Karantina’da Müzikal : 7 Şekspir Müzikali

Karantina’da Müzikal : 7 Şekspir Müzikali

  • ‘Söz: William Shakespeare
  • Yöneten: Kemal Aydoğan
  • Oynayanlar: Haluk Bilginer Evrim Alasya Selen Öztürk Zeynep Alkaya Tuğçe Karaoğlan

Karantina herkesi farklı bir yerinden vurdu. Kimi sarılamadığından, kimi seyahat edemediğinden yakınıyor… Benimse en büyük sıkıntım tiyatroyu çok özlemem… Sonra sinemayı…. Hayatımda ilk defa film festivalinde film izleyemedim, aylardır tiyatro seyredemedim, sergiye gidemedim… Hayat sanat olmayınca o kadar çekilmez ki, anlatamam….

Tabi ilk şoktan ve biraz evde takıldıktan sonra baktık bu iş uzun hepimiz “online” tatminler peşinde koştuk. Gerçekte izlediğiniz bir oyunun hissinin yüzde birini bile sağlamak zor ama başaran bir kaç örnek oldu benim için. İşte ilki : 7 Şekspir Müzikali!

 “Bütün dünya bir sahnedir ve kadın erkek ancak birer oyuncu: Sırası gelen girer, sırası gelen çıkar, nice roller oynar ömür boyu, yedi perdelik bir ömürdür yedisinden yetmişine bir erkeğin oyunu…” William Shakespeare

Shakespeare’in farklı oyunlarından farklı dizelerini bir araya getiren Kemal Aydoğan ve bu dizeleri besteleyen Tolga Çebi yıllar süren bir çalışmayla bir erkeğin doğumundan ölümüne kadar yaşadığı 7 evreyi (1-doğum-bebeklik, 2-okul çağı-çocukluk, 3-aşk-gençlik, 4-askerlik, 5-yargıçlık, 6-ihtiyarlık ve 7-ölüm) anlatan müzikali oluşturmuşlar.

Haluk Bilginer’in bahsetmeye gerek olmayan performansı yanında “soykarı”ların müthiş eşliği ve orkestra ve tüm bestelerin kalitesi 4 yıla yakın süren hazırlığı, emeği gözler önüne seriyor.

2002 yılından beri Moda’da bulunan Oyun Atölyesi sahnesi, hem kendi oyunlarına hem başka tiyatro ekiplerinin oyunlarına ev sahipliği yapıyor. Fuayesi, kafesi, hemen “sold out” olan biletleriyle oldukça sevdiğim ve gittiğim salon şimdi hüzünlü ve yalnızdır herhalde.

Tıpkı tüm özel tiyatrolar gibi… Uçaklar uçarken, metroya binilirken, neden en azından açıkhavadaki etkinlikler iptal edilir?! Bir şekilde düzene ayak uydurmaya çalışıp, az seyirciyle düşük karlarla hatta belki zararla oyunları seyirciyle buluşturmaya çalışan tiyatrocular ne olacak? İhtiyacı olan olmayan herkesin yararlandığı kısa çalışma ödeneğinden de yararlanamıyorlar.

Sizi bilmiyorum ama benim bütün bunlar geçerse de geçmese de damarımdaki kanım kadar ihtiyacım var sanata… Bizim hayatta kalmamız için onları ayakta tutmanın bir yolunu bulmalıyız.

…….

O zamana kadar birazcık nefes olsun diye izleyin bu güzel müzikali.

Keyifli seyirler,

Doğan varlık gün ışığını görür görmez zaman, armağanını yok etmeye koyulur.”

Ve Yeni Türkü’nün 40.Yılı Kutlu Olsun!

Ve Yeni Türkü’nün 40.Yılı Kutlu Olsun!

Benim gibi 30lu yaşlarında olanların tüm ömrüne damga vurmuş bir grup… Öyle ki 4CDlik koleksiyon albümleri, hala CD teknolojisinde kalmış arabamda her zaman durur. Her zaman playlistimde veya dilimde bir şarkıları olur. Her Murathan Mungan kitabı bir kaç şarkının günlerce beynimde tekrar tekrar çalması ile son bulur…

Yeni Türkü’nün gönlümdeki yeri başkadır yani. Sayısını hatırlamadığım kez de izlemişliğim vardır sahnede. Ama bu sefer başka… Bu sefer kutlama vardı ona davetliydik.

 

Vadi Açık Hava Sahnesi’ne ilk defa bu konser vesilesi ile gitmiş oldum. Yani tabi ki insan Kuruçeşme Arenayı, Rumelihisarını arıyor. Ama olsun gökdelenlerle de çevrili olsak göğü görmek güzel…

Önce konser alanı dolmayacak diye panik olduk ama biraz rahat bir seyirci vardı geç oturabildiler yerlerine. Ve seyirci yerleşince konser başladı.

Tüm şarkılar için hazırlanmış videoları ayrı ayrı çok beğedim, girişteki o 40 yılın özeti video da dahil. Normalde arkada manasız şeylerin dönmesinden rahatsız olur, azıcık daha düşünseydiniz şunları diye söylenirim. Bu defaysa bazı şarkılarda gözümü ekrandan alamadım. Kim yaptıysa emeğine sağlık.

Sahneye gruptan önce çıkan Sunay Akın yine dünyaları birbirine bağladı ve müthiş bir girizgah yaptı. Sonra sırayla o en güzel, en içimize işlemiş şarkılar sevilen sanatçıların eşliğiyle hep birlikte söylendi. Cahit Berkay, Athena, Cem Adrian, Ceylan Ertem, Fırat Tanış, Hayko Cepkin, Kenan Doğulu, Can Gox, Manuş Baba, Eda Baba, Kalben, Sena Şener, Şevval Sam aklımda kalanlar…

İlk şarkıların aralarında Derya Köroğlu bir iki cümle ediyordu fakat sonra onlar da kendilerini şarkılara kaptırdılar ve sadece müzik konuştu, bir de gelen konuklar bir iki cümle ettiler. Gerçekten ayakta neredeyse 3 saat süren konseri bir 3 saat daha büyük bir keyifle izleyecek bir kitle vardı. Kenan Doğulu’yu görmeye gelen genç kızlarımız ve son alkışı yapamayacak kadar terbiyesiz otopark telaşındaki araç sahipleri hariç…

Şu güzel konserde bunlardan konuşmak istemezdim ama saat 9da konser başlamış ve saat 12 olmuş. Belli ki bir ya da iki şarkı daha söyleyip zaten bitirecekler. Sırf çıkışta otoparktan çıkış kuyruğuna yakalanmayayım diye seyircilerin üçte biri çıktılar. 

Bu telaş tiyatro çıkışında da oluyor son zamanlarda. Daha oyuncuların selamı devam ederken çıkanlar oluyor. Hadi diyorum oyunu beğenmemiş olabilir, alkışlamak istemiyor olabilir. Ama yani 40 yıllık bir grubun böyle özel bir gecesine gelip bu değerli müzisyenlere son alkış yapılmaz mı?! Hem finale kadar keyifle gelmiş biz seyirciler çıkanların yanımızdan yöremizden geçişiyle sinir oluyoruz, hem de sahnedeki sanatçılar demoralize oluyor. Bu kadar bilgiye ulaşımın kolay olduğu yıllarda bu kadar edepsiz ve cahil seyircilerin olması beni çok üzüyor ve sinirlendiriyor. Ayrıca sahneye 10 dakika ara verildiğinde, dipdibe durduğumuz sahne önünde sigara içen ve konser esnasında bağrış çağrış konuşanları saymıyorum bile…

Tüm konser öyle keyifliydi ki, insan bunlar da olmasın diliyor ama takılmayağım. Hem tüm hayatım boyunca bu müziklere hem de bu özel geceye tanıklık ettiğim için ben de kendimi şanslı sayıyorum. Daha çok uzun yıllar var ol Yeni Türkü! 

Şehir Tiyatroları’nda Son İzlediklerim: Şekerpare, Cibali Karakolu, Fehim Paşa Konağı ve Şahane Züğürtler

Şehir Tiyatroları’nda Son İzlediklerim: Şekerpare, Cibali Karakolu, Fehim Paşa Konağı ve Şahane Züğürtler

Şekerpare

  • Şehir Tiyatroları
  • Yazan: Yavuz Turgul
  • Yöneten. Engin Alkan
  • Oyuncular: Aslı Menaz, Aybar Taştekin, Berfu Aydoğan, Buğra Can Ildırışık, Cafer Alpsolay, Dolunay Pircioğlu, Emre Çağrı Akbaba, Engin Alkan, Ercan Demirhan, Nurdan Gür, Onur Demircan, Tarık Köksal, Uğur Dilbaz, Volkan Öztürk, Yağmur Damcıoğlu Namak, Yeşim Mazıcıoğlu, Zeynep Çelik Küreş, Zeynep Göktay Dilbaz

” 19. yüzyıl İstanbul’u. Düzenbaz Komiser Ziver’in karakoluna tayin olan; kimine göre saf, kimine göre enayi; Bekçi Cumali, Galata’nın “namlı” kızlarından Şekerpare’ye vurulur. İki kalp birbirini bulmuştur bulmasına ama, Ziver’in Cumali için başka planları vardır. Dönemin aşina olduğumuz, sirto ve longalarıyla yeniden müziklenen, Türk Sineması’nın ünlü klasiği, tiyatro sahnesinde.”

Son 10 yıldır Engin Alkan’ın izlemediğim oyunu yok sanıyorum. Acayip bir enerjisi var hem kendi oyunculuğunun hem yönettiği oyunların. Bir şekilde o tiyatronun dokunabilme durumunu kullanıp en kötü gününüzde bile olsanız sizi oyunun içine çekmeyi başarıyor.

Şekerpare deyince, herkesin olduğu gibi benim de, aklıma; daha ben doğmadan önce çekilmiş olmasına rağmen neredeyse sahnelerini ezbere bildiğim Şener Şenli, İlyas Salmanlı, Yaprak Özdemiroğlulu müthiş Atıf Yılmaz filmi geliyor. Şener Şen’in o müthiş oyunculuğu ve dillere dolanan repliklerinden sonra tiyatroda nasıl olur acaba, bir de dekoru çok sevgili(!) Barış Dinçel yapmış, olmuş mudur ki diye kafamda sorularla gittim oyuna. Fakat öncelikle çok çok güzel bir dekor vardı. Bayıldım. İşlevsel, modern, döneme referansları olan, inmeli çıkmalı, bolca kullanılan… (Görüldüğü üzere Sayın Dinçel’e gerektiğinde hakkını da veriyorum.)

Oyun ise hikayeyi korumuş ama o müthiş ve akıllarımızdaki orjinalinin kötü bir taklidi olma ihtimalini ortadan kaldırıp, güzel ve eğlenceli yeni bir versiyona dönebilmiş. O nedenle ilk dakikalardan itibaren bu kıyaslama halinden çıkıp keyifle izleyebildim.

Şehir Tiyatrolarında izlenebilecek kalitede 2-3 oyundan birisi olduğundan gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

Cibali Karakolu

  • Şehir Tiyatroları
  • Yazan: Henri KEROUL, Albert BARRE
  • Yöneten. Nedret DENİZHAN
  • Oyuncular: Berrin Koper, Cem Uras, Derya Kurtuluş Oktar, Doğan Altınel, Eylül Soğukçay, Hülya Arslan, Murat Bavli, Murat Derya Kılıç, Naci Taşdöğen, Şehnaz Bölen Taftali, Tarık Şerbetçıoğlu, Tuğçe Açıkgöz, Zihni Göktay, İbrahim Ulutaş, Begüm Yazıcıoğlu

” Cibali Karakolu hali hazırda varlığını koruyan pek çok gerçeğe ışık tutarak geçmişten günümüzü yansıtan eleştirel bir ayna olmayı başarıyor. Öğrenilmiş kadın erkek ilişkileri başta olmak üzere, paranın ilişkilerdeki etkisi, çeşitli kurumlardaki eksikliklerin neden olduğu yetersizlik, toplumsal ve politik yaşama dair eleştirilerle biçimlenen oyun, güldürmek kadar yeniden cevaplanması gereken pek çok soruyu da beraberinde getirmektedir.”

Doğaçlama tiyatro geleneğinin son temsilcilerinden sayılan usta tiyatrocu Zihni Göktay’ı sanıyorum 2 veya 3 kez uzun yıllar arayla Lüküs Hayat’ta, sonra Kanlı Nigar’da ve 2 kez de bu oyunda izleme şansım oldu.

Oyununu güncel gelişmelere göre her seferinde yenileyen, seyirciyle diyalogunu hiç kaybetmeden oynamayı seven, senelerin deneyimiyle sahnenin her milimetresine hakim, saatler boyunca sizi oyundan koparmamayı başaran ve lafını hiç bir dönemde esirgemeyen usta, bu oyunda da sazı eline alıyor.

Her ne kadar artık modern tiyatronun uçsuz bucaklığı bizi geleneksel tiyatronun sınırlarından kaçırıyormuş gibi dursa da aslında iyi bir klasik oyun izlemenin tadı da hala başka…

Yeni sezonda devam edecekler mi bilmiyorum ama çalışmadan duramayan Zihni Göktay’ı hangi oyunda olursa olsun takip edip gidin izleyin derim.

 

Fehim Paşa Konağı

  • Şehir Tiyatroları
  • Yazan: Turgut ÖZAKMAN
  • Yöneten. Kemal KOCATÜRK
  • Oyuncular: Ali Karagöz, Bahtiyar Engin, Cihan Kurtaran, Çağatay Palabıyık, Gülsün Odabaş, Hamit Erentürk, Murat Ozan, Murat Üzen, Nazan Yatgın Palabıyık, Nevzat Çankara, Orhan Hızlı, Pelin Budak, Pınar Demiral, Selçuk Soğukçay, Serkan Bacak, Volkan Ayhan, Zeynep Ceren Gedikali

” Turgut Özakman’a 1979 yılında Büyük Ödül kazandıran Fehim Paşa Konağı, 1908 yılında, 2. Meşrutiyetin arifesinde, Abdülhamit’in son günlerinde geçer. Eski Kabadayı Rasim Baba’nın oğlu Yusuf gölge oyunuyla ilgilenmektedir. Bu durum Rasim Babayı rahatsız etmektedir. Oğlunun da kendisi gibi Fehim Paşa’ya bağlı ünlü bir kabadayı olmasını isteyen Rasim Baba, oğlunu Fehim Paşa’nın konağına götürür. Fakat Yusuf’un karagöz oynatıcısı olduğu öğrenilince, Rasim baba büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Oğlu Yusuf, konaktaki kadınları eğlendirmek için bizzat Fehim Paşa tarafından gölge oyuncusu olarak görevlendirilir. Bir de üstüne Yusuf, Fehim Paşa’nın kızına âşık olunca büyük siyasi karışıklıkların, iktidar kavgalarının ortasında eğlenceli bir olaylar dizisi gelişir.

Oyun 160 dakika… Yani çok oyuncu var, giren çıkan olan biten…. Ama benim artık bu kadar demode bir yorumu 160 dakika izleyip bir de keyif alacak durumum yok. 60 yaş üstü anneler, teyzeler çok sevebilirler o ayrı…

 

Şahane Züğürtler

  • Şehir Tiyatroları
  • Yazan: Jacques DEVAL
  • Yöneten. Haldun DORMEN
  • Oyuncular: Barış Çağatay Çakıroğlu, Can Başak, Ceylan Çete, Çağrı Özgür Hün, Dilay Taşkaya, Müge Akyamaç, Özgün Akaçça, Süeda Çil, Onur Şirin, Hakan Güner, Besim Demirkıran, Caner Bilginer, Engin Akpınar

Rusya’daki devrimden sonra pek çok Rus asilzadesi batı ülkelerine kaçtı. Ouratieff çifti de bu ailelerden biridir. Çar’a ait yüklüce bir serveti de beraberinde getiren çift bu paraya dokunmaz, çeşitli evlerde hizmetçilik ve uşaklık yaparak hayatlarını sürdürmeye devam ederler. Ancak bu parada herkesin gözü vardır ve Ouratieff çifti parayı korumak için büyük bir gayret içindedir. Neticede, çok büyük bir servete hükmetmekle beraber yoksul bir hayat yaşayan çiftin başına akılalmaz olaylar gelir. Fransız bulvar tiyatrosunun öncülerinden aktör, yazar ve yönetmen Jacques Deval’in 1933’te yazdığı komedi, eğlenceli iki saat geçirmek isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat.

Bu oyun da 150 dakika =)… İzleniyor, konu ve mesajı anlaşılır, gülümseten komedi unsurları da var. Boş bir akşamı değerlendirmek için güzel fakat gidilebilecek daha güzel oyunlar var artık bu bollukta.

 

Milano ve Como’da Günübirlik Geziler

Milano ve Como’da Günübirlik Geziler

Milano Merkez

 İtalya’ya hoş bulduk!

İlk İtalya seyahatimin macerası Milan Bergoma’ya inmemizle başlıyor demek isterdim ama uçağa henüz binmeden başladı. Üniversiteden arkadaşımızın Torino’daki düğünü için 6 kişi hava alanındaydık fakat 3ümüz uçabildik. Benim valizim kalan 3lüde İstanbul^da kaldı…vs.vs. 

Velhasıl sabah saatlerinde Milan’a kalanlarımız vardık ve akşam Torino’ya gidene kadar şehri turlayacak 4-5 saatimiz vardı. 

Havaalanının hemen dışından kalkan otobüslere binip (7 Euro) yarım saatte tren istasyonuna (A) vardık. Bagajlarımızı istasyondaki KiPoint emanetçisine bıraktık. Bu servis tüm tren istasyonlarında var ve her bagaj parçası için 5 saati sabit 6 Euro, ilave her saat için de artı 1 Euro alıyorlar. 

Ülkenin 2. büyük merkezi ve modanın başkenti olarak anılan şehri keşfetmek için tren istasyonundan yola çıkıp ünlü markalarıyla meşhur alışveriş caddesi Via Montenapoleone‘ye (B) doğru yürüdük. Caddeyi birbirinden değişik vitrinlerine baka baka ve tabi ki asla hiç birinin içine girmeye cesaret edemeyerek baştan aşağıya yürüdük. Cadde boyunca çok, hatta zaman zaman aşırı, şık kadınlar ve erkeklerle karşılaşıp, sırt çantalarımız ve kotlarımızla onlar değil biz dikkat çekmeyi başardık. Çünkü Milano gerçekten İtalyan şıklığının gerçek hayatta yaşandığı yermiş!

Caddenin sonundan sonra şehrin en meşhur meydanı Piazza del Duomo‘ya doğru yolumuzu çevirdik (C). Hem uçak yolcuğu hem de sıcak havada 45 dakikaya yakın yürüyüşten sonra meydana bakan restoranlardan birinde mola vermek istedik. Corso Vittorio Emanuele II üzerindeki Bar Madonnina‘da makarna ve bira molası verdik. Oldukça lezzetliydi ve meşhur Duomo Katedrali’ne bakarak dinlenme fırsatımız oldu. 

Yapımına 1386’da başlanan ve gotik tarzda tasarlanan katedral, gotik mimari modasının geçmesinden 300 yıl sonra ancak 1813’te tamamlanabiliyor.  Cephesinde yaklaşık 3500 mermer heykel bulunan bina, süslü ön cephesiyle gerçekten göz kamaştırıyor. İtalya’nın en büyük, Avrupa’nın ise 4. dünyanın ise 5. büyük katedrali olan Duomo di Milano (D), 11.700 m2lik bir alana sahip.

Çatısına asansörler veya merdivenle (250 basamak) çıkılabilen bu gotik katedrali, biz öğlen sıcağında ziyaret ettiğimiz için sadece içini gezmek istedik. Yandaki binadan alacağınız biletlerle 3 Euro’ya katedrali gezebilirsiniz.

Hala cephesindeki temizlik ve tamirat çalışmaları, dolayısıyla inşası devam eden katedralde şimdiye kadar en az 78 mimar çalışmış. Üzerinde bu kadar çok çalışılan binanın dışının görkemi gibi içi de ayrı bir güzellikte. Vitraylardan gelen renkli ışıklar, uzun sütunların gotik tarzdaki zarifliği, heykeller, süslemeler, kubbeler… Gerçekten o mermer ve etkileyici büyüklükteki ön cepheden sonra içerideki o koyu gri hava ve estetik ve ince gotik sütunlar insanı çok etkiliyor.

Ayrıca katedralin içinde bulunan, 1562 yılında heykeltraş Marco d’Agrate tarafından yapılmış olan Aziz Bartholomew Heykeli oldukça dikkat çekici. Rehbersiz gezenler için (ki bu katedral mutlaka rehberli gezilmeliymiş, biz hata yaptık) anlatmak isterim:  Elinde tuttuğu bıçağıyla derisini tamamen sıyırıp üstüne bir örtü gibi almış olan bu aziz, Hristiyan inancı için şehit olan 12 havariden biriymiş. Hindistan’daki görevinde, insanları Hristiyanlığa çektiği için cezalandırılmış, canlı olarak öldürülürken tüm cildi acı çekişini izlemiş. Bu olayı mermer bir heykelde inanılmaz bir biçimde anlatan sanatçı, gerçekten taşın içinden o hisleri size geçirip tüylerinizi diken diken ediyor.

Oldukça etkilendiğimiz katedralden sonra bir başka etkileyici yapı olan Galleria Vittorio Emanuele‘ye geçiyoruz. (E) Günümüz alışveriş merkezlerinin ilk örneği sayılan bu artı biçimindeki arkadlı, cam ve çelik çatılı yapının içinde bir çok ünlü mağaza var. Duomo Meydanı’ndan buraya giriş yaptığınızda diğer karşı ucu meşhur Teatro alla Scala’nın ve Leonardo da Vinci’nin heykelinin bulunduğu Piazza della Scala‘ya çıkıyor. 

Bizim çok vaktimiz olmadığından binalara giremedik ancak meydanı şöyle bir görüp tekrar ana meydana döndük ve metro ile tren istasyonuna döndük. Hızlı Milano turumuz böylece sona erdi.  

Como Gölü

Talihsizliklerin peşini bırakmadığı bu ekip Pazar günü Torino’daki düğün sonrası erkenden, koşa koşa trene yetişip Milano’ya geçtik. (hızlı tren 20 Euro) Planımız hemen Como biletimizi alıp Como’ya geçmekti fakat olmadı çünkü önce bilet almak istediğimiz hızlı trenin biletleri bitti, sonra biz yeni bileti almaya çalışırken treni kaçırdık derken derken… Como’da geçirecek hepi topu 3-4 saatimiz olabildi. 

Milano’dan kişi başı 4,80 Euro’ya şehir içi trene bilet aldık ve Como’ya gittik. Como merkezde (A) hiçbir yeri gezemeden hemen iskeleye gidip göl turlarından birine katılmak istedik ama maalesef istediğimiz turlarda yer kalmamıştı.  Yapacak bir şey yoktu, Como’da bize karada hayat yoktu. =) Biz de uzunca süren (bütün koylara tek tek uğrayan) bir vapura bilet aldık (12 Euro) ve yaklaşık 2 saat boyunca gölün keyfini çıkardık. Yanaştığımız her durakta gördüğümüz inanılmaz lüks villalara, malikanelere, otellere iç geçire geçire, zenginin malı züğürdün çenesi dolaştık…

Como Gölü gerçekten oldukça büyük bir göl. Tatlı suyu olan bu gölde yüzmeye girilen bir çok plaj da mevcut. Biz Eylül’de gezdiğimiz halde hava çok güzeldi ve plajlar doluydu. 

İnsanın görene kadar fotoğraflardan çok da anlamadığı bir güzelliği var. Dağlarla çevrili bir göl, müthiş bir yeşillik, jetskiler, zenginlik, renkler, mis gibi doğa… İnsana 360 derecelik bir görsel tatmin yaşatıyor burası…

Uzun yolculuk sonrası Varenna‘da (C) indiğimizde göl kenarındaki yerleşimleri karada gezemenin de ne kadar güzel olduğunu farkettik. O güzel evler, güzel bahçeler ve göl manzarası müthiş iç açıcıydı fakat vaktimiz yoktu ve direkt Varenna’daki tren istasyonuna geçtik. 6,70 Euro’ya aldığımız Milano biletimiz ile trene bindik fakat tren tıka basa doluydu ve oksijensiz bir kabinde 1 saat yolculuk yaptık. Allahtan keyfimiz çok yerindeydi de bu oksijensizlik başımıza gülme krizleri olarak vurdu. =)

1 saatlik yolculuk sonrası Milano’ya vardık ve Venedik’e gideceğimiz trenimizi beklemeye başladık. Böylece Como ve Milano’daki kısa gezilerimiz son bulmuş oldu…

Gideceklere tavsiyeler:

1-Milano’yu çok kısa gezdik ama şehir merkezi pek ufak. Alışveriş yapmayacaksanız turistik gezi için 1 gün yeterli olacaktır. Alışveriş yapmak ve sanat galerisi turlamak isteyenler +1gün daha eklemeliler.

2-Como Gölü gerçekten çok güzelmiş. Kafa dinleme tatili isteyenler burada 2-3 günü dünyadan uzaklaşıp o müthiş evlerin ve bahçelerin içinde geçirebilirler. Fakat dünya gözüyle görsem yeter derseniz sabah 1-2 saati Como merkezde sonra vapurla koylarda gezerek 1 günde etrafı keşfedebilirsiniz.

 

 

 

Fotoğraflar: MimarcaSanat / Zeynep Yılmaz

 

 

 

Dada Salon Kabarett Müthiş, Ceyhun Yılmaz Vasat!

Dada Salon Kabarett Müthiş, Ceyhun Yılmaz Vasat!

Dada Salon Kabarett’e açıldığından beri gitmek istiyorum. Belki 40 defa bilet için Biletix’e girdim ama bir türlü elim gitmedi. 

Birincisi, tecrübeyle sabit, çok yüksek beklentilerimin olduğu yerler ve çalışmalar ilk zamanlarında mutlaka can sıkacak aksaklıklarla dolu olur. Çocuğunun müsameresine gidip onun düşmesini izleyen veli gibi hissediyorum kendimi böyle durumlarda. O yüzden biraz daha “otursun” kafasında bir bekleme süreci yaşıyorum.

İkincisi ilk zamanlar oynayan Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası’nın en düşük bilet fiyatları bile iki-üç kişi gitmek istediğimizde pahalıydı. (Şu aralar para o kadar değersiz oldu ki, 150TL bilet fiyatı ortalamanın azcık üstü gibi geliyor bana… Ama daha önce daha fazla gibi geliyordu. bknz. sadece Türkiye’de olan problemler!)

Velhasıl Dada Salon’a yolumun düşmesi Temmuz sonundaki son etkinlik olan Ceyhun Yılmaz’ın Nekre gösterisine kısmet oldu.

Ceyhun Yılmaz – Nekre

Dada Salonla ilgili izlenimlerimi paylaşmadan araya gösteriyle ilgili görüşlerimi yazayım istedim. Ceyhun Yılmaz’ı şiirleri ve radyo programları ile tanıyan biri olarak gösteri yapacağını duyduğumda iyi bir hikaye anlatıcısından güzel hikayeler dinleriz diye düşündüm. Fakat onun da ilk oyunuydu (maalesef). 

Öncelikle teknik bir sıkıntı oldu. Ceyhun Yılmaz bütün şovu bir takım görseller ve müziklerle desteklemişti fakat görsellerin yansıtılacağı perde iplerden oluştuğundan biz seyirciler o görselleri düzgün göremedik. Dolayısıyla her görseli izah etmek durumunda kaldı. Ayrıca müzikler çok istediği yerlerde giremedi, sanıyorum bir koordinasyon eksikliği ya da ilk gün günahları oldu.

Fakat esas büyük sıkıntı birbirinden bağımsız hikayelerdeydi. Hiç bir ortak noktası ve bağlantısı olmayan hikayelerde giriş-gelişme-sonuç olmadığı gibi birinden diğerine geçişte de büyük kopukluklar vardı. Ceyhun Yılmaz büyük bir heyecanla sıra sıra dizdi kurguyu belli ki fakat biz seyirciler ne bu kısa kısa anlatımların içine girebildik ne de ne ara başladı ne ara bitti gösteri anlayabildik.

Fakat salon o kadar hoşuma gitti ve nereye bakacağımı şaşırdım ki, Ceyhun Yılmaz’ın bu vasat performansını görmezden gelip salonu anlatmaya geçmek istiyorum.  

Dada Salon Kabarett

Mecidiyeköy’deki Quasar Tower’ın içinde bulunan mekana hem toplu taşımayla ulaşım çok rahat, hem de arabanız varsa otoparkı var. Kulenin henüz bomboş ve ürpertici atmosferini, kabarenin ihtişamlı karşılaması sonrası unutuyorsunuz ve giriş kapısı yanındaki camekanların içlerine odaklanıyorsunuz. Salonun kapısından içeri girince ise başınız dönmeye başlıyor.

Tavanda 24 farklı sanatçının yaptığı gergedan çizimleri/boyamaları ışık kutuları içinde boynunuzu ağrıtana kadar baktırıyor, Sahneye doğru uzanan kırmızı beyaz çizgili dalgalanan kaplama başınızı döndürüyor. Duvarlardaki sanat eserleri, aynalar, mottolar, asma kat ve pirinç korkulukları, kristalli avizeler, zemindeki damalı desen ve derken müthiş dev kitaplık…

D&R’a utanmasa çadır kuracak kadar çok kitap karıştırmayı ve keşfetmeyi seven biri olarak kitaplık dişlerimi kamaştırdı ama bu mekanda odağınızı bir yerde tutabilmek biraz zor. Kitaplığın üstünde yine farklı illüstratörlerin işlerinin yer aldığı mini bir sergi vardı, bu çalışmalara yöneldi ilgim. Ve tek tek bakarken en sol üstte bir illüstrasyon gördüm. Çok çok beğendim ama yukarıda olduğundan imzayı okuyamadım. 

Gösteri sonrası çıkarken bir kez daha şansımı denedim imzayı okumak için ama baktım olmuyor eserin fotoğrafını çektim ve eve dönünce Dada Salon’un Instagram sayfasından eserin sahibini sordum. Sağolsunlar hemen yanıt verdiler, Gizem Vural’ın çalışmasıymış. 

Bir mekanın içine bu kadar sanat doldurursanız olacağı bu ama Dada Salon’a ara verip Gizem Vural’dan bahsetmeliyim. Şu anda Amerika’da olan illüstratör müthiş bir yetenek. The New York Times’tan tutun The New Yorker’a kadar bir çok ünlü yayında çalışmaları basılan, özgür renk paleti ve hafif ama etkili çizgisiyle kendi stilini yaratmış sanatçının baskılarını şu adresten satın alabilirsiniz. Daha bir çok güzel çalışması içinse websitesini ziyaret edebilirsiniz. Bir Türk illüstratörün bu kadar özgün ve sanatsal işler yaratıyor olmasından ve kendisiyle bir sanatsever olarak tanışmaktan çok memnun oldum.

 

 

Dada Salon’a dönersek… Okan Bayülgen gibi ilk gençlik yıllarımızdan itibaren yaptığı tüm programlarla bizleri bir anlamda büyütmüş olan birinin sanata sadece mekansal bir artı katıp bu işin tüccarı olmasını tabi ki beklemezdim. Kendisinin sıklıkla söylediği esnaflık bakış açısı işin ticari yanı için doğrudur ve zorunludur elbet ama bir mekanı bu kadar sanatla doldurup gelen her izleyiciye mutlaka bir şey katarak o mekandan göndermek de ancak kendisi gibi vizyoner ve zeki birinin işidir.

İki temel sorunu var insanlığın. Adaletsizlik ve anlamsızlık. Birine karşı hukuku bulduk, diğerine karşı sanatı. Ama insanlar hukuka ulaşamadı. Ve sanat insanlara….

Blogumu açtığım ilk günden beri Nietzsche’nin bu sözü yazar alt bölümde. Ve bu blogda bahsettiğim her filmden, her oyundan, her sergiden bu yüzden bahsediyorum hep derim. Kimsenin bir şeyi araştıracak vakti, yeni yerleri görecek hevesi yok gibi geliyor bazen. Oysa Okan Bayülgen’in yıllardır söylediği gibi hayat sokaklarda ve hayatınızı anlamlandıracak sanat her yerde ama ona ulaşmak için siz de çaba göstermelisiniz. Bir gün evinizden çıkmanız lazım! Çıkın ki o salona gidip başınızı döndüren onlarca çalışmayı görün ve aslında sevmediğiniz bir gösteride mükemmel bir illüstratörle ve onun işiyle göz göze gelin.

Dada Salon’un yeni sezonu Eylül ayında açılıyor, biletler şimdiden satılıyor. Ben mutlaka güzel bir başka oyunu izleyeceğim, sizlere de tavsiye ederim.

Şimdiden iyi seyirler,

Not: Bu arada bahsetmeyi unuttum, salonda oyun izlerken içkinizi içebiliyorsunuz. Çok büyük ve güzel bir barı da var! 

 

Bize Film Önersene!

Bize Film Önersene!

O kadar çok platforma ve filme boğulduğumuz bir dönemdeyiz ki, iyi bir film bulmak samanlıkta iğne aramaya benzedi. Netflix’i tarıyoruz, İmdb puanına bakıyoruz, festivalleri kovalıyoruz, blogları takip ediyoruz… Derken yine de tatmin olmadığımız onlarca film izliyoruz.

Evet zevkler biraz kişisel bir konu ama yine de sinemanın ortak paydası olan hikaye, oyunculuk, merak yaratma, görsel tat v.s gibi konularda “baya iyi” diyebileceğim bazı filmleri listelemek istedim.

İyi olduğu halde sıradan bulduğum için listeye almadığım bir çok film de var ama sanırım en en tavsiye edebileceklerim bunlar. Dilerim sizler de beğenirsiniz. 

İyi seyirler,

 

Mutlaka İzleyin!

Belgica // The Broken Circle Breakdown filminin yönetmeninden kulaklarınızın pasını silecek bir müzik şöleni ve derin bir aile-kardeşlik hikayesi… Senenin izlenmesi gereken filmlerinden…

Dheepan // İnsan olmak, vatan/sızlık, güven, sevgi ihtiyacı, yaşama bağlılık, hayaller… İzlerken sağlı sollu bin tane yumruk attı film bana…

Anomalisa // Başyapıt. Bu senenin Her’ü. Aşkı anlatış şekli “sinema bu” dedirtiyor. Kalabalıklardaki yalnızlık, hayatın tekdüzeliği, aile kurma ve başarının mutlu olmaya yetmemesi… Bu kadar çok şeyi kuklalarla bu kadar gerçek ve damardan anlatmak… İzleyin! (bitince kafamda “sen de artık herkes gibisin” çaldı…) 

El Clan, Çete // Böyle bir final yok! Bütün salon çığlıklarımızı yuttuk, şok şok! Şahsen senenin en beğendiğim filmlerinden biri oldu Çete. Gerçek bir hikaye olması da cabası… Olaylardaki bazı açıklar bende de soru işareti oldu ama çok takılmayın. Dram,gerilim dolu etkileyici bir hikayeye tanık olun.

7 Casaj, 7 Kasa // Çok beğendiği kameralı cep telefonunu alabilmek için tesadüf üzerine bulduğu, yüklü miktarda para kazanacağı bir taşıma işi alan 17 yaşındaki Victor’un yaşadıkları ana hikaye gibi görünse de, film ana-yan-dış/ tüm karakterlerin hikayesini, ana hikaye için ne kadar gerekliyse o kadar anlatıyor ve  tüm bu karakterler hikayenin akışı içinde öyle güzel kesişiyor ki…

Baskın, The Raid // Özel bir operasyon timi, şehir dışındaki mahallelerden birinde aranan bir uyuşturucu tücarın gizlendiği istihbaratını alır ve adamı yakalamak için oturduğunu binaya baskın düzenlerler. 100dk boyunca nefes almadan ve gerim gerim gerilerek izlemeye hazır olun.!

 

Pişman Olmazsınız!

Captain Fantastic, Kaptan Fantastik // Özellikle anne babaların kesinlikle izlemesi gereken ebeveynlik, eğitim sistemi, şehir-medeni hayat konularında çok çok güzel bir film. Tüm oyunculara ayrı ayrı bayıldım. Bir de sonunda bir cenaze uğurlaması var ki ağlar mısın güler misin, çok acayip.

The Revenant, Diriliş // Inarritu’nun önünde saygıyla eğiliyorum. Böyle bir atmosfer, böyle bir gerçekçilik, böyle bir her şey! DiCaprio’nun içi rahat olsun, heykelcik bu sene onun elinde olacak…

Le Tout Nouveau Testament, Yeni Ahit // “Tanrı, karısı ve kızıyla normal bir hayat süren sıradan bir Belçika vatandaşıdır ve bir apartman dairesinde yaşamaktadırlar.” Şu cümle bile film hakkında çok önemli bilgi veriyor ve mükemmel bir absürd komedi. Din, tanrı, tanrının adaleti gibi çok derin konuları mizahi bakış açısıyla sorgulatan filmi izlemenizi tavsiye ederim.

April and the Extraordinary World // Son dönemde gözümü kırpmadan izlediğim en sürükleyici, duygusal ve macera dolu animasyonlardan biriydi. Hikayeye de April a da bayıldım.

Deux jours, Une nuit, İki Gün, Bir Gece // Son dönemde izlediğim en başarılı kapitalist eleştirisini, izlerken gırtlağınızın sıkıştığını hissedecek kadar gerçekçi bir hikayeyle seyirciye aktarırken, insana dair çok şey anlatmışlar.

Çok Kafamı Açmasın ama Boş da Yapmasın! 

Grand Budapest Hotel, Büyük Budapeşte Oteli // Absürd bir kara komedi olmasına karşın, komedi dozu yüksek ve kurgusuyla her dakika izleyicinin dikkatini üst düzeyde tutmayı başaran film, masalsı anlatımın en başarılı örneklerinden birini ortaya koyarken, sinemanın enleri arasında kendine şimdiden önemli bir yer edindi.

The Hateful Eight // Rahat ve uzunca bir vaktinizde sinema budur, hikaye anlatımı budur diyeceğiniz bir şölen izleyemeye hazır olun! Aslında sadece “bir Tarantino filmi” demek bile yeterli…

Yüce Sezar!, Hail, Ceaser! // Coen Kardeşlerin son filmi her zamanki gibi müthiş bir kara komedi. Clooney hayatının en komik karakterini mükemmel başarmış. Alden Ehrenreich ise müthiş keşif! İzlenmeli!

Hunt For The Wilderpeople, Vahşiler Firarda // Dram, macera, komedi ögelerini müthiş bir şekilde harmanlayan ve Yeni Zelanda’da gişe rekorları kıran film, bizi geleceğin önemli aktörlerinden biri olmaya aday Jullian Dennison ile tanıştırıyor. Çok keyifli ve sıcak bir film, senenin “en”lerinden… 

Made in Dagenham, Kadının Fendi //  Her şeyden önce müthiş bir görsellik vaad ediyor. Dönemin kıyafetleri, saçları, arabaları herşey süperdi. (O kadar ki annem “neden eski bir filme bilet aldın” dedi!) 

Sound Of Noise, Yaşamın Ritmi // 5 müzisyen adamdan oluşan bir ekibin, şehir içinde bir dizi “müzik eylemi” yapmasını konu alıyor. Fantastik, eleştirel ama eğlenceli bir İsveç yapımı.

Dramı Bol Biraz da Gerilim Bir Arada Alırım Bir Dal Diyenler!

Moonlight, Ayışığı // Little, Chiron ve Black. Bir adamın 3 farklı yaşından kesitler izlediğimiz film, insanın doğduğu andan itibaren yaşadıklarının onu nasıl bir insana dönüştürdüğünü az diyalog, çokça hisle anlatıyor. Ekrana girip o çocuğa, gence, adama sarılmak hissiyle ağlamaktan, iç çekmekten helak olarak izledim. Bir çocuk özelinde o kadar genel sıkıntılar ki…. Çocukları üzmeyin yaa. Çünkü o üzüntüler hep içlerinde kalıyor, ve onları taşıyarak büyüyorlar.

Manchester By The Sea, Yaşamın Kıyısında // Kendini suçlayarak ve sevdiklerini kaybederek ruhunu öldürebilir misin? Sadece bedenen yaşıyor ama ruhen ölmüş olabilir misin? Peki tekrar yaşamaya başlamak mümkün mü? Bu filmi izlerken empatinin dibine vurup vurup çıktım. Casey Affleck’in başlarda donuk bulduğum ama ilerleyen dakikalarda mükemmel olduğunu keşfettiğim oyunculuğu (unless his brother Ben!) için bile izlenir.

Nocturnal Animals, Gece Hayvanları // Bu senenin “ya çok sevilen, ya çok nefret edilen” Tom Ford filmi karşınızda! Ben beğenenlerdenim ve uzun zaman sonra bir filmle ilgili uzun uzun yazasım var. Bir kere, bence oyunculuklar efsane! Özellikle afişteki Aaron Taylor-Johnson! Adamı şu an görsem oyuncu filan demem iki tokat patlatırım, öyle bir nefretim var. Filmin kurgusu… İç içe geçmiş gerçeklik ve roman… Sonra o otoyol sahnesi. Böyle bir gerilim yok. Ve pişmanlıklar, ve final ve bir sürü şey. İzleyin. Mümkünse yalnız.

Beasts of No Nation // küçük bir çocukken intikamla dolu bir askere dönüştürülmek… izlerken içiniz acıyacak… 

District9 // Distopya, belgesel çekimi gerçekçilik… Bilim kurgu sevmeyenleri bile hayran bıraktıran bir hikaye.

Beasts of the Southern Wild, Düşler Diyarı // Küçük bir kızın dünyasından yola çıkaran evreni, aileyi, kıyameti, ölümü izleyeceksiniz. Çok ama çok etkileyici.

Her, Aşk // İzledikten günler sonra bile kafamı meşgul etmeye devam eden, büyük bir boşluğa düşüren bu filmi mutlaka izleyin. Senesinin ve belki uzun yılların başyapıtlarından olduğunu düşünüyorum.

Yozgat Blues //  Yönetmenin dediği gibi melankolik bir komedi. İnsan hikayeleri, taşra, gün gün kaybolan ve gerçekleşen hayaller… Hepsi çok güzel bir seyirlik yaratmış.

Gerçek Bir Hikayedir!

Lion // İlk yarısı son zamanlarda izlediğim en iyi çocuk oyuncu (Sunny Pawar) performanslarından birini içeren bu gerçek hayata dayalı hikayenin ikinci yarısı bir o kadar uzun ve yorucuydu. Yoğun enerji göndere göndere vardığımız finalde ise, göz yaşları sel oldu. Ah Guddu ah!

Zenne // Bir klişe olacak biliyorum ama yine de yazmak istiyorum. Günümüzde homofobinin her geçen gün biraz daha azaldığını umut etsem de, bitmeden bu acı hikayeler de bitmeyecek. O yüzden izlemeli, izletmeli.

 

Sanat Kimin İçindir!

Listen To Me Marlon // Marlon Brandon’un oyunculuk serüvenini kendi ağzından dinlemek… Oyunculuk tutkusu, yöntemleri, ünlülükle başa çıkması/çıkamaması, çapkınlıkları… (ikinci kez izledim, bi üst kategoriye aldım.!)

Mr.Turner, Bay Turner // Kusursuz görselliği, ışık kullanımı ve deneyimli oyuncu kadrosunun toplu başarısı filmin en büyük artıları. Konu sanatçılar olduğunda biyografik yapımları ve belgeselleri izlemeye doyamadığımdan ben pek fazla sıkmamış olsa da süresinin bir miktar uzun olduğu söylenebilir fakat buna rağmen, özellikle ilgililerine, senenin izlenmesi gereken yapımlarından olduğunu belirtmek isterim.

Tim’s Vermeer, Tim’in Vermeer’i // Özellikle resim sanatına ilgili olanların kaçırmaması gereken çok acayip bir araştırma-belgesel. Sanat sadece yetenek işi midir? Yoksa alet icat edip müthiş sanat eserleri yaratmak da mümkün müdür?

Over Your Cities Grass Will Grow,  Çimler Örtsün Üzerinizi // Modern sanatın en önemli sanatçılarından Anselm Kiefer‘in 1993 yılından 2009 yılına kadar çalıştığı 35 hektarlık atölyesinde, beton, cam, demir, moloz ve bir sürü başka inşaat malzemelerini kullanarak yarattığı paralel bir evrene dalış yapacağınız bir belgesel. İzlemesi zor ama keyifli.

Marina Abramoviç:  The Artist is Present, Sanatçı Aramızda // İnanılmaz bir kadın, inanılmaz bir beden, inanılmaz bir oto kontrol, inanılmaz bir iş aşkı, inanılmaz bir sanat anlayışı… Bu kadınla ilgili her şey inanılmaz!

Belgesel Sevenler!

İnsan, Human // 190 dakikada Dünya’nın binbir yerinden hikayeler ve görüntülerle “insan olmak” nediri sorgulatan müthiş bir belgesel.

Citizenfour // Dijital çağda hayatlarımız ne kadar gizli? Hayata bakışınızı değiştirecek bir belgesel…

Amy // Ah Amy… Filmi izlerken her olayda yanında olmak istedim. Seni bir türlü toparlayamayan o annenden babandan nefret ettim. Daha çok şarkı söyleyecektin be kızım!

He Named Me Malala // Aslında sinematografik özellikleri bakımından sıkıntısı bol bir belgesel ama bazen hikaye her şeyin önüne geçiyor. Malala’nın cesareti ve gözündeki o ateş mutlaka görülmeli.

Where to Invade Next?, Şimdi Nereyi İşgal Edelim? // Michael Moore’un önceki belgesel/filmlerini izlediyseniz, tarzını bilirsiniz. Amerikayı gömerken bu sefer aşırı güldürüyor. Üstüne işçi çalışma saatlerinden, eğitim yöntemlerine bir sürü ülkenin, bir sürü güzel uygulamasını keşfetmenizi sağlıyor.

The Square, Meydan // Hala izlemeyen kaldı mı bilmiyorum ama dünya tarihinin en yakın olaylarından birine, Mısır Devrimi’ne, olayların içindeki göz olarak bakmalı ve izlemelisiniz.

Inside Out: People’s Art Project, Ters Yüz: İnsanların Sanat Projesi // JR sevgim bir yana yaptığı her işi ağzım açık izliyorum. Müthiş bir çağdaş sanatçı. Bu projesi de izlenmeye değer.

Pina // 3Dli bir TV bulsanız da benim sinemada aldığım tadı alabilseniz keşke! Hayatımda izlediğim en etkili 3D çalışma. Pina Baush ile tanışmalısınız.

Wasteland, Çöplük // Vik Muniz’in Rio’daki dünyanın en büyük çöplüğüne ziyaretini ve orada yaşadıklarını, çöp toplayan catadorların hayat hikayeleriyle bezeyerek anlatıyor. 

Ekümenopolis // Duymayanlar için belgeselin anlatmaya çalıştığı şey şu: İstanbul’daki ekolojik eşikleri aştınız, nüfus eşiklerini aştınız, ekonomik eşikleri aştınız. Nereye gidecek bunun sonu derseniz, Doğan Kuban’ın söylediği şeyi söyleyeceğim size: kaos”

Gerilim ve Korku Filmi Sevenler!

Korkunun Gölgesi, Under The Shadow // Ben korku filmlerini aşırı saçma bulduğumdan pek sevmem ve izlemem. Ama iyi gerilim filmlerini severim. Bu film İran-Irak savaşı sırasında Tahran’da bir apartmanda geçiyor. O savaş psikolojisi, yalnızlık, sanrılar, kurmacalar, ay valla yazarken bile filmi hatırladım içim sıkıştı. Gerilim-korku severler kaçırmamalı.

De Behandeling, The Treatment // Belçikalı sinemacıların karanlık filmler çekmek konusunda tıpkı İslandinav ülkeleri gibi bir yeteneği var sanıyorum. Film bitsin de bu işkenceden kurtulayım diye dua ettim. Gerilmekten mideme ağrılar filan girdi. Kaldırabilecekseniz izleyin derim.

Cube, Küp // Oldukça klasik bir tavsiye olacak ama hala bilmeyen çok kişi olduğunu duyuyorum. Düşük bütçe, tek mekan, ortalama oyunculuklar. Fakat tüm bunları gölgede bırakıp Küp serisinin kült filmler olmasını sağlayan nedir ?

Sakin Sanat Filmlerini Sevenler!

Rams, İnatçılar // Kardeşlik ve adı üstünde inat üzerine… İrlanda’nın müthiş coğrafyasında…

Çoğunluk, Majority // Çoğunluk izlemesi zor ama klişe deyimle toplumun aynası bir film. Bartu Küçükçağlayan’ın müthiş oyunculuğu ile başlarda çokça içsel muhasebe yapan fakat sonlara doğru azalan acılarıyla çoğunluğa uyum sağlayan Mertcan karakteri izlenmeye değer.i 

The American, Centilmen // Tamamen bir karakterin yaşadıkları üzerinden dramatik duygu durumunu derinlemesine inceleyen, diyalogu az, etkisi bol bir film. Başrolde George Clooney.

Bir Zamanlar Anadolu’da // Nuri Bilge Ceylan’ın “yalnız ve güzel ülkesi”ne inanılmaz bir bakış attığı film

Rabat ve Sale’den Fas’a Giriş

Rabat ve Sale’den Fas’a Giriş

İki yılı aşkın süredir Fas’ta iş dolayısıyla yaşayan kardeşimi hem ziyaret hem de imkan bulmuşken Afrika’ya bir daha adım atmak için bir gezi planladım. Biraz gazla geziye annemi ve babamı da dahil edince, 4 kişilik ailemizle keyifli ve maceralı bir tatil yapmış olduk.

Gezimiz boyunca sırasıyla Rabat-Sale, Safi, Marakeş (Marrakech-Marrackesh), Essaouira (Suveyr), Qualidia, Agadir ve Kazablanka (Casablanca) şehirlerini gezme şansı bulduk. Bundan 4 yıl önce yaptığım İspanya (Barcelona, Madrid, Valencia) ve 5 yıl önce yaptığım gezinin Brüksel ve Lüksemburg ayaklarına ait gezi notlarımı yazmış olup hala düzenleyememiş olsam da, Fas ile ilgili notlarımı taze tazeyken düzenleyip yayınlayabileceğimi umuyorum. (bu cümleyi temmuz 2017’de yazdı. yayınlanma tarihi merak konusu =))

İlk olarak Rabat ve Sale’den Fas gezimizin giriş bölümünü yazmaya başlıyorum. Buyrun bizimle gezmeye…

Haziran ortasında yaptığımızın gezimizin biletlerini, yılın başlarında satışa çıkar çıkmaz aldık. Zaten açılışı 1500TL civarında olan gidiş dönüş biletlerini kişi başı yaklaşık 1600TL ye aldık. 2017 itibariyle Fas’a direkt uçuş bir tek THY ile mevcut. Aktarmalı olarak, Almanya aktarmalı vardı genelde, gidiş dönüş 900-1000TL civarında gitmemiz de mümkündü aslında ama hem annemle babam yorulmasın istedik, hem de aktarma arası uzun olan uçuşlarda konaklamamız gerekirse aynı hesaba gelir diye düşünerek direkt THY ile uçtuk.

Sabah uçağı ile Kazablanka Muhammed V havaalanına vardık. Valizlerimizi almamız yaklaşık 30 dakika sürse de, çıkışta uzun zamandır görmediğim kardeşimle kavuştuğum için o kısımlara pek takılmadım. Havaalanından arabayla direkt olarak Rabat’a geçtik.

Rabat ve eski bir korsan şehri olan Sale’ye özel araç ile geçtik. Şehre giriş yapıp ana yoldan direkt sahil kenarına geçtik ve bir hayli kalabalık plajı ve sahili gördükten sonra Udaya Kasba‘sına geçmek için otoparka aracımızı park ettik.

Bu noktada şu bilgiyi paylaşmalıyım: Fas’ın bir bölümünü Fas’tan oldukça nefret eden sevgili kardeşimle gezdiğimizden dolayı  ilk gün planladığım her yere gidemedik. “Orası tehlikeli” , “burada bir şey yok”, “ötesi kokuyor”  vs. gibi argümanları var tabi yılların deneyimiyle. E biraz da aşırı korumacı. Hoş, sonraki günlerde ben çoğu istediğim yere sürükledim sevgili familyamı ama Rabat’ta tüm bunların üzerine birazda sıcak ve Ramazan olması sebebiyle bazı yerleri gezmesi ne yazık ki eksik kaldı. Ama günün kısa vaktini yine de oldukça verimli geçirdik.

İlk olarak kardeşimin de daha önce gitmediği Udaya Kasba’sına gitmek üzere yokuş yukarı çıkacakken uzaktan üzerinde Artisanat du MarocMaison de L’Artisan yazan binayı gördüm! Önceki yazıları okuyan bilir, gittiğim yerlerde sanatı çekerim. Hemen bizimkileri çekiştirdim binanın yanına gittik ama pek bir yaşam belirtisi yok gibiydi. Kardeşim gitti güvenlikle konuştu, bina kapalı gibi bir şey söylediler. Zanaatkar Evi veya El Sanatları Müzesi (National Craft Museum) gibi adını çevirebileceğimiz binada sonradan öğrendim ki Fas’ın kilimlerinden seramiklerine el sanatlarına ilişkin çalışmalar varmış. 1957 yılında devlet yardımı ile kurulmuş ve 1999 yılından beri oldukça aktif olarak hem zanaatkarların çalışmasına hem de ürünlerin sergilenmesine imkan veren bu binaya benzer bir yeri Allah’tan daha sonra Marakeş’te de bulduk da yüreğime su serpildi.

Biraz buruk bir halde Kasbah’a doğru yolumuza devam ederken, yine kafamı kaldırmamla bu sefer Centre de Qualification Professionnelle des Arts Traditionnels  (Geleneksel Sanatlar Meslek Eğitim Merkezi) tabelasını gördüm ve daldım içeri. Bizdeki İsmek benzeri bir yer aslında fakat çok daha sanatsal çalışmalar vardı. Çaktırmadan bir kaçının fotoğrafını çektim ve hatta baya baya çok beğendim. Özellikle de bu Fas evlerini ve terliklerini (babuş) yorumlayan çalışmalar çok çok hoşuma gitti.

Yolumuza tekrar devam ettik ve nihayet Udaya Kasba‘sının ( kasba= kasbah= kasaba) ( Kasbah des Oudaias ) surlarına vardık.  Fotoğrafta görünen yukarıdaki o kocaman sur kapısına gelmeden, sağda gördüğümüz büyük kapıdan içeri daldık ve o sıcağın altında adeta bir vahaya düştük.

Bu sırada Fas gezilerinde cümlelerime en çok ‘o kapıdan daldık’, ‘bu sokaktan daldık’  ile başlayacağım. Zira gitmeden anlamanız pek zor ama insan kendini keşfetmekten alıkoyamıyor. Tepenizde habire “Orası tehlikeli olabilir, girmeyelim!” diyen babanız yanınızda olsa bile!

Girdiğimiz Endülüs Bahçeleri 19.yy İngiliz ve İspanyol yapımı pirinç savaş toplarıyla dekore edilmiş; servi, limon ağaçları ve güllerle çevrili bol avlulu ve merdivenli keyifli bir bahçe. Minik havuzundan akan su sesiyle kuşların sesleri birbirine karışmış, dışarıdaki sıcak havadan en az 3-4 derece daha soğuk olan bu güzel bahçede biraz dolaştık fakat bahçeden geçilen saraya giremedik. Çünkü Ramazan! (Biz bayramı kardeşimle geçirebilmek için Ramazan’da gittik ama Fas’ı gezeceklerin tabi ki Ramazan ayı dışında bir zaman tercih etmesi çok daha mantıklı olur.)

Girdiğimiz kapıdan tekrar çıkıp bu sefer 12.yy’da Muvahhidler tarafından inşa edilen kaleye doğru devam ettik. Mağribi tarzı at nalı biçimli Bab Udaya (Udaya Kapısı) ‘dan şehrin tepesine yapılmış bu kale surlarını geçtik ve 17.yy’da içeriye kurulan bu kasabanın sokaklarında dolaşmaya başladık.

Unesco Dünya Mirasları Listesi’nde olan bu kasaba mavi-beyaz duvarları ve daracık sokaklarıyla oldukça etkileyici. Sokaklardaki mahalleli turistlere pek alışkın. İçeride günlük hayat devam ederken; çamaşırlar asılı çocuklar koştururken, bir yandan butik oteller,  bir yandan da turistik eşya satan dükkanlar var.

Association “Terres de Femmes”

Kimi daldığınız sokaklar bir duvarla sonlanırken, kiminde bir evin kapısına, kiminde ise tahmin edemeyeceğiniz manzaralara ulaşıyorsunuz. Biz (ben önde, arkamda sürüklenen ailemle) sokaklarda dolaşırken birden Association “Terres de Femmes” tabelalı bu kapıyı gördüm, yine hiç düşünmeden içeri daldım.

Faslı kadınların geleneksel çömlek/toprak işlerini desteklemek amacıyla kurulmuş derneğin tesadüfen kurucuları da oradaydı. Fransız bir bey ve hanımın tutkuyla tariflediği üzere bir çok Faslı kadına yaptıklarını satma imkanı sunmuşlar bu vakıfla. Türkiye’yi de daha önce ziyaret etmişler ve İstanbul’u ne kadar sevdiklerinden bahsettiler. Bu arada sıcakkanları sağolsun, annem ve babam beni ve kardeşimi özel çevirmenleri olarak kullanıp dürte dürte şunu sor bunu sor diye baya sağlam bir muhabbet çevirdiler.

Dükkandan bir şey almadan çıktık. Zira ilerleyen günlerde gezdikçe farkedeceğimiz üzere Fas’ta seramik ve toprak ürünleri çok meşhur fakat kalite ve görsellik para verip almaya, dahası onca yol taşımaya pek değecek gibi değil.

Udaya’nın labirentlerinde dolaşırken bir noktadan sonra yukarı doğru yürümeye başladık, bir noktaya varma umuduyla ve gerçekten en tepe noktaya vardık. Minik bir kafe (kapalıydı Ramazan nedeniyle) ve müthiş bir Rabat manzarası… Aşağıya bakınca upuzun kumsalları ve denize giren büyük kalabalıkları görünce baya sağlam şaşırdık. Zira çoğunluğu Müslüman ülkelerde plaj/deniz kullanımı pek yaygın değil bildiğimiz üzere.

Rabat

Manzarayı doya doya seyrettikten sonra, Fas’taki surlarla çevrili tüm kasbahlarda yaşacağımız gibi geldiğimiz yoldan dönmeye başladık. Udaya Kasbah’ından çıktıktan sonra şehir merkezi olan Medina bölüme gitmek istedim. Kardeşim çok karşı çıktı ama inatla gezmek istediğimi söyleyip daldım sokaklara. Bizdeki Kapalı Çarşı-Eminönü ara sokaklarında dolaşmış kişilerin asla yabancılık çekmeyeceği darlıktaki sokaklar ve tezgahlar, başlarında ısrarla size bir şey satmak isteyen satıcılar var. Erkekler nedense çok itici ve gerimli takıldılar ama bana cidden hiç yabancı gelmedi. Sonra yine önden önden bir sokağa girdim ama upsss bu sefer cidden ara ve izbe bir sokakmış. Başımıza bir şey gelmedi ama evet Fas’ta çokça fakir bölge var ve hırsızlık yaygın. Dolayısıyla keşfederken biraz dikkatli olmakta da yarar var.

Kardeşim ve babam söylene söylene ana caddeye çıkardılar bizi. Arabamıza gittik ve Shella/Sale‘ye yola çıktık. Şehrin biraz dışına doğru kalan 1154 yılında terk edilmiş ve 14.yy’dan itibaren mezarlık olarak kullanılan bu surlarla çevrili nekropolü maalesef ziyaret saatini kaçırdığımız için gezemedik. Ancak bu görkemli surların ve kapının önüne kadar gidebilmiş olduk.

Rabat – Sale
Rabat – V.Muhammed Anıt Mezarı

Nekropole giremeyince kentin doğu ucuna V.Muhammed’in Anıtmezarı‘na gittik. 1960larda inşa edilmesine rağmen geleneksel Fas yapılarına benzeyen anıt mezar altın yazmalı, oymalı ahşaptan tavanları, duvar seramikleri ve bronz avizeleriyle oldukça dikkat çekici ve görkemli. Kapının yanında bulunan nöbette askerler ve koca mermer merdivenler gerçekten etkiyi arttıyor.

Anıtmezarın karşısında 12.yüzyılın sonunda yapımına başlanmış, fakat bitirilememiş caminin sütunlarının dizisi ve Hasan Kulesi olarak bilinen minare bulunuyor. Muhavvid mimarisi olarak anılan kuleden şehrin manzarası görülebiliyor. (Muhavvidler : 1146 ila 1248 yılları arasında, bugünkü İspanya topraklarının büyük bölümünün yanı sıra Kuzey Afrika’daki bazı toprakları da denetimleri altında tutmuş Berberiler. )

Rabat – Hasan Kulesi

Güneşi bu kalıntıların içinde kapattıktan sonra hem ayağımızın tozuyla bütün gün sıcakta gezmekten yorulmuş hem de Fas’ın otantik havasına müthiş bir giriş yapmanın heyecanını yaşıyorduk. Kardeşim Türk yemeklerine hasret olduğundan iftar için bizi Rabat’ın içinde bir Türk restoranına götürdü: Çıtır Usta Döner Kebap.

Günü Türk mutfağıyla kapatıp, kardeşimin yaşadığı Safi şehrine doğru yola çıktık.

Ne Okuyalım?

Ne Okuyalım?

Bazı dönemler okuduğum kitaplardan çok sıkılıp yeni şeyler arıyorum ve fakat herkes gibi zamanım çok kısıtlı ve büyük reklamlarla satışa konmuş bir kitabı ben de büyük beklentilerle alıp beğenmeyince “büyük” bir hayal kırıklığı oluyor sonu….

O nedenle bir şekilde keşfettiğim, beğendiğim, okurken bambaşka diyarlara sürüklendiğim kitaplarla, boşa para verdim, bomboş bir kitapmış diye hadsizce yerdiklerimi bir listede toparlamak istedim.

Listedeki bazı kitaplarla ilgili daha kapsamlı bilgiyi üzerine tıklayarak bulabilirsiniz. Umarım sizin de yeni güzellikler keşfetmenize vesile olur.

Ayrıca yorumlara mutlaka okumalısın dediğiniz kitaplar varsa yazarsanız çok sevinirim.

İyi okumalar =)

 

Mutlaka Okuyun!

Parfümün Dansı – Tom Robbins

Çıkış noktası koku olsa da felsefe, mantık, dinler, bilim, bilgelik, ölüm, ölümsüzlük, aşk, seks, gelenekler konularında bolca kafa yorduran roman Tom Robbins’in inanılmaz hayal gücü ve mükemmel diliyle bir başyapıt.

Nietzche Ağladığında – Irvin D.Yalom 

İnsan ilişkilerinin en derin yerlerine kocaman ışıklar tutarak kendi hayatınıza çok değişik bakış açıları geliştirecek mükemmel bir başucu kitabı

Yeşil Peri Gecesi – Ayfer Tunç

Günümüzün en önemli romancılarından… Müthiş bir kalem, mutlaka okuyun.

Sıradan Bir Gün – Yekta Kopan

Resmen uykusuz kala kala bitirdiğim müthiş bir hikaye. Neler olacağının merakı ve betimlemelerin hazzıyla oldukça hızlı bitirdiğim bu şahane hikayeyi herkese, özellikle Yekta Kopan’ın kalemiyle henüz tanışmamışlara öneririm.

AZ – Hakan Günday

Hakan Günday’ın kalemi çok değişik. Çok vurucu, çok içten, çok acımasız, çok gerçekçi…. Bu roman gerçekten nefes tutarak okunuyor.

Aşkın Cep Defteri – Murathan Mungan

Kibrit Çöpleri – Murathan Mungan

Ben aşkın hallerini daha iyi anlatan bir şair görmedim diyeyim, siz ne kadar beğendiğimi anlayın.

  

Meraklıların Dikkatine!

Kazanan Yalnızdır – Paulo Coelho

Kitap, sırf Cannes’in gerçek yüzünü görmek için bile okunmaya değer diye düşünüyorum. Bir de finalin gerçekten etkileyici olduğunu belirtmem gerek.

Kuzguncuk – Cengiz Bektaş

Yanı başımdaki semt Kuzguncuk’un yakın geçmişine dair müthiş anektodları ve semt sakini ünlü mimar Cengiz Bektaş’ın bir mimar olarak çevresine anlamlı mesleki katkısını gösteren bu kitabı özellikle meslektaşlarıma mutlaka tavsiye ederim.

Sil Baştan – Ken Grimwood 

Yaşamlarınızı sorgulayacağınız, yer yer uzatılmış konularına rağmen, akıcı romanı herkese tavsiye ederim.

Sisifos Söyleni – Albert Camus

Öleceğini bildiği halde hayata direnen insanı, felsefenin sorunu olan intihar kavramıyla birlikte ele alan kitap, felsefe meraklıları için bir başyapıt niteliğinde değerlendiriliyor.

Cehennem – Dan Brown

Hayatın anlamını vaat etmiyor ve maalesef sonu biraz başından belli ama her şeye rağmen oldukça akıcı, macera dolu bir roman.

Devir – Ece Temelkuran

Hem ülkemizin yakın geçmişine bir göz atmak, hem de akıcı bir roman okumak isteyenler için.

Benim Hüzünlü Orospularım – Gabriel Marcia Marquez

Klasik edebiyat severlerin dikkatine… 

İstanbul, Küresel ile Yerel Arasında – Çağlar Keyder

İstanbul’un yakın geçmişine küreselleşme, kamusal alan, kültür ve politikalar özelinden bakan bir harita çıkaran kitabı, kent mereklılarına tavsiye ederim.

Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara Gider – Thomas Cathert

Felsefeyle ilgilenmeye başlamak için yumuşak bir giriş arayanlara…

Sinan’ın Kitabı – Gleb Şulpyakov

Günümüz ile geçmişi Sinan’ın ve İstanbul’un izinde kurgulayan bir Rus yazarın gözünden Türk insanı izlenimleriyle süslü sürükleyici bir roman. 

 

Kişisel Gelişim Sevenler Buraya!

Aykut Oğut – Aykut Oğut

Evrenden Torpilim Var – Aykut Oğut 

Aykut Oğut bazı zamanlar bana iyi geliyor. Bazen de her kişisel gelişim kitabında zaman zaman olduğu gibi yavan…. Ama yine de zaman zaman bazı bölümlerini açıp okuyorum.

 

Kütüphanemde Dursun Ara Ara Bakarım!

Görsel İllüstrasyon Sözlüğü – Mark Wigan

İllüstrasyon terminolojisini merak edenler için güzel bir başvuru kitabı.

 

Plaj Kenarında İyi Vakit Geçirmek İsteyenler İçin! 

Tuhaf – Ertuğrul Özkök

Enteresan bilgiler bulabileceğiniz, güzel vakit geçirmelik bir kitap

Bir Yumak Mutluluk – Debbie Macomber

Küçük Mucizeler Dükkanı – Debbie Macomber

Tatlış, akıcı, keyifli bir hikaye

Pucca Günlükleri – Pucca (Selen Işık)

Bir kadının kafasından neler geçer… Onun kadar cesaretli anlatanı pek yok ama onun düşündüklerinin çoğunu düşündüğümüz kesin… Sürükleyici ve güncel hikayesi tam deniz kenarı için…

Bridget Jones’un Günlüğü – Helen Fielding

Kafa dağıtmak, eğlenmek , modern iş dünyasının bekar kadınıyla tanışmak için okunabilir.

Aşka Şeytan Karışır – Hande Altaylı

Tam bir plaj kenarı kitabı… Basit, aşk dolu, keyifli…

Luisito Bir Sevgi Öyküsü – Susanna Tamaro

Yolculuklarda veya tatillerde okunabilecek, sımsıcak bir öykü.

Özetine Bakıp Geçin!

1 Kadın 2 Salak – Fatih Aker, Livio Jr.Angelisanti

Okuduğum dönem için enterasan bir deneyimdi fakat bugün için biraz sıkıcı..

Kadınlar Sağdan Erkekler Soldan – Aşkım Kapışmak 

Yavan bir kadın erkek ilişkisi tespitler zinciri… Bazıları komik, onları da bir kaç videosundan izleyebilirsiniz.

P.ç Güveysinden Hallice – Sami Hazinses

Neden alıp okuduğum konusunda şu an bir fikrim yok. Fazlaca boş.

Kayıp Gül – Serdar Özkan

Oldukça basit bir kitap, özetine bakıp geçiniz efenim.

Muzo ile Yastık Sohbetleri – Muzaffer Güsar

Muzoyu bilen bilir. Ben 2000li yılların başında gece radyo programını dinlerdim, pek severdim. Siz yine o kayıtları bulun dinleyin, kitabı boşverin.

 

 

 

Mimarca Detay – Haliç’in Kırmızı Mektebi

Mimarca Detay – Haliç’in Kırmızı Mektebi

“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya”

Gülten Akın

Haliç silueti gösterişli camileri ve tersanesiyle dikkat çeker. “Kırmızı Mektep” ise tüm bu siluetin içinden rengi ve ihtişamıyla çıkıntılık yapar.

Bugünün detayında Kırmızı Mektep var:

Mimar olunca gittiğiniz her yerde ama özellikle yaşadığınız şehirde, gördüğünüz nitelikli her bina ile ilgili fikir sahibi olma ihtiyacınız oluyor. Ve yaşadığınız şehir İstanbul gibi ucu bucağı olmayan bir metropol olunca, bazen sinir bozucu bir hal alıyor işler.

Ben her vapur yolculuğumda İstanbul siluetine bakıp yeni inşaatları ve tarihi yapıları gözden geçiririm. “Şu karşıda görünen x firmasının ikiz kuleleri, yanında Osmanlı döneminden kalma şu cami…” diye içimden cümleler kurarken geçer yolculuklarım.

Geçtiğimiz Cuma ArtInternational Fuarına giderken Haliç hattı motorunu kullandım her zamanki gibi. Ve yine her zamanki gibi iki yakaya bakıp binaları incelerken kıpkırmızı rengi ve heybetiyle Fener Rum Erkek Lisesini gördüm. Öğrencilik yıllarımda binayı yakından da görmüştüm ve Allah bilir kaç kere Haliç’ten de siluetini gördüm ama bu sefer bir başka çarpıcı geldi gözüme ve eve gelince biraz daha detaylı araştırmak istedim:

 

 İstanbul’un fethinden sonra şehirden ayrılan Ortodoksları, Fatih Sultan Mehmet’in 1454 yılında şehre geri çağırmasıyla kurulan okul, Osmanlı dönemi boyunca bir çok önemli kişinin yetişmesini sağlamış. Döneminin önemli kişilerinden biri olan şair, yazar ve tarihçi Dimitri Kantemir‘e ait arsa üzerine yapılmış olan binanın bugünkü halinin mimarı ise Kostantin Dimadis.

Bugünkü halinin inşası 1900lü yıllarda olan bina cumhuriyetten sonra Fener Rum Erkek Lisesi, günümüzde ise Özel Fener Rum Lisesi adıyla halen okul olarak kullanılmakta. Kuş bakışı görünümü kanatlarını açmış bir kartala benzeyen, Haliç’in her iki tarafından da kırmızı rengi ve kubbeli/kuleli mimarisiyle dikkat çeken bu bina, halk arasında “Kırmızı Mektep” olarak da anılmakta.

Fransa’dan getirtilen özel kırmızı ateş tuğlalardan, granit ve görkemli süslemelerden oluşan cephesi, iki katlı kulesi ve geniş kanatlarıyla İstanbul’un tepelerinden birinde bulunan bina gerçekten yakından da görülmeye değer. Fener-Balat arasındaki o dar ve yokuş sokaklarda yürürken insana Hogwarts’ı hatırlatan binaya ulaşmak, sonrasındaysa aynı dışı gibi etkileyici iç mekanlarını gezmek güzel bir gezi planı olabilir.

Bazı günler ziyarete açık olan (zaman zaman günü değiştiğinden, gitmeden önce arayıp bilgi almanızı tavsiye ederim.) okulla ilgili son vereceğim bilgi ise gezinize merak ve gizem katabilecek bir söylenti: Okulun Fener Rum Patrikhanesi ve Yerebatan Sarnıcı’na gizli yer altı tünelleri ile bağlı olduğu!

İyi gezmeler, bol keşifler!

 

 

Mimarca Detay – İntihar vs. Sanat

Mimarca Detay – İntihar vs. Sanat

“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya”
Gülten Akın

Sanatçıların intiharı ya da yakınlarının intiharını yaşamış sanatçıların sanatı… Hikayelerini okuduktan sonra gerçek acıya bu kadar yakın olduklarından mı bilmem ama daha derin dokunur oldu eserleri.

Kara, kapalı bir gündü. Havadan olsa gerek intihar hikayeleri peşi sıra beni buldu.

Önce Can Bonomo’nun bir tweetinde Şair Nilgün Marmara‘nın adını duydum. “90’lı yıllarda doğmuş olsaydı, net manitamdı.” yazmıştı. Daha önce bu ismi duymamıştım, merak ettim googleladım.

1958 yılında İstanbul’da doğmuş, büyümüş, 19 yaşından itibaren yazmaya başlamış ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı bitirmiş. Bitirme tezinde ise Sylvia Plath üzerine incelemeler yapmış.

Nilgün Marmara’nın hakkında derin incelemeler yaptığı Şair ve Yazar Sylvia Plath’ın hayatını, ünlü oyuncu  Gwyneth Paltrow’un kendisini canlandırdığı “Sylvia” filminden bilirsiniz belki. 1932 yılında Amerika’da doğan, ilk yayınlanmış şiirini 8 yaşında yazan ve ömrü hayatı boyunca manik-depresif bozuklukla boğuşan şair, henüz 30 yaşındayken uyuyan iki çocuğunun yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, kafasını fırının içine sokarak gerçekleştirdiği 3. intihar girişiminde hayata veda etmiş.

Sylvia Plath’ın hayatına son verdiği ev aslında hayata dair umutlarının yeşerdiği yermiş. Zira şair, her şeyin kötü gittiğini düşündüğü bir dönemde Londra’da kiraladığı bu evin eskiden İrlandalı Şair William Butler Yeats‘e ait olduğunu öğrendiğinde bunun iyiye işaret olduğunu düşünmüş. Fakat bilmediği şey, Yeats’in de bu evde intihar girişiminde bulunduğu gerçeğiymiş…

Bu tercih edilen son bulaşıcı mıdır bilinmez, Plath’ın kendini öldürmesine en büyük neden olarak görülen ve evlilikleri sırasında kendisini aldatan eşi Ted Hughes, Plath’ı aldattığı sevgilisi ile daha sonrasında evlenmiş ve bir çocukları olmuş. Fakat Plath’ın ölümünden 6 yıl sonra, yeni eşi de çocuklarıyla birlikte intihar ederek ölmüş ve hatta Plath’ın profesör olan oğlu Nicholas Hughes 47 yaşında kendini asarak intihar etmiş ve hayatına son vermiştir.

Yeniden yatağa girip örtüyü tepeme kadar çektim. ama bu bile ışığı tam önlemeyince başımı yastığın altındaki karanlığa gömüp gece olduğunu farz ettim. Kalkacaktım da ne olacaktı sanki. Olmasını beklediğim hiçbir şey yoktu.” (Sylvia Plath – Sırça Fanus kitabından)

i know the bottom, she says
i know it with my great taproot:
it is what you fear
i do not fear it: i have been there.” (Sylvia Plath)

dibi biliyorum diyor
en kalın köklerimle onu yokluyorum
siz ondan korkarsınız
ben korkmuyorum,daha önce dibe vurdum” (Sylvia Plath)

Şair Nilgün Marmara’nın yaşamıyla ilgili pek bilgi yok. 12 Eylül 1980 darbesi döneminde Boğaziçi’nde öğrenci olan ve sol düşünceye yakın şair, 1982 yılında Endüstri Mühendisi Kağan Önal ile tanışmış, 84’te evlenmiş. Ece Ayhan, Cemal Süreya, Edip Cansever, Tomris Uyar, İlhan Berk, Cezmi Ersöz, Orhan Alkaya, Küçük İskender gibi edebiyatçılarla evindeki toplantılarda bir araya gelen şair, eşinin işi nedeniyle bir süre Libya’da yaşamış fakat baskıcı ülkede yaşamaya dayanamamış ve Türkiye’ye dönmüşler.

Döndükten sonra psikolojisi giderek kötüleşmiş. Başvurduğu psikiyatrlar okumaya ve yazmaya ara vermesini söyleyip ilaç vermişler fakat şair onları dinlememiş ve yalnızlığa ve içkisine gömülmüş.

13 Ekim 1987’de, henüz 29 yaşındayken, evlerinin beşinci katından atlayarak intihar etmiş. Çığlık bile atmadığı söylenen şair, ölümünden sonra “Kırmızı Kahverengi Defter” adıyla yayınlanan günlüğüne “Hayatın neresinden dönülse kârdır” diye yazmış.

Çocukluğu ve yaşamıyla ilgili pek fazla bilgiye sahip olmadığımız Marmara’nın şiirlerine ve yaşamına etki eden sanatçıları Şubat ayında Milliyet Sanat’tan Aslı E. Perker incelemişti. “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntihar Bağlamında Analizi” adlı okul tezinde Nilgün Marmara, “Umarım intiharında da sanatındaki kadar başarlı bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.” yazmış önsöze. Bu tezi yazarken bir tek bilimsel kaynaktan bile yaralanmadığını farkeden Perker, buradan yola çıkarak, tezin aslında Marmara’nın kendi düşüncelerini barındırdığını vurguluyordu. Cemal Süreya ise Nilgün Marmara’nın ölümünün ardından “Bu dünyayı başka bir dünyanın bekleme odası gibi görüyordu.” demişti.

Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi
-bu şiir-
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
Dost kalmak zorundayım bana ve 
sizlere! (Nilgün Marmara)

Sylvia Plath’ın ölümü Türk Edebiyatı’nda Nilgün Marmara’nın kaybına sebep olmuştu belki de. Ve belki de kendi sonlarının yakınlığını bildikleri için bu kadar keskin ve net bir şekilde acılarını yazmışlardı…

Kafamdan bu cümleler geçerken playlistimde Duman şarkıları çalmaya başladı. Bu sene Rock’n Coke’ta sayısını bilmediğim sefer grubu dinlerken, Kaan Tangöze‘nin her zamankinden daha dağılmış olan haline pek üzülmüştüm. Bu hikayelerin üzerine şarkılar gelince, Kaan’ın acı hikayesi ne acaba? diye düşündüm. Sanki başına gelenleri biliyormuşum gibi…

Birçok yerde hikayesi farklı farklı anlatılmıştı, süzebildiğim kadarını aktarayım: 2002 yılında Kaan Tangöze ile eski Türkiye güzeli/İç Mimar Ahu Paşakay‘ın 4 yıllık beraberlikleri varmış. O sene, çok ufak bir nedenden olduğu söylenen, bir tartışma yaşamış ve küsmüşler. Bir süre sonra Duman’ın yeni albümünün Kemancı’daki tanıtım gecesinde onun için şarkılarını söyleyen Kaan’ın gözleri Ahu’yu aramış, fakat kendisi konsere gelmemiş. Konserde olan bir arkadaşı cep telefonuyla performansları ona dinletiyormuş. Sıra Kaan’ın kendisine yazdığı ve en sevdiği şarkı olan “Bal”a geldiğinde Ahu Paşakay evinde kendini asarak intihar etmiş ve 26 yaşında hayatına son vermiş.

Olayı ertesi sabah öğrenen Kaan Tangöze, 15 gün boyunca odasından çıkmamış ve kimseyle konuşmamış. Ve o tarihten sonra Bal şarkısını sadece bir kere, açıkhava konserinde, elleriyle gökyüzünü gösterip sırtını seyirciye dönerek, ağlayarak söylemiş.

Ahu Paşakay’ın intiharında ailevi sorunlarının payı olduğu söyleniyor ama giden gittikten sonra nedenin pek de önemi yok sanırım.

Kaan Tangöze bu acı olaydan sonra Ahu Paşakay için bir çok şarkısını bestelemiş ve hala albüm yazılarında kendisini anarmış. Fakat yaşadığı intihar acısı bununla kalmamış, 2008 yılında yakın arkadaşı Tevfik Gökhan Baransel, yaşadığı binanın 7.katından atlayarak hayatına son vermiş.

Bu olaydan bir hafta sonra yapılan Duman konserinde, Ahu için yazdığı Haberin Yok Ölüyorum adlı şarkıyı bu sefer arkadaşı Gökhan için söyleyen Kaan Tangöze, yine gözyaşları içinde, sırtını seyirciye dönüp gökyüzünü işaret etmiş. (Performansı dinlemek için tıklayın.)

***

Bir gün içinde bütün bu acı hikayeler nasıl karşıma çıkıverdi bilmiyorum ama eserleri okurken, dinlerken, seyrederken arkasında yatan yaşanmışlıkları ve gerçek acıya bu kadar yakın olduklarını bilmek daha derinden dokunmalarına neden oldu.

Sahnede kendini kaybeden bir solist gördüğümüzde alkolden değil de acıdan olduğunu bilmek, yaşamın güzelliğiyle ilgili bir şiir okurken, şairin aslında kısa ve öz güzellikten bahsettiğini bilmek ve bir şarkıyı dinlerken, onun aslında bu dünyadan giden sevgili için söylendiğini bilmek…

***

Bir içli Farid Farjad eseri dinlemeliyim şimdi…

Sahi, onun hikayesi neydi?