a ait. 2015 yılında tual üzerine yağlı boya ile yapılmış. Beyaz Fonda Alp adlı 115x180cm boyutundaki bu eser iki an arasındaki arayı ve sonsuz olanakları resmeden, hiperrealist çalışmalarına aşina olduğumuz Ceylan’ın “an” dışında zamanı resme dahil etmeye çalıştığı bir deneme.

Bir erkeğin bir Prima Donna’ya dönüştüğü anı, içimizde bizden kaç tane olduğu sorusunu ve gerçeği/gerçekçiliği sorgulamayı hedefleyen eser, tekniği ve yarattığı etki ile oldukça değerli.

Tiyatro Sezonu Açıldı: Fahrenheit 451

Tiyatro Sezonu Açıldı: Fahrenheit 451

  • Yazan: Ray Bradbury
  • Yöneten: Erdal Beşikçioğlu
  • Oynayanlar: Erdal Beşikçioğlu, Fatih Sönmez, Serhat Midyat, Neslihan Aker, Selin Tekman, Deniz Bal, Ayşegül Çaylı, Hayriye Merve Kaya, Diren Yurtsever, Ozan Gökçe, Gizem Memiç Mert, Aleyna Vargül

” Arzulanan ve hayal edilen ütopik toplum modelinin anti-tezi niteliğindeki “distopya” kavramı; gelecekte ya da kurgusal bir evrende geçen, özgürlüğün reddedildiği, bunaltıcı ve baskıcı bir ideolojinin düzen adına yol açtığı korkuyu, acıyı, güvensizliği ve mutsuzluğu anlatır.

İnsan psikolojisinden başlayarak toplum düzenine yayılan bu denetlenemez kâbusta, kurtuluş mümkün olsa bile onu gerçekleştirmek her zaman mümkün müdür?

‘Fahrenheit 451’; Bradbury’nin distopyası değil, açık seçik bizim dünyamızdır, kendi tarihimiz. Zaman ise belirsiz değil, daima bu zamandır. 

Şimdi sor kendine, kitap kağıtlarını tutuşturmayı sağlayan bir sıcaklık derecesi, düşünceyi ortadan kaldırmaya yeter mi? “

Kim derdi ki tiyatro sezonu açılacak ve sezonun ilk oyununu evimde seyredeceğim! Değişik zamanlardan geçiyoruz dostlar ama enteresan bir hızda da adapte oluyoruz.

7 Ekim günü saat 20:30 da telefonumu sessize aldım, odanın ışıklarını kapattım ve full ekranda 85 dakika tek perde Türkiye’nin ilk online tiyatro oyunu prömiyerini seyrettim.

Hepimiz hemfikirizdir sanıyorum: Bu şekilde tiyatro oyunu izlemek gibi değil de film izlemek gibi oluyor. Fiziksel olarak salonda bulunmamak, koku ve sesi canlı alamamak tiyatronun büyüsünü yok ediyor. Fakat benim için ekrandan izlemenin tek bir güzel yanı var, astigmatım olduğu için en ön sıralarda yer bulamadıysam mimikleri filan göremiyorum tiyatroda, bulanık oluyordu. Ekrandan her türlü mimiği yakalayabildim. (Polyanna mode on!) =)

Ray Bradbury’nin bu kült eserini okuyalı çok olmadı aslında, benim için biraz geç kalmış bir tanışma olmuştu. O yüzden Guy Montag’ı hala net bir biçimde hatırladım ve oyunun içine 1.dakikadan itibaren girdim. 

Fahrenheit 451, kitapların yasak olduğu ve itfaiyeciler tarafından yakıldığı , tüm insanlarının beyinlerinin televizyonlarla yıkandığı bir gelecekten bahsediyor. Hikaye ise bu gelecekte yaptıklarını sorgulayıp kitap okumaya başlayan itfaiyeci Guy Montag’ın etrafında şekilleniyor. Genel olarak kitap sansürünü, kitap toplatılan darbeleri, televizyona bağımlı insanları, kapitalizmi, tüketim toplumunu, savaşı… birçok konuyu eleştiren 67 yıllık bu eserdeki metinlerin güncelliği ise şaşırtıcı.

İlk oyun olmasına rağmen Fatih Sönmez’in Montag’ın dönüşümünü oldukça etkileyici bir biçimde seyirciye geçirdiğini söyleyebilirim. Erdal Beşikçioğlu’nun zaten yoruma gerek olmayan performansı ve Selin Tekman’ın anlamlı katkıları da oyunun akışını güçlendiriyor. Ben seçilen metinleri ve bazen fazla geçişken bulsam da kurguyu oldukça sevdim. Oyunun sonuna kadar, yeni bir oyun izlemeye aylardır hasret olmamım da katkısıyla,  büyük bir keyifle ve ilgimi kaybetmeden gelebildim.

İlgimi tek dağıtan şey artık görür görmez tasarımını kimin yaptığını tahmin edebildiğim sahne idi. Barış Dinçel’in tasarladığı dekorun oyuna katkısını geçtim, bir sağa bir sola döndürünce ne değiştiğini pek anlayamadım. Yani bu blogda Barış Dinçel sahnelerine laf etmekten çok sıkıldım ama bir dönem eskitilmiş ahşaplı klasik dekoru kopyala yapıştır her yerde kullanıp, sıfır yaratıcılıkla göz zevkimi tüketmişti. Şimdi ise bir süredir bu konstrüksiyon tasarımlara takıldı! Geçtiğimiz senelerde İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Şekerpare oyununda benzer bir tasarımı vardı, o oyunun akışına çok hizmet etmişti ve çok kullanılmıştı, oldukça sevmiştim. Ama bu oyunda neden? Allahtan bu sahnenin işlevsizliğini ve anlamsızlığını müthiş ışık tasarımı toparladı. 

Neyse, öyle bir tiyatro özlemi içindeyim ki Barış Dinçel’in tasarladığı sahneleri bile koşup izleyesim var. Diliyorum ki şu hastalığın korkusunu atlatır, canım tiyatro salonlarına kavuşurum. O zamana kadar bu online gösterimlerin en azından bir süre daha yapılabileceği umuduyla takipte olacağım.

Herkese iyi seyirler,